Kategori arşivi: NASİHAT

Hz. ALİ R.A.’IN OĞLU HZ. HASAN EFENDİMİZ’E VASİYETLERİ.

CİHAN DURDUKÇA NUR SAÇAN HİKMET DOLU VASİYETLER

Gözümün nuru oğlum; Hasan’ım! Sen benim hayırlı vekilim ve şerefli temsilcimsin. Şu vasiyetimi can kulağıyla dinle ve ona göre hareket eyle. Bu sana babandan hayırlı bir nasihattir.                                                              Dünya bâzen seni arar gibi iltifat gösterir. Onun bu sahte görünüşüne aldanma! Bâzen de senden kaçar gibi yüz çevirir; döner dolaşır. Ona da ehemmiyet verme! Zira dünya bin erden arda kalan avrat gibidir; kimseye yar olmaz. Onun gelişi, aceleci ve korkak adamın hâli gibi şüpheli ve şikâyetlidir.                                                        Hayrı az, dirliği kısa, alâka ve karşılaması hudutlu, arka çevirmesi felâket ve fecâattir. Elde edilen nimetleri geçici, günâh ve vebâli kalıcıdır…

Öyle ise ömür bitmeden, kudret elden gitmeden, can sağ iken; âhiret perdesi açılmadan, müsâit zamanı fırsat, eldeki imkânı ganîmet bil de, âhiretin için hayırlı ameller hazırla. Kişi dünyada âhireti için ne yaparsa, şüphesiz orada onu bulur. Dünya âhiretin zirâat mahallidir; ne ekilirse o biçilir.

Vefâsız dünyanın hîlesi çok, bir hal üzere kaldığı yoktur. Bir tarafı düzeltir, ıslâh ederse, diğer tarafı bozar, ifsat eder. Birini sevdirse, diğerini kalbinden yaralar. Öteden beri meşrebi (gidişi) budur.

Dünyaya meyledip bağlanmak, sonra aldanıp pişmanlık duymağa sebep olur. Bu fenâ âleminde dâimî kalmak yoktur. Öyle ise ona bel bağlamak aldanmaktır.

Oğlum!

İnsanların hatırına itibar et!; hal ve sözünden kimse incinmesin. Dünya işi için çekişip uğraşmaktan sakın, ihtiyaç olmadıkça bir şeyin arkasına düşme. Yumuşak huylu ol, insanlara kolaylık ve yakınlık göster!…

Oğlum!

Sen zamanın eşsiz hikmetlisi ve büyük efendisisin. Kıymet ve vakarını güzel muhâfaza et. Ömrünü eğlencede geçirme, malını günâha sarf etme ki, dünyadan amelsiz çıkıp da huzûr-u izzete eli boş varmış olmayasın!

Güzel sözünü, güzel amellerinle birleştir ki, iyi meziyetleri, lütuf ve ihsan meyvelerini zâtında toplamış olasın. Bir de yapmayacağın şeyden bahsetme; laftan ziyâde iş görmelisin.

Şurasını da gözden uzak tutma: Her fenâlığın başı zenginliğe muhabbet, hırs ve tamâdır. Bu iki kötü huy, sâlim olan kalbine yol bulmasın!…

Allahü Teâlâ’dan kork ki; tevâzu ehli olasın. Dünya gönlünden silinip uzak bulunsun ki, fazîlet bulup, felâha eresin.

Oğlum!

İyi düşün, ihtiyatlı bulun. Nefsânî arzûlar ve dünyanın görünüşü seni aldatmasın. Dünyada her şey geçicidir. Gizli, kapalı olan şey aranır. Her şey fânî ve yok olucudur; er geç biter, tükenir. Âdemoğlunda ise yalnız kazanmış olduğu iyilikler ve günâhı kalır.

Dünya kâbuslu bir rüyâ gibidir; kendine sarılanı rûhî azapla bezdirir, huzursuz eder. Zâhirde bal gibi tatlı görünür: fakat içi zehir doludur. Zevk ve sefâsı varsa da, gam ve kederle yoğrulmuştur.

Hâsılı dünya; Sonunda nimetleri yok eden, sıkıntıları toplayan, aldatıcı, gaddar adam misâli, verir fakat verdiğini geri alır; alâka gösterir lâkin o hâlinde de bin çeşit hîle gizlidir. Görünen süslerine aldanan harap ve helâk olur.

Oğlum!

Sen başkalarına benzemezsin. Sen Hânedân-ı Nübüvvet (Peygamber torunu) kalp meyvesi, ümmetin göz nûru ve Seyitlikte baş tâcı olduğun gibi, güzel hal ve huyla da mümtaz olmalısın.

Bunun için hükmü ile amel ettiğin takdirde, yüksek kıymetini bir kat daha yükseltecek olan şu vasiyetim  hafızanda bulunsun.

ŞÎT ALEYHİSSELÂM’DAN HİKMETLİ SÖZLER

Âdem Aleyhisselâm’ın Hazret-i Havva’dan Şît (a.s.) adındaki oğlu doğmuştur ki Şît, Allâh’ın hediyesi mânâsınadır. Kendisine peygamberlik verilmiş ve elli sahîfe nâzil olmuştur.

Şît Aleyhisselâm’dan rivâyet olunan bazı hikmetli sözler:

“Her işinde sabırlı ol. Zîrâ aceleci olmak çabuk öfkelenmeye sebep olur.

(Allâh’ın zikrinden) boş olan kalpler, nefsin arzu ve isteklerine esirdir.

Seni Hazret-i Allâh’ın rızâsı için, kalpten ve hâlis bir niyetle seven arkadaşın, hemen ölmeni isteyip de mîrâsına konmayı temennî eden öz kardeşinden daha hayırlıdır.

Her şey cinsine meyleder, insan da (iyi ya da kötü huylu olmak husûsunda) kendi benzerine meyleder.

Bedenin sıhhatli olması en büyük zenginlik; gönül huzuru ise en büyük saâdettir.

Tecrübeler ne güzel terbiye edicidir.

Câhillerle konuşmaktansa susman daha iyidir. Şerli kimselerle oturup kalkmaktansa yalnızlık daha iyidir.

