Archive for the ‘NASİHAT’ Category

YANLIŞ YERDE ARANAN ALTI ŞEY:

Allâhü Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm’a şöyle vahyetti:

“Ben altı şeyi diğer altı şeye bağladım. Fakat insanlar onları başka şeylerde arıyorlar. Böyle yaptıkları müddetçe asla onlara ulaşamayacaklar.

1-Ben râhatı cennete koydum. İnsanlar ise onu dünyada arıyorlar. Asla rahata ulaşamazlar.

2-Ben ilim ve hilmi, açlık ve vatandan uzak olmaya bağladım. İnsanlar ise onları karın tokluğunda ve vatanlarında arıyorlar. Onlara asla ulaşamazlar.

3-Ben izzet ve şerefi, geceyi ibâdetle geçirmeye bağladım. İnsanlar ise onu hükümdarların kapısında arıyorlar. Onu asla bulamazlar.

4-Ben üstünlük ve yüksek dereceleri, tevâzuya bağladım. İnsanlar ise onu kibirlenmekte arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.

5-Ben duânın kabul olmasını, helâl lokmaya bağladım. İnsanlar ise onu boş konuşmakta arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.

6-Ben zenginliği, kanâate bağladım. İnsanlar ise onu mal biriktirmekte arıyorlar. Ona asla ulaşamazlar.” 

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazar-29-Eylül-2019

***

Reklamlar

SATILAN EVİN PARASI NEREYE HARCANMALI?

Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Kim bir ev satar da parasıyla başka bir ev satın almazsa o parada o kimseye bereket yoktur.”

Zarûret olmaksızın evini veya bir arazisini satan kimse, satıştan elde ettiği para ile, satılanın benzeri bir şey almazsa bu para o kişi için bereketli olmaz. Âlimler bu hadîs-i şerîften yola çıkarak gayr-ı menkûllerin bedellerini, menkûl olan (taşınabilen) bir şeye harcamanın uygun olmadığını söylemişlerdir. Çünkü gayr-ı menkûllerin faydası çok, zarar görmesi ise pek azdır. Onu bir hırsız çalamaz, diğerleri kadar zarar görmez. Menkûller ise böyle değildir.

Bu sebeple evlâ olan, satılan bir gayr-ı menkûlün parasını yine arazi ve ev gibi bir gayr-ı menkûle harcamaktır. 

Taberânî’nin (rah.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte de: “Kim zarûret olmaksızın evini satarsa Allâhü Teâlâ o evin parasına onu telef etmek üzere bir şey musallat kılar.” buyurulmuştur. (Mirkâtü’l-Mefâtîh, Molla Aliyyü’l-Kârî
 
/ FAZİLET TAKVİMİ Pazartesi-16-Aralık-2019

CENNET EHLİNİN AHLÂKI

 Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri şöyle buyurdu: “Üç şey, cennet ehlinin ahlâkındandır ve ancak mümtaz ve değerli kimselerde bulunur: Zulmedenleri affetmek, mahrum bırakana vermek, kötülükte bulunana iyilikte bulunmak.” 

Nitekim Allâhü Teâlâ (meâlen) “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” (A’raf Sûresi, âyet 199) buyurmuştur. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Cebrâîl Aleyhisselâm’a “Bu âyetin tefsiri nedir?” diye sordular. O da “Âlim olan; her şeyi bilen Allâhü Teâlâ’ya sorayım” dedi. 

Daha sonra gelerek “Yâ Muhammed! Hazret-i Allah sana, senden alâkayı kesen akrabâna karşı sıla-i rahim yapmanı, seni mahrum bırakana vermeni ve sana zulmedeni affetmeni emrediyor.” dedi.(Tenbîhü’l-Gâfilîn)

 

Şirkten Sakınmak

Her mümin için en büyük tehlike, küfür ve ona eşdeğer sayılan şirktir.

Kur’an-ı Kerimde şirk; büyük bir zulüm olarak bahsedilmiş, pek çok ayeti kerimede onun fenalığı ifade edilmiştir.