Malı az, fakat akıllı olan kimseye yakın olmak, malı çok fakat câhil olan kimseye yakın olmaktan daha hayırlıdır.

Hikmet (ilim ile ameli birleştirmek), sâhibini tevâzu tahtına mirasçı kılar. Bütün işlerin mârifetine himmetle ulaşılır. Hikmet sebebiyle niyet güzelleşir, rahmet iner, sultanlar adâletli olur, insanlar birbirleri ile kardeşlik bağı kurarlar, görüş birliği sağlanır, verâ ve takvâ ziyâdeleşir, iyilik artar, hayırlı işler meydana çıkar ve günahlar azalır.” (Muhtâru’l-Hikem)

HZ. ALİ’NİN (K.V.) EVLÂTLARINA VASİYETLERİ

Hz. Ali (k.v.) kendisini şehîd eden yarayı aldığı vakit, oğulları Hz. Hasan’ı ve Hz. Hüseyin’i (radıyallâhü anhümâ) çağırarak onlara şöyle nasîhatte bulunmuştu:

“Allah’tan korkmanızı ve dünya hayatında size karşı haksızlık edilse bile, sizin öyle davranmamanızı tavsiye ederim. Sakın kaybettiğiniz kimse için ağlamayasınız.

Haktan başka bir şey söylemeyin. Yetime merhamet edin, zayıfa yardımcı olun. Âhiretiniz için amelde bulunun. Zâlimin hasmı, mazlûmun da yardımcısı olun.

Allâh’ın kitabındaki hükümler ile amel edin ve Allah yolunda kimsenin kınamasından çekinmeyin.”

Sonra diğer oğlu Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’ye dönerek şöyle buyurdu: “Abilerine nasîhatimi işittin. Bunlar sana da nasîhatimdir. Abilerine hürmet et, zîrâ üzerinde hakları büyüktür. Onların sözünü dinle ve onlara danışmadan hiçbir işe girişme.”

Sonra Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’e (r. anhümâ): “Şu kardeşinizi size bırakıyorum. Babanızın onu sevdiğini çok iyi biliyorsunuz.” buyurdu.

Sonra Hz. Hasan’a (r.a.): “Ey oğlum! Allah’tan korkmanı, namazını vaktinde kılmanı, zekâtını ehli olanlara vermeni tavsiye ederim. Abdestini güzelce al, zîrâ abdestsiz ve tahâretsiz hiçbir namazın olmaz.

İnsanların suçlarını bağışla. Öfkeli ânında öfkeni yut. Sıla-i rahim yap; akrabalarını gözet. Sana karşı câhillik edene hilim ve sabırla muâmele et.

Dîninde fıkıh sahibi ol. Bir işe giriştiğinde sabır ve sebât göster. Kur’ân-ı Kerîm okumakla ve içindekilerle amel etmekle meşgul ol.

Komşuna iyilikte bulun, marûfu (dînin güzel gördüklerini) emredip münkeri (dînin kötülediklerini) nehyet ve her türlü çirkin işten uzak dur.” buyurdu.

Hazret-i Ali (k.v.), sonra vasiyetini yazdı ve vefât edinceye kadar “Lâ ilâhe illallâh” kelime-i tevhîdinden başka bir söz söylemedi. (el-Kâmil fi’t-Târîh)

CÂFER-İ SÂDIK HAZRETLERİNDEN Tıklayınız…

 

RİYÂNIN İLACI NEDİR?

Lokman Aleyhisselâm, oğluna şöyle nasîhatte bulundu:

“Riyâ, işlediğin amelin sevâbını dünyada iken istemendir. Hayırlı toplulukların ameli ise ancak âhiret için olur.”

Oğlu: “O hâlde riyânın ilacı nedir?” diye sordu. Lokman Aleyhisselâm: “Ameli gizlemektir.” buyurdu. Oğlu:

“Peki, amel nasıl gizlenir?” diye sordu. Bunun üzerine Lokman Aleyhisselâm:

“Açıktan yapma mükellefiyetinde olduğun amellere, ancak ihlâs ile başla, onu yalnız Allah rızâsı için yap. Açıktan yapma mükellefiyetinde olmadığın amelleri de Mevlâ’dan başkasının muttalî olmadığı yerde yap. Bu, Cenâb-ı Hakk’a daha sevimlidir.” buyurdu. (Kurtubî Tefsîri)

“Allah” demenin hesabı…tıklayınız….

ÂHİRET AZIĞI

Bir gün Ebû Zer (radıyallâhü anh), Ka’be-i Muazzama’nın yanında durarak: “Dikkat edin! Beni bilen bilir, bilmeyen de bilsin ki ben Cündüb bin Cünâde el-Ğıfârî Ebû Zerr’im. Size nasîhat eden ve sizlere karşı çok şefkatli olan kardeşinizin yanına geliniz.” dedi.

Bunun üzerine insanlar, etrafında toplandılar. Ebû Zer (radıyallâhü anh) onlara: “Sizden biriniz dünyada bir yolculuğa çıkacağı zaman bunun için muhakkak azığını hazırlar. Peki, âhiret yolculuğuna çıkacak kişi azıksız nasıl yola çıkar?” dedi. Etrafındakiler: “Bizim âhiret yolculuğundaki azığımız nedir, ey Ebû Zer?” diye sorunca şöyle buyurdular:

“Kabir yalnızlığından kurtulmak için geceleri iki rekât -olsun- namaz kılmak, mahşer gününün şiddetinden kurtulmak için çok sıcak günlerde oruç tutmak, o çetin günün azâbından kurtulmak ümidi ile miskinlere sadaka vermek, başınıza gelecek dünyâ ve âhiretin büyük musîbetlerinden kurtulmak için haccetmektir.

Dünya hayatını ikiye ayırın: Birisi rızkınızı kazanmak için, ikincisi de âhiretinizi kazanmak için. Bunların dışında üçüncü bir hayat fayda sağlamaz, ancak zarar verir.

Konuşmanızı da ikiye ayırın: Birincisi dünya işlerinizde size faydalı olanı konuşmalı, ikincisi de âhiret işlerinizde ebedî olarak faydasını görecek olduğunuz şeyleri konuşmalıdır. Bunların dışında üçüncü bir konuşma bir fayda sağlamaz, ancak zarar verir.

Malınızı da ikiye ayırın: Birincisi ailenize harcayacağınız, ikincisi de kendiniz (âhiretiniz)  için harcayacağınız. Bunların dışında üçüncü bir harcama bir fayda sağlamaz, ancak zarar verir.”

Bunları söyledikten sonra Ebû Zer (r.a.) derin bir âh çekerek: “Henüz ulaşmadığım günün tasası beni kahretti, perişan etti.” buyurunca “O nedir?” dediler. Cevaben: “Benim dünyalık istek ve arzularım, ecelimi hatırlamamın önüne geçti de beni amel işlemekten geri koydu.” buyurdu. (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

 

İslâmın Üstünlüğü ve Teşebbüh(Benzeme, benzetme, özenme, taklit etme)

Yüce İslam dini, bütün insanlığa en son ve en mükemmel bir din olarak gönderildiği için, kendi mensuplarına da bu şuuru layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün kılmıştır. Her Müslüman bunun farkındadır.

Nitekim Sen Müslüman mısın diye sorulduğu zaman “evet Müslüman’ım“ şeklinde değil; ”Elhamdülillah Müslüman’ım” diye cevap verilip, İslam’ın bir nimet olduğunun hatırlatılması ve hamd edilmesi bundandır.

Hadis-i Şerifte İslam’ın bu üstünlüğü şöyle ifade edilir:                                                     

İslamiyet daima yücedir, üstündür, hiçbir şey ondan daha üstün olamaz.”

İşte bu üstünlük şuuru sebebi ile Müslümanlara; gayri Müslimlerle her türlü ticari, insani ve medeni münasebetlerde izin verilmişken; onlarla kalben beraber olacak, kalplerini yabancılara meylettirecek durumlar caiz görülmemiştir.

Nitekim her namazda ve her rekâtta okuduğumuz, Kuran-ı Kerim’in anahtarı olan Fatiha suresinin son ayetinde; Ğayril mağdubi aleyhim ve lad dallin” derken, Yahudiler ve onlar gibi Allahın gazabına uğrayanlardan, Hıristiyanlar ve onlar gibi Allahın yolundan sapanlardan uzak olmak için Mevla’mıza dua etmekteyiz.

Yine bundan dolayıdır ki; Namaz gibi en mühim bir ibadeti, güneşe tapanlara benzememek için; güneşin doğduğu, zirvede olduğu ve battığı anda kılmak, ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı kılmak, mekruhtur.

(Muharrem’in onuncu günü oruç tutan sevgili Peygamberimiz (sav)’e, bu günde Yahudiler de tutuyor, denince; ”öyle ise biz de onlardan ayrılmak için seneye dokuzu ila beraber tutarız.” Buyurmuşlardır.)

Peygamber efendimiz (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ ye geldiklerinde Ensar’ın yılın iki gününde eğlendiklerini gördü de onlara; “Bu iki gün nedir?“ diye sordu. Onlar da; Cahiliye döneminde bu iki gün bizim bayramımızdı dediler.

Bunun üzerine buyurdular ki:“Allahü teala sizin bu iki gününüzü onlardan daha hayırlısı ile değiştirdi. O da Kurban ve Ramazan bayramıdır.” (Ebu Davud, 1134)

 Ayrıca bayramların, dinlerin sembolü olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştu:Her kavmin bir bayramı vardır. Bizim bayramımız da bunlardır.”(Buhari, 909)

Böylece Müslümanlar kendi bayramlarına kavuşup, cahiliye adetlerinden uzaklaşmış oldular.

Bu mevzuda şu soru akla gelebilir. Bizim niyetimiz yabancılara benzemek değil; şeklen benzerliğin ne mahzuru var? Evet, niyet zaten asıldır.

Ama unutmayalım ki Allah Resulünün niyeti elbette hepimizden sağlamdır. Ama bu mevzu o kadar mühim ki Yüce Mevla’mız şeklen bile benzerliğe razı değil. İslam her şeyi ile diğerlerinden ayrı ve özeldir. Ortaklık yani şirk kabul etmez.

 ( Büyük İslam âlimi İmamı Rabbani Hz. şöyle buyurur:

 “İki dini tasdik etmek şirktir. Gayr-i Müslimlerin kendi dinlerince değerli saydıkları hususi günlerine onlar gibi katılıp rağbet etmek (Allah muhafaza) şirktir ve küfür’ dür.” (Mektubat-ı şerif, c.3/ m.41)

Yabancılara benzemenin toplumlara zararını Sosyolojinin ilminin kurucusu olarak kabul edilen büyük İslam âlimi İbn-i Haldun, şöyle anlatır:

”Benzemek, taklit etmek onu güzel görüp benimsemeye yol açar. Hâlbuki mağlup ve geri olan topluluklar, kendinden üstün gördüklerine özenip taklit ederler. Bu taklit onları ilerletmediği gibi, bir de kendi benliklerinden, manevi değerlerinden uzaklaşıp mahrum kalmalarına ve neticede tamamen çökmelerine sebep olur.”(İbn-i Haldun, Mukaddime Terc.465/22)

Bu bakımdan, sadece son birkaç asır, batı Hıristiyan âleminin maddi yönden gelişmişliği, Müslümanlardaki inanç ve üstünlük şuurunu zedelememelidir.

Maddi üstünlük zamanla el değiştirir durur. Bu da bir imtihandır.

Asıl olan maneviyat ve ebedi hayattır. Al-i İmran suresinin 139. Ayet-i Kerimesinde bu husus şöyle ifade ediliyor:

”(Ey müminler)Sakın gevşeklik göstermeyin, hüzünlenmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız, en üstün olan daima sizlersiniz.”

 (Asrı  saadetten bir misal vermek istiyorum: Uhud harbi her yönden ibretlerle doludur. Müslümanlar, Bedir’den sonra burada da müşriklere galip gelmişlerdi.