Hadis-i Şerifte Resulullah efendimiz (sas) ashabına hitaben:

 “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Ashab “Evet!” deyince şöyle buyurmuşlardı:”(En büyük günah)Allah’a şirk koşmaktır.”(Kütüb-üsitte terc.15/36)

İş bu kadar vahim olunca; hepimiz şirkin ne olduğunu, hangi hallerin şirk sayıldığını çok iyi bilmeli, ondan şiddetle korunmaya çalışmalıyız.

İslami bir terim olarak şirk; Hz. Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rabb oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmek demektir.

Ayrıca; yapılan ibadetlerde Allah’tan gayrısını gözetme ve riya gibi kötü hasletler için de şirk kelimesi kullanılmıştır. Riya da gizli şirktir.

 Allahü teala; noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıftır.

Şeriki (yani ortağı) ve benzeri yoktur. Şirkten, ortaklıktan en uzak ve en beri olan Zatı Ecell-i A’la dır. Cenabı Hakka bu şekilde zati ve sübuti sıfatlarıyla inanıp tasdik etmek tevhit, bunun aksi ise küfür ve şirktir.

Şirk, Hz. Allaha hiç inanmamak değildir. Ona inanmakla beraber, layık olduğu şekliyle inanmayıp ona başkalarını da ortak koşmaktır.

Nitekim asrı sadette Sevgili peygamberimiz (sas)in en azılı düşmanları olan Ebu Cehil ve avenesi de Hz. Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı. (Yani, bugünkü tabirle ateist değillerdi.) Ancak Hz. Allah’ın yanında kendi putlarını da sözüm ona ufak tefek ilahlar olarak görüyor, onlara da paye veriyorlardı. Bu sebeple bu kişilere Allaha şirk koşan manasına müşrik demekteyiz. Yine Kuran-ı Kerimde ifade buyrulduğu üzere; Yahudiler, Üzeyr (as)’a Allah’ın oğlu diyerek, Hıristiyanlar da İsa (as)’a Allah’ın oğlu diyerek şirke düştüler.

Ateşe, güneşe, putlara tapanlar vb. de müşriktirler.

Bunların yanında değişik şekilde dilimize ve kültürümüze sokulmaya çalışılan eski Yunan, eski Hind vb. eski sapık inançların, mitolojilerin sözüm ona şu tanrısı, bu tanrıçası gibi saçmalıklar da tamamen şirktir.

Bunlara dilimizde, konuşmamızda yer vermemeliyiz.

Bunların belli markalarımıza, ticarethanelerimize isim olarak verilmesi de aynı derecede sakıncalıdır. Cenabı Hakkın gazabına sebeptir.

Yine konuşmalarımızda haşa; ”Tanrılar böyle istedi” vb. ifadeler de aynı derecede yanlış ve sakıncalıdır. Geçtiğimiz yıllarda bizlere dayatılmaya çalışılan dinler arası diyalog vb. şeyler de şirktir.

İslamiyet ortaklık kabul etmez. İmamı Rabbani hz. şöyle buyurur:

 ”İki dini tasdik eden kişi şirk ehlinden sayılır… Hâlbuki küfürden uzaklaşmak İslam’ın şartıdır, gereğidir. Şirk şaibesinden (şüphesinden dahi) sakınmak tevhittir.” (Mektubat c.3 m.41)

Onun için her mümin tam bir iman ve ihlas ile yaşayıp; küfürle eşdeğer olan şirkten korkup sakınmalı, bu hususlarla alakalı ihtiyaç olan dini bilgileri öğrenmeye çalışmalı ve küfür ve şirkten daima Cenabı Hakka sığınmalıdır.

Ayeti Kerimede yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“Doğrusu Hz. Allah, kendisine şirk (yani ortak) koşulmasını asla affetmez.

Ondan başkasını (yani diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa suresi 48)

Bu ayeti kerimeden anlıyoruz ki:

Küfür ve şirkin cezası Cehennemdir. Öyle ki iman sahibi bir kişi bile küfür ve şirk sıfatları olduğu halde bu dünyadan göçerse onun da cezası cehennemdir. Ancak; küfür ve şirk bulaşığı ile ölen müminler bu sıfatlardan temizleninceye kadar cehennemde yanıp, orada temizlendikten sonra cennete gireceklerdir. Tamamen küfür ve şirk içerisinde ölen ise ebedi azap içerisindedir.İmamı Rabbani hz. nin buyurduğuna göre;

 ”Cehennem azabı küfür ve küfür sıfatlarına mahsustur.