Ancak; okçuların yerini terk etmesi ile çok büyük sıkıntılar yaşadılar,kayıplar verdiler.

Harbin sonunda Müşriklerin reisi Ebu Süfyan galip bir eda ile şunu söyledi:

Harp sıra iledir. Bu gün Bedrin karşılığıdır. Bunun üzerine Hz.Ömer (ra), Resulü Ekrem (sav) efendimizden izin alarak ona şu cevabı verdi:

 Hayır! Siz hiçbir zaman üstün değilsiniz. Çünkü bizim ölülerimiz şehittir,Cennettedir, Sizinkiler ise Cehennem’dedir. İşte hakiki iman budur.)

Böyle bir imanı kalbinde taşıyan kimse, başkalarına rağbet etmez.

Gayri Müslimlerin ne yılbaşı’ları, ne yortuları, ne bozuk inanç ve aile yapıları; ne de bozuk yaşantıları, hangi ambalaj içinde gelirse gelsin, nasıl empoze edilirse edilsin, onları etkilemez.

Hakiki iman sahibinin; ne yılbaşı ile, ne onun eğlencesi ile, ne de piyango adı altında içimize sokulmak istenen kumarla işi olur.

Hakiki müminlerin gözü, gönlü; İslam’dan, Kuran’dan ve Resulullah’ tan başka bir şey görmez.

Bu sebeple onlar, Ayet-i kerimede müjdelendiği gibi daima üstündürler.

Böylesi kâmil bir imana sahip olmaktan daha büyük bir zenginlik olabilir mi?

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Mescid-i Nebevi          Sevgili Peygamberimiz (sas),nasıl ki yaratılmışların en seferlisi ise, onun ümmeti de diğer ümmetlerden hayırlı kılınmıştır.Bakara suresinde şöyle buyrulur:

         “Ey Müslümanlar, böylece sizi (seçkin, şerefli, aşırılıktan uzak) mutedil bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adâlet örneği ve hak şâhitleri olasınız diye. Resul (AS.) da sizin üzerinize şâhit (ve numune)dir.”  (Bakara suresi 143.ayet )

         Ayeti Kerimelerin tefsirinden öğrendiğimize göre, Ümmeti Muhammet her bakımdan diğerlerinden daha seçkin ve şanslıdır. Diğer ümmetlerin şahidi ve örneğidir. Geçmiş ümmetlerin bir ömür çalışarak kazanacağı manevi dereceler bu ümmete, kadir gecesi gibi geceler sayesinde, bir gecede ihsan edilmiştir. Geçmiş ümmetlere gelen ağır imtihanlar ve cezalar bu ümmete verilmemiştir. Yaratılmışların sonuncusu olmakla beraber cennete girenlerin de öncüsü bu ümmettir. Cennet ehlinin ekserisi bu ümmettendir. Daha sayamayacağımız pek çok şeref ve üstünlük verilmiştir. Tabi ki bunlar, kendi gayretimizin bir neticesi değil; tamamen Peygamber efendimiz (sav) in büyüklüğündendir.

          Hadisi Şerifte Resûlullah Efendimiz (sav.)şöyle buyurdular:

         “Bana, diğer peygamberlere verilmeyen dört şey verildi: Bana yeryüzünün anahtarları verildi, Ahmed diye isimlendirildim, toprak bana temiz ve temizleyici kılındı ve ümmetim ümmetlerin en hayırlısı kılındı. (Müsned-i Ahmed)                                                                                                                                                                                                                                             Ümmet-i Muhammet’den olmak öyle büyük bir nimet ki, peygamberler bile özenmişlerdir. Nimet büyük olunca şükrünü eda etmek de o derece mühimdir. Onun için daima bu nimetin büyüklüğünü tefekkür etmeli, Yüce Mevla’mıza Hamd ve şükür halinde olmaya çalışmalıyız. Bu cümleden olarak

de-ki          “Ey habibim söyle; eğer Hz.Allahı seviyorsanız,bana tabi olun ki Allah da sizleri sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin…”(Ali İmran.31)  ayeti kerimesinde emredildiği gibi, Sevgili peygamberimize her şeyimizle tabi olmaya çalışmak da bu nimetin şükrünün olmazsa olmazıdır. İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor:

          “Mahbûb-u Rabbul alemin olan Rasûlullah’a tâbi olmakla insan mahbûbiyet yani Allah’ın sevdiği kul  olma mertebesine ulaşır,muhabbet rütbesine kavuşur. Akıllı insan zâhiren ve bâtınen tüm gücü ile Hayrül Beşer (S.A.V)’e tâbî olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”.( Mektubat C.1. 41.Mektup)

           Resulullah(sav)e tabi olmak ise evvela; İnançta, Ehl-i Beyt ve ashabın yolu olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat üzere olmaktır.Bu asıldır. Bunun devamında da; beş vakit namaz başta olmak üzere ilahi emirleri yapmak, her türlü haramdan sakınmak ve hayatımızın tamamında sünnete uymaktır. Bunlarda muvaffak olmak içinse, önce bilgi eksiklerimizi gidermemiz gerekir.Ali İmran suresinin 110.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

           “Sizler, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız…(Ali İmran suresi 110)

           Bu ayeti kerimede; en hayırlı ümmet olan Ümmeti Muhammedin diğer vasıfları da iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmek ve Allaha tam manası ile inanmak zikredilir. Bu itibarla, Her mümin tam bir imanla Allah yolunda hizmet ve Allah’ın kitabını yaymakla vazifelidir.

           Bu hizmetler yapıldıkça, müminler maddeten ve manen yücelmişlerdir.

           Dünyaya dalıp bu vazifeleri ihmal etmek ise,dünya ve ahiret sıkıntı sebebidir.

           Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

            “Sizi iki sarhoşluk kaplar. Maişet,(dünyalık geçim)sevgisinin sarhoşluğu ve Cehalet sarhoşluğu. Böyle bir dönemde siz, iyiliği emredip, kötülüğü nehy edemezsiniz.(Çünkü dünyaya dalınca heyecanınızı kaybedersiniz, dini ilimleri öğrenmediğiniz için bilemezsiniz. Ve gücünüzü kaybedersiniz)

            Ancak; (böyle bir dönemde iken) Kur’an-ı kerim ve sünnet-i seniyye’ ye bağlı kalarak, onlara sımsıkı sarılıp ayakta kalanlar, dinlerini ayakta tutanlar müstesnadır. Onlar, ashabımdan Muhacir ve Ensar’ın önde giden büyükleri gibi ecir ve sevap alacaklardır. ” (Ramuz el ehadis, s.101)

            Bu hadisi şerif, İslam dünyasındaki sıkıntıların sebeplerini de gösteriyor:

          Onlar, sarhoşluk derecesinde dünyaya dalmak ve cehalettir.Buna çare ise kitap ve sünnete sımsıkı sarılıp dini ayakta tutmaktır. İnsanlara iyiliği emredip, kötülüklerden nehyedecek güç, buradan gelecektir.  Çekilen sıkıntılar Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Resulullah ile aşılacaktır.

           Hadisi şerifte ayrıca, dinin garip zamanında Kur’an ve sünnete sahip çıkanlara, ashabı kiramın büyükleri gibi derece kazanma müjdesi de verilmektedir.

            Kıymetini bilen için, ne büyük bir müjde, ne büyük bir fırsat..

İman Nimetinin Değerini Bilmek

Cenabı Mevla’nın bahşettiği en büyük nimet, korumamız icap eden en büyük cevher imanımızdır. Dünya ve ahiret saadetimiz ona bağlıdır. İmanın değeri, her türlü maddi ve manevi kıymetin üstündedir. Yaptığımız bütün iyiliklerin, güzelliklerin değeri imanın varlığı ve kuvveti ile alakalıdır. O yoksa yapılan iyiliklerin de hiç bir kalıcı faydası yoktur. Bu sebepledir ki insanlığa gönderilen bütün peygamberin ilk işi, halkı imana davet olmuştur.
O halde her insan evvela iman etmek ve bu imanı âhirete götürmekle mükelleftir. Evvela İman nedir?
”İman, Peygamber Efendimiz (sav.) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve kalben tasdik etmektir.” İman,bu tasdikten ibarettir.(Muhtasar ilmihal, Fazilet neşriyat)
Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine Müslüman muamelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır. Buna mazhar olan bir kul artık mümindir, Hz. Allah’ın cennetine adaydır. O kişi artık, Allah’a itaat, haramlardan korunmak ve İbadetlerle mükelleftir. Namaz, oruç, zekat hep iman edenlere farzdır. Diğerleri muhatap bile değildir. Tabi ki böyle muazzam bir nimet ile şereflenen kişi sahip olduğu bu cevheri daha iyi koruyabilmesi için, bazı hususlara dikkat etmelidir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
İlk olarak; İman ve İslam’la alakalı hususları, amentü’de yer alan maddeleri ve bunlarla ilgili muhtevayı sahih ilmihal kitaplarından çok iyi öğrenmeli ve yutkunmadan kabullenmelidir. Çünkü İman kalpte teşekkül eder, akıl burada yardımcıdır. İmanla ilgili bazı mevzuları şu küçük dünya aklı tartamayabilir. Onun için İslam büyükleri, ”Her şey akılla ölçülemez, aklın da bir maverası vardır, o da imandır.” buyururlar.

Diğer bir husus bununla beraber imanın devamının şartlarını ve İslami yaşayışla ilgili hususları da öğrenmektir. Çünkü cahillik dinin en büyük düşmanlarındandır. Hâlbuki bu mevzular, sayfalar dolusu karmaşık metinler de değil, akıllı her insanın rahatlıkla öğrenebileceği kadar kolay ve net bilgilerdir. Öğrenmekte farz sevabı vardır. 

Üçüncü olarak da bu öğrendiklerimizle amel etmeye çalışmak, imanımızı zayi edecek şeylerden şiddetle sakınmak ve ibadetlere de sımsıkı sarılmak gerekir. İslam âlimlerine göre,“İbadetlerimizi; yani farzlar, vacipler, sünnetler, müstehap ve mendupları yapmak ve bir de Hz. Allahın yasaklarından sakınmak, imanı koruyan kalelerdir. Îman, bu ibadetlerle çerçevelenip kale içine alınarak korunur. İmanı koruyan bu kaleleri yıkanlar yani, farzları, vacipleri, sünnetleri terk edenler ve haramlara ve kul haklarına dalanlar imanlarını kolay kolay muhafaza edemezler.(Muhtasar ilmihal)

İnandığı gibi yaşamayan gün gelir yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bir mümin açıkça haram olan bir şeyi yaptığında önce üzülür, pişman ve mahcup olur. Aslında bu üzüntü ve pişmanlık bile affın bir başlangıcıdır. Ama bu haramı işlemekte devamlı ve ısrarlı olurca; artık o, hayatının bir parçası haline gelir. Neticede, “bundan bir şey olmaz, her günahım böyle olsun” gibi değişik tevillerle o haramı önce hafife almaya, sonra da helal görmeye başlarsa; işte bu iman nurunun sönmesine sebep olur.
Hadisi şerifte haber verildiği gibi;
“Kur’ân-ı Kerîm’in haram ettiği şeyleri helâl sayan, Kur’ân’a imân etmemiştir.”
(Sünen-i Tirmizî)
Ali İmran suresinin 102.ayeti kerimesinde ise Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: “Ey iman enler! Allah’tan hakkı ile korkup (kötülüklerden sakının) ve sizler, ancak Müslümanlar olarak ölünüz.”
Şuur sahibi Her Müslüman imanını ve amellerini zayi etmeden bu dünyadan göç etmenin endişesini yaşar ve öyle olmalıdır. Peygamberler, Ashabı Kiram, büyük İslam âlimleri hep bu endişeyi taşımış, onun için Cenabı Hakk’a daima dua ve niyazda bulunmuşlardır. Bizler de; her vesile ile son nefeste kâmil bir imanla göç edebilmek için dua ve ilticadan geri kalmamalıyız.
Ayrıca Hadisi şerifte ifade buyrulan; ”Sadaka vermek kötü ölüme mani olur.” müjdesince sadaka vermeye, Allah yolunda hizmete ağırlık vermeliyiz. “Sizler nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.” sözü hükmünce; iman, itaat, ihlas ve dua ile, daima ahireti düşünerek yaşayanların ölümleri de hep kendilerine yakışır şekilde olmuştur.
Ölürken kelime-i şahadetle, tevhitle, zikirle meşgul ve abdestli olanlar; ilim, ibadet, Allah yolunda hizmet ve hayırlı işler peşinde iken ölenler, kabirlerinden yine aynı güzellikte kalkacaklar. Ölüm onlar için korku ve hüzün değil, ebedi saltanatın bir başlangıcıdır.