Geçici cehennem azabı küfür sıfatının cezasıdır, ebedi cehennem azabı ise bizatihi küfrün cezasıdır.”(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, c.1.M.266)

Tam bu noktada bir islâm büyüğü bizlere büyük bir müjde vererek  buyuruyorlar ki:

 “(Cehennem küfür ve şirkin cezası olduğuna göre) küfür ve şirk bulaşığı olmadan, sadece diğer günahlarla ölen müminlerin; ölüm anında çektiği zorluklar, kabir azabı, mahşer sıkıntısı gibi hallerle günahlarından temizlenip; hiç cehennem azabı tatmadan Cennete girmeleri Yüce Allah’ın sonsuz fazlından ve kereminden ümit olunur.”

Hal böyle olunca, hepimiz şu kısacık dünya hayatımızda dikkat ve sabırla bu tehlikelerden sakınmalı, iman ve salih amellerle dopdolu bir şekilde ömrümüzü tamamlayıp Cennet ve Cemali ilahi ile şereflenmenin gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıyız.                                 

Müslümanlık Şuuru

Yüce İslam dini bütün insanlığa en son ve en mükemmel bir din olarak gönderildiği için, kendi mensuplarına da İslam’ın üstünlük şuurunu layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün ve farklı kılmıştır.

Her Müslüman bu nimetin farkında olmalı, gereğini yerine getirmelidir.

Nitekim Sen Müslüman mısın diye sorulduğunda “evet ben Müslüman’ım “ şeklinde değil; ”Elhamdülillah Müslüman’ım” diye cevap verilip, İslam’ın bir nimet olduğunun hatırlatılması ve  hamd edilmesi bundandır.

Okuduğum ayeti kerimede Yüce Mevla’mız;

 ”Allah katında hak din sadece İslam’dır.” buyuruyor.(Al-i İmran,19)

 Hadis-i Şerifte ise İslam’ın bu üstünlüğü şöyle ifade edilir:                                                     

İslam daima üstündür, hiçbir şey ondan daha üstün olamaz.”

İşte bu üstünlük şuuru sebebi ile; Müslümanlara, gayri Müslimlerle her türlü insani ve medeni münasebetlerde izin verilmişken; onlarla kalben beraber olacak, kalplerini o tarafa meylettirecek durumlar ve bu vesile ile onları taklit etmek ve onlara benzemek de asla uygun görülmemiştir.

Nitekim her namazda ve her rekâtta okuduğumuz, Kuran-ı Kerim’in anahtarı olan Fatiha suresinin son ayetinde; “Yahudiler ve onlar gibi Allahın gazabına uğrayanlardan, Hıristiyanlar ve onlar gibi Allahın yolundan sapanlardan bizleri uzak tutması” için Cenab-ı Hakka dua etmekteyiz.

Yine bundan dolayıdır ki; Namaz gibi en mühim bir ibadet, güneşe tapanlara benzememek için;güneşin doğduğu, zirvede olduğu ve battığı anda kılınmamıştır.

 Ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı namaz kılmak mekruhtur. (Muharrem’in onuncu günü oruç tutan sevgili Peygamberimiz (sas)’e bu günde Hristiyan ve Yahudiler de tutuyor, denince; ”öyle ise biz de onlardan ayrılmak için dokuzu ila beraber tutarız.” Buyurmuşlardır.) Bu misalleri çoğaltabiliriz.

Burada şu soru akla gelebilir. Bizim niyetimiz onlara benzemek değil; şeklen benzerliğin ne mahzuru var? Evet, aslolan niyettir. Ama unutmayalım ki Allah Resulünün niyeti elbette hepimizden sağlamdı. Ama bu mevzu o kadar mühim ki Yüce Mevla’mız şeklen bile benzerliğe  razı olmamıştır.