İMANI İSLAH EDEN HALLER

Mecusi Neden İmana Geldi?

ÜÇ SORU VE BİR TOPRAK TEZEĞİYLE ÜÇ CEVAP

İmanın Değeri ve Onu Korumanın Önemi

“KUL NE HALDE ÖLÜRSE ÖYLECE DİRİLTİLİR”

Kadere İman

 

 

İyilik ve Takva

Dünya ve ahirette saadet kaynağı olan Yüce İslam dini bizleri kardeş ilan
etmiş, kardeşliğin bir gereği olarak da din ve dünya işlerinde birbirimize
yardımcı olmayı, faydalı olmayı emretmiştir.
Efendimiz (sas) de Müslümanları bir vücuda benzetir.
Nasıl ki vücudun bir uzvu ağrıdığında bütün vücut ıstırap çekerse, Müslüman
da din kardeşinin dertleri ile dertlenmeli, hali ile hallenmelidir.
Ancak bu yardımlaşma, birbirimizi ifsat etmede değil, hayırda güzel işler
yapmada olmalıdır.
Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimizin zaman zaman sıkıntılı ve zayıf
hallerimiz olabilir. Hiç birimiz mükemmel değiliz.
Böyle durumlarda Nefsi emmare ve Şeytan-ı Aleyhilla’ne fırsatını bulup
bizleri hataya ve hatta helake sürüklemek isteyecektir.
İşte hakiki mümin, hakiki kardeş, bu tür durumlarda –tabiri caizse-yangına
körükle gitmez, kardeşini nefsin ve şeytanın eline bırakmadan onu hayra sevk
etmek için gayret eder, çırpınır, dua eder.
Ayet-i Celile’de Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:
”…İyilik ve Takvada yardımlaşın, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın
ve Allah’tan korkun, Muhakkak Allahın azabı şiddetlidir.” (Nisa ,2.ayet)
Yine hepimizin bildiği Asır suresinde; ”Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye
edenler.”(Ayet.3.) methedilirken, Beled suresinde; “Birbirlerine sabır ve
merhamet tavsiye edenler.” (Ayet.17) den övgü ile bahsedilmiştir.
Bu özellikler her iki ayeti kerimede de ebedi kurtuluşun sebepleri arasında
sayılmıştır.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki; iman sahibi olmak, köşesine çekilip, ”bana ne,
nemelazım” demeyi değil, tam tersine, düşen kardeşinin elinden tutmayı icap
ettirir. (Bir islâm şöyle buyururlardı: ”Her koyunu kendi
bacağından asarlar sözü yanlıştır. Neme lazım değil, bana lazım demeli”)

Yüce Mevla’mız bizleri başıboş yaratmamış, Rahmetinin bir tecellisi olarak,
kendi yolunu bulabilmemiz için peygamberlerini göndermiş, devamında da
peygamber varisi olan büyük âlimleri insanlığın hizmetine, irşat ve hidayetine
memur kılmıştır.
Bütün Peygamberler insanlığa medeniyetin öncülüğünü yaptıkları gibi esas
vazifeleri insanlığı Hakka davet olmuştur. Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı
hak ile batılı ayırıp, Cenabı Hakkın yoluna girmek, orada devam edip ebedi saadeti, cennet ve cemali ilahiyi kazanmaktır. Dikkat edilirse her gün beş vakitte, kırk rekat namazda okuduğumuz, Kur’an-ı
Kerimin anahtarı olan Fatiha-i Şerife’de Mevla’mıza yönelip,
“Bizleri, nimet verdiğin (sevgili) kullarının (da) yolu olan, kendi yoluna ilet.”
diye dua ediyoruz.Çünkü istenecek en önemli ihtiyaç Allahın yolunda olmaktır.
Yine bu ayeti kerimede beni değil, bizleri ifadesinin kullanılması,
Müslümanların birbirlerine dua etmeleri, birbirlerinin hidayetleri için
çalışmaları gerektiğini de anlatmaktadır.
Hadisi şerifte sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdular:
“Müslüman Müslümanın din kardeşidir ona zulmetmez ve onu helaka teslim
etmez.” “İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır.”  (Tirmizî, Birr, 36/1956)
Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
“Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kişinin ilim öğrenmesi sonra da onu
din kardeşine öğretmesidir.”(İbn-i Mace)

EN GÜZEL MEŞGULİYET

Hepimizin bildiği gibi bütün dünyayı, sayısız nimetleri ile emrimize veren
Rabbimiz, bizlerden de kendi zatını tanıyıp kulluk etmemizi istemiştir.
Bunu yapabilmek için de kulluk vecibelerimizi iyi bilmek gerekir.
Nitekim ister dini, isterse dünyevi hususlar osun, bilinmeyen bir şeyin sağlıklı icrası mümkün değildir.
Nasıl ki hepimiz; dünyalık elde ettiğimiz, para kazandığımız mesleğimizle ilgili mevzuları ne pahasına olursa olsun bütün yönleri ile öğrenmeye, eksik bir şey
bırakmamaya çalışırız; bunu gibi, ebedi hayatımız için de adına ilmihal
dediğimiz; inanç, ibadetler ve muamelat yani yaşayışa ait zaruri dini bilgileri
öğrenmeli, bu hususta daima gayret içerisinde olmalıyız.
Bunları öğrenmek farz olduğu için, sevabı da o nisbette büyüktür.
İhmal etmek ise, kulluk vazifemizi hafife almaktır ki büyük bir vebaldir.
Öyle ki Dini mevzularda bilgisizlik, bizi dünya ve ahret hüsrana götürür de
farkında bile olmayız. Bilmemiş olmak mazeret değildir.
Mesela; kanunen suç işleyen bir kişinin kanunu bilmemesi mazeret değilse, dini
hususlar da böyledir. Ayeti kerimede şöyle buyrulur:
“Ey Habibim de ki: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»
Ancak temiz akıl sahibi olanlar bunları hakkıyla düşünüp anlar.”(Zümer suresi 9)

İçerisinde yetiştiğimiz, belki anne ve babalarımızın bile yetiştikleri dönemler;
Yüce Kitabımızın, Aziz dinimizin layığı ile öğrenildiği, öğretildiği devirler değildi.
Bu gün belki pek çoğumuz yetersiz, kulaktan dolma bilgilerin ötesinde sağlam
dini bilgilere sahip değiliz.
Hatta okumuş kariyer sahibi olmuş pek çok insanımızın bile, dini hususlarda
hurafelerden öteye geçemediklerine zaman zaman şahit olmaktayız.
Öte yandan türlü bozuk inanç ve fikir sahipleri, her türlü medyayı kullanarak;
başta Ehli sünnet ve’l cemaat inancı olmak üzere, mukaddesatımız ve manevi
hayatımız üzerinde yıkıcı çalışmalarına devam ediyorlar.
Öncelikle, Kuran ve sünnetin ışığında bizlere dini hayatımızı öğretip yön veren
mezheplerimize daha sonra Sevgili peygamberimiz (sas) efendimizin
sünnetlerine, sonra da hiç çekinmeden Yüce kitabımız Kur’an-ı Azimüşşana
saldırıp onun ayetleri üzerinde şüphe oluşturmaya çalışanları esefle görmekteyiz
Bunlar, Rabbimizin himayesinde olan Kur’an ve Sünnete zarar veremezler.
Hatta iyi bir dini eğitime sahip her Müslüman bunlardan korunabilir.

Ancak, bizim insanımızın çoğu nesiller boyu köklü bir dini eğitimden mahrum
bırakıldığı için bunlardan olumsuz etkilenmekte, bazıları da tamamen savrulup
inancını bile kaybedip boşluğa, ebedi felakete sürüklenmektedir.
Bu fitnenin bir tezahürü olarak son zamanlarda; deizm-yani sadece bir
yaratıcının varlığına inanıp dini hiçe saymak- okul çağındaki çocuklarımız
arasında maalesef yayılmaya başlamıştır.
Unutmayalım! Mekke müşrikleri de bir yaratıcının varlığını kabul ediyorlardı;
ancak Sevgili Peygamberimiz (sav.) den yüz çevirdiler, cehennemin derinliklerini
boyladılar. Yani tehlikeyi çok uzaklarda zannetmeyelim
(Çocuklarımızı bu tehlikelerden korumak ve okullarını okurken, onları şuurlu bir
Müslüman olarak yetiştirmek için; büyük fedakârlıklarla dini eğitimlerini de sağlamalıyız.Onları seviyorsak , ebedi saadetini düşünüyorsak, savunmasız bir vaziyette böyle bir ortama terk edemeyiz. 
Böyle bir dönemde Kur’ana ve sünnete sımsıkı sarılmak, başka zaman
kazanılması mümkün olmayan büyük manevi dereceleri kazandırmaktadır.
Bir hadisi şerifte, ”Ümmetimin bozulduğu bir devirde benim sünnetime,
benim yoluma sarılan için yüz şehit sevabı vardır.” buyruluyor. (Terğîb ve Terhîb, 1: 41;)
Hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
“Dünya mel’undur. Onun içindekiler de mel’undur.
(Yani, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmışlardır)
Ancak Allah-ü Teâlâ’yı zikir ve Allah-ü Teâlâ’yı zikre yaklaştıran şeyler ile
âlim ve müte’allim (İlim sahibi olanlar ve ilim öğrenenler) müstesnadır.”
(Sünen-i İbni Mace)
İşte, hem dünyaya hem ahirete yarayacak en güzel meşguliyet budur.

Doğruluk

Doğruluk, dürüstlük müminin en belirgin özelliklerindendir.
Mümin, içi-dışı,özü-sözü doğru, güvenilir kimsedir. Kalbindeki temizlik ve
güzellik; diline, simasına ve bütün vücuduna akseder.
Ondaki iman nuru, doğru düşünmeye, düzgün hareket etmeye sevk eder.
Yüce Mevlamızın 99 Güzel isminden birisi ‘’Sadık’’, yani doğru olan demektir.
Peygamberlerin beş sıfatından birincisi de yine ‘’Sıdk’’, yani doğru sözlü olmalarıdır. O halde Allah’ın ve onun Peygamberlerinin güzel sıfatları ile sıfatlanmaya her mümin gayret etmeli, özen göstermelidir.
Hepimiz imtihan dünyasındayız. İctimai hayat, ticaretin ve iş hayatının sıkıntıları bizleri bazen zorlayabilir. Bütün bunlar imtihandır. Mümin hiçbir zaman doğruluğunu dürüstlüğünü kaybetmemeli, sapasağlam durmalıdır.
Ayeti Kerime’de ’‘Ey İman edenler Hz.Allahın emirlerine karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin’’ buyrulur. Devamında ise, bunun karşılığı şöyle müjdelenir: ’’Cenabı Hak da sizin işlerinizi
düzeltir, günahlarınızı mağfiret eder. Kim ki Allaha ve Resulüne itaat ederse o
çok büyük bir kurtuluşa ermiştir.’’(Ahzab suresi,70-71)
Görülüyor ki bazen ilk etapta hoşumuza gitmeyecek olsa bile Allah için doğru
sözlü olmak neticede işlerimizin düzgün olmasına ve Cenab-ı Hakkın Rızasına
ve mağfirete sebep olmaktadır.
Abdullah ibn Mes’ûd (R.anh)dan rivayet edildiğine göre Peygamber efendimiz
(sav) şöyle buyurdular:
“Şüphesiz sözde ve işte doğruluk iyiliğe götürür, iyilik te cennete götürür.
Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında çok doğru kişi diye yazılır.
Yalancılık insanı kötülüklere, kötülükler de cehenneme götürür.Kişi yalan
söyleye söyleye Allah katında çok yalancı diye yazılır.”(Buhârî, Edeb 69; Müsli, Birr 103)
Mübarek zatlardan birisi  de nasihatlerinde şöyle buyurur:
“Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf
ediyorsa, dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı
sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan ‘söz’ olur ve seni cennete götürür,
tutmazsan ‘köz’ olur. Elinle doğru ol. Kolunu muzırda değil, yardım işinde
kullan. Tartıyla iş yapıyorsan, terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve
litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini
hayra götürür.”