İslam her şeyi ile diğerlerinden ayrı ve üstündür. Ortaklık yani şirk kabul etmez. Müslümanlar da bunu anlamalı, başkalarına benzemekten sakınmalıdır.

 ( Büyük İslam âlimi İmamı Rabbani Hz.de; gayri Müslimlere benzemenin şirk olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır: “İki dini tasdik etmek şirktir. Gayr-i Müslimlerin kendi dinlerince değerli saydıkları hususi günlerine onlar gibi katılıp rağbet etmek (Allah muhafaza) şirktir ve küfür’ dür.” (Mektubat-ı şerif, c.3/ m.41)

Efendimiz (sas) konunun ehemmiyet ve tehlikesine binaen bizleri uyarmış ve okuduğum hadisi şerifte; Kim kendisini bizden başkasına benzetirse o bizden değildir.” Buyurmuş, Ayrıca;Kişi sevdiği ile beraberdir,” buyurarak kıyamete kadar gelecek olan ümmetine bu tehlikeleri net olarak bildirmiştir.

Dünya tarihinde Sosyoloji  ilminin kurucusu olarak kabul edilen büyük İslam âlimi İbn-i Haldun, taklidin toplumlara zararını şöyle anlatır:

”Benzemek, taklit etmek onu güzel görüp benimsemeye yol açar.Hâlbuki mağlup ve geri olan topluluklar, kendinden üstün gördüklerine özenip taklit ederler. Bu taklit onları ilerletmediği gibi, bir de kendi benliklerinden, manevi değerlerinden uzaklaşıp mahrum kalmalarına ve neticede tamamen çökmelerine sebep olur.” (İbn-i Haldun, Mukaddime Terc.465/22)

Bu görüşlere göre de, batı Hıristiyan âleminin sadece son birkaç asır maddi yönden gelişmesi, Müslümanlardaki inanç ve üstünlük şuurunu zedelememelidir.

Maddi üstünlük zamanla el değiştirir durur. Bu da bir imtihandır.

Asıl olan maneviyat ve ebedi hayattır.

(Asrı saadetten bir misal vermek istiyorum: Uhut harbi her yönden ibretlerle doludur. Müslümanlar, Bedirden sonra burada da müşriklere galip gelmişlerdi.

Ancak ; okçuların yerini terk etmesi ile çok büyük sıkıntılar yaşadılar.

Harbin sonunda Müşrikler, galip bir eda ile şunu söylediler: Harp sıra iledir. Bu gün Bedrin karşılığıdır. Bunun üzerine Hz.Ömer (ra), Resulu Ekrem (sas) efendimizden izin alarak onlara şu cevabı verdi: Hayır,siz hiçbir zaman üstün değilsiniz.Çünkü bizim ölülerimiz şehit oldu, Cennete gittiler. Sizinkiler ise Cehennem’dedir.)

 Al-i İmran suresi 139. Ayeti kerimesinde bu husus öyle anlatılıyor: ”Gevşemeyin, hüzünlenmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız, en üstün olan sizlersiniz.”

Böyle bir imanı kalbinde yaşayan kimse, başkalarına rağbet etmez.

Gayri Müslimlerin ne yılbaşıları, ne yortuları, ne de bozuk inanç ve aile yapıları; hangi ambalaj içinde gelirse gelsin onları etkilemez. Hakiki müminlerin gözü, gönlü; İslam’dan, Kuran’dan ve Resulullah (sas)den başka bir şey görmez. Onlar bizim dünyamıza da, ahiretimize de kâfidirler.

Okumak ve İlim Öğrenmek

Cenabı Hakkın mahlûkatına son fermanı olan yüce kitabımız Kur’an; kelime manası itibarı ile okumak demektir.
Pek çok ayeti kerime bizlere okumayı, ilim sahibi olmayı emreder.
Hepimizin bildiği gibi, Kur’an-ı Kerimin ilk inzal olan ayetlerinde şöyle buyrulur:
”Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. O insanı,”alak” tan yarattı.
Oku! (çünkü) senin Rabbin en cömert olandır.
O,kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.”
Bu gün inmiş gibi bizlere ürperti ve heyecan veren bu ayeti kerimelerdeki birkaç hususa dikkat çekmek gerekir.
Resulullah (sas)in mübarek şahsında hepimize gelen ilk emir “oku” olmuştur. Ancak, bizleri bir alak’ tan(yani embriyo’) dan meydana getiren, yaratıp büyüten Rabbimizin adı ile okumamız istenir. Okumamız, öğrenmemiz gereken şeyler, Hz. Allahın adı ile başlanan ve bizi Ona yaklaştıran şeyler olmalıdır. Ondan uzaklaştıranlar değil. Demek ki mümin seçici olmalıdır.
Bu şekilde okudukça, O çok cömert olan Rabbimizin ihsanları da zuhur edecektir.
“O, kalemle yazıyı öğretti, insana bilmediğini öğretti” ayeti kerimelerinden de anlıyoruz ki gerçek öğretici, gerçek terbiyeci Cenabı Hakk’tır.
Zaten bu ayeti kerimede zikredilen Rabb ism-i şerifinin manası da yarattığı kullarını terbiye eden demektir.
Bu ayeti kerimelerden başlayarak, Kur’an-ı Kerimin pek çok yerinde okumak, öğrenmek,ilim sahibi olmak teşvik edilir. Yüce dinimiz ilmi o kadar yüceltmiştir ki; İlim, Cenabı Hakkın sıfatlarından biridir. Allahımızın güzel isimlerinden biri de Aliim, yani sonsuz ilim sahibi olan demektir. Sevgili peygamberimiz(sas) de hadis-i şeriflerinde; ”İlim talep etmek,yolunda olmak, her Müslüman erkek ve kadın için farzdır.”buyurmuşlardır. Bir şey farz olunca, onun sevabı çok büyük; ihmali de o nispette günah demektir. Tabi ki burada her Müslümana farz olan ilim, ihtisas gerektiren hususlar veya dünyevi ilimler değildir. Her Müslümanın mutlaka bilmesi gereken, dini bilgilerdir: 

Bunlar, başta inancımızla alakalı mevzular olmak üzere; temizlik, abdest, namaz, haram, helal, ticaret, nikah, gibi dünya ve ahiretimizi ilgilendiren hususlardır.
Bunları öğrenmek, öğrenme yolunda gayret etmek, hadis-i şeriflerde müjdelendiği üzere nafile ibadet yapmaktan, Allah yolunda savaşmaktan bile daha faziletlidir. Sevgili Peygamberimiz(sas)bunun için zaman sınırı koymamış,”İlim beşikten mezara kadardır. Mümin cennete girinceye kadar hayra doymaz” buyurmuştur.

 Sevgili Peygamberimiz(sas)şöyle buyuruyor:
“Her kim ilim tahsili için bir yola girerse Hz.Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Şüphesiz melekler de ilim yoluna girenin yaptığından memnun oldukları için onun üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar hatta suyun içindeki balıklar bile, ilim adamları için Allah’tan bağışlamasını dilerler. Âlim bir kimsenin, bilgisizce ibadet eden bir kimseye üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras olarak bırakmazlar, onlar sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte o mirasa konan kimse de bol nasib ve kısmet almış olur.” (Ebu Davud, İlim, 1; Tirmizi, İlim, 19)
Bu müjdelere nail olmak; Kur’an-ı Kerimi, haram helal, abdest, namaz, gusül gibi hepimiz için elzem olan hususları öğrenmek veya ilmini artırmak için ileride keşke dememek için fırsatları değerlendirmeliyiz.

Unutmayalım ki Hz.Ali(K.V)’nin  buyurduğu  gibi : “Bugün çalışma var hesap yok, yarın hesap var, çalışma yok.”

60-70 yıllık şu dünya hayatı için 20 yıl kadar okul hayatında hepimiz başarılı olmak için büyük çaba sarfediyoruz. Peki ahiret alemi için……………

Ayet-i Kerime : “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” (Tahrim Suresi 6)

H.Ş.: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur, kadın da kocasının evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice ititbariyle hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz …”(Buhârî, Cum`a, 11)

İslami ilimleri öğrenmenin lüzumu

Hepimizin bildiği gibi dünya ve ahretin en büyük saadeti, Allaha kulluktur.

Bütün dünyayı bizim emrimize veren, sayısız nimetler bahşeden Rabbimiz, bizlerden de kendi zatı şeriflerini tanımamızı ve kulluk etmemizi istemiştir.

Bunu yapabilmek için de kulluk vecibelerimizi iyi bilmek gerekir.

Nitekim ister dini, isterse dünyevi hususlar osun, bilinmeyen bir şeyin sağlıklı icrası mümkün değildir. Nasıl ki hepimiz; dünyalık elde ettiğimiz, para kazandığımız mesleğimizle ilgili mevzuları ne pahasına olursa olsun bütün yönleri ile öğrenmeye, eksik bir şey bırakmamaya çalışırız; bunu gibi, ebedi hayatımızın mamur olabilmesi için de adına ilmihal dediğimiz, zaruri dini bilgileri öğrenmeli, bu hususta daima gayret içerisinde olmalıyız.

Bunu ihmal etmek,Yüce Allahımıza karşı kulluk vazifelerimizi hafife almaktır. Büyük bir vebaldir.

Öyle ki Dini mevzularda bilgisizlik, bizi dünya ve ahret hüsrana götürür de farkında bile olmayız. Bilmemiş olmak mazeret değildir. Mesela Kanunen suç işleyen bir kişinin kanunu bilmemesi mazeret değilse, dini hususlar da böyledir.

Bu bakımdan, her Müslüman öncelikle inanç, ibadetler ve muamelat dediğimiz yaşayışa ait dini hükümleri öğrenmekte gayretli ve istekli olmalıdır.

Bunları öğrenmek farz olduğu için, sevabı da o nisbette büyüktür.

Okuduğum Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Ey Habibim de ki: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»Ancak temiz akıl sahibi olanlar bunları hakkıyla düşünüp anlar.”(Zümer suresi 9)

(Bir Hadisi şerifte ise şöyle müjdelenir: ”Senin fıkıhtan (yani;abdest, namaz, haram helal gibi hususlardan) bir meseleyi öğrenmen, Allah katında kabul olunmuş bir senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır.Bunu bir başkasına öğretmen ise – öğrettiğin kişi bununla ister amel etsin ister etmesin –

Allah katında iki senelik nafile ibadetten hayırlıdır.”)

İçerisinde yetiştiğimiz, belki anne ve babalarımızın bile yetiştikleri dönemler; Yüce Kitabımızın, Aziz dinimizin layığı ile öğrenildiği, öğretildiği devirler değildi. Bu gün belki pek çoğumuz yetersiz, kulaktan dolma bilgilerin ötesinde sağlam dini bilgilere sahip değiliz.

Hatta okumuş kariyer sahibi olmuş pek çok insanımızın bile, dini hususlarda hurafelerden öteye geçemediklerine zaman zaman şahit olmaktayız.

Öte yandan türlü bozuk inanç ve fikir sahipleri, her türlü medyayı kullanarak; başta Ehli sünnet ve’ l cemaat inancı olmak üzere, manevi hayatımız üzerinde yıkıcı çalışmalardan geri kalmıyorlar.

(Öncelikle, Kuran ve sünnetin ışığında bizlere dini hayatımızı öğretip yön verenmezheplerimiz, daha sonra Sevgili peygamberimiz (sas) efendimizin sünnetleri, yani hadisi şerifleri üzerinde şüpheler oluşturmak; bunda da netice aldıklarında hiç çekinmeden Yüce kitabımız Kuranı Azimüşşana saldırıp onun ayetleri üzerinde şüphe oluşturmaya çalışanları esefle görmekteyiz. Bu zavallıların, Rabbimizin himayesinde olan Kuran ve Sünnete zarar verebilmesi; mümkün değildir.

Hatta iyi bir dini eğitime sahip her Müslüman bunlardan korunabilir.

Ancak