Doğruluk imanın alametlerinden biri olduğu gibi, yalancılık da münafıklığın
alametlerindendir. Diliyle yalana alışan, zamanla hareketlerinde de
dürüstlüğünü kaybeder.
(Efendimiz(sas) şöyle buyurdular.
’’Dikkat edin şu üç şey kimde bulunursa o münafıktır: “Konuştuğu zaman yalan
söyler,söz verdiği zaman sözünde durmaz,ve emanete ihanet eder.”
Başka bir hadisi şerifte ’’Yalandan sakının çünkü o facirlerle, yani bozuk kimselerle
beraberdir. Her ikisi de cehennemdedir.’’ buyurarak tehlikenin büyüklüğüne işaret
buyurmuşlardır.)
(Büyük fikir adamı Ali Fuat Başgil, Gençlere nasihatlerinde ilk olarak şunu söyler:
’’Hayatta yalan söyleme. Çünkü yalan söyleyen, yakalanmaktan korkan hırsız
gibidir. Yalanını kapatmak için sürekli yeni yalanlar uydurmak zorunda kalır.”

Dil kalbin tercümanıdır. Dışımız, içimizin aynasıdır.Testinin içinde ne varsa
dışına da o sızar.O halde Evvela kalbin ıslah edilmesi, varsa içerisinden fısk-u
fücurun, bozuk düşüncelerin temizlenmesi gerekir.

Mübarek zatlardan birisi  şöyle buyurur:”İşi düzgün olanın içi de düzgün olur.”
Hadisi şerifte ise Efendimiz (s.a.v.) “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru
olmaz. Dili doğru olmadıkça kalbi de doğru olmaz,” buyurarak doğruluğun
direkt imanla alakalı olduğunu beyan etmişlerdir.
Yine bir gün Efendimiz(sas), bir yere dayanmış vaziyette;
‘’Size Günahların En büyüğünü haber vereyim mi?
Allaha şirk koşmak, ana babaya asi olmak, dedikten sonra dayandığı yerden
doğruldu ve dikkat ediniz bir de yalan söylemektir.’’ buyurdu.
Dayanmışken kalkıp doğrulması yalanın büyük günah olduğuna dikkat çekmek
içindi.
(Diğer bir Hadisi şerifte yalanın kötülüğü şöyle anlatılır:
“Yalan, rızkı azaltır. Yalan söyleyen kişiden yayılan kötü koku sebebi ile melekler
ondan bir mil uzaklaşır.”)
Yalanın caiz olduğu sadece üç yer vardır:
Bunlar, Savaşta düşmana sır vermemek, iki müminin arasını düzeltmek ve karı
kocanın arasını düzeltmek gibi güzelliklere vesile olmak içindir.
Bunun dışında şaka için bile olsa yalan caiz değildir. Nitekim Efendimiz(sas)in
müjdesi şöyledir:
“Ben şaka için bile olsa yalan söylemeyi terk eden kimse için Cennetin
ortasında bir eve kefilim.’’

ALLAH İÇİN SEVMEK

Bakara Sûresi’nin 165. âyet-i celîlesinde -meâlen- “İnsanlardan öyleleri vardır ki Allâh’a karşı denkler, benzerler tutarlar ki onları Allâh’ı sever gibi severler.” buyurulmuştur.Yani, (onların) emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allâh’a isyan eylerler. Şüphe yok ki böyle yapmak, gerek Allâh’ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın ilahlıkta onları Allâh’a ortak yapmaktır. 

Bunların bir kısmı bu şirki açıkça yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilah, mâbud nâmını vermekten çekinmezler. ‘Rabbimiz, Tanrımız’ derler. Ve hattâ ilâhlarının doğması ve doğurmasına kâil olarak onlara aynı cinsten, mâbud pâyesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. 

Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muâmeleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, velînîmet tanırlar, onların muhabbetini işlerinin başı kabul ederler, Allâh’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar, Allah rızâsını düşünmeden onların rızâlarını kazanmaya çalışırlar, Allâh’a isyan olan şeylerde bile onlara itâat ederler…

Bunun için Allâh’ın evliyâsı, enbiyâsı, melekleri gibi sevgili kullarını severken iyi düşünmeli, muhabbetlerini Allah muhabbeti derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. 

Zîra Allah için sevmekle Allah sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek lâzım gelir. Allâh’ı sevenler Allâh’ın yolunda giden sevgili kullarını da severler, lâkin Allah gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara tâbi olurlar, uyarlar. “(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin…” meâlindeki Âl-i İmrân Sûresi, 31. âyet-i kerîmesine göre Allâh’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara tâbi olmak günah ve şirk değildir, bilakis Allâh’ın sevgisine delil olur. Ve fakat bu muhabbet hiçbir zaman Allah muhabbeti gibi olmamalıdır. Yani Hıristiyanların Hazret-i İsa hakkında yaptıkları gibi onları mâbud derecesine çıkaracak bir tapınmak sûretini almamalıdır. Müslüman, bütün ömründe bu esâsa uymalıdır. (Elmalılı, Hak Dîni Kur’ân Dili Tefsiri, Fazilet Neşriyat) 

/ FAZİLET TAKVİMİ Perşembe-03-Ekim-2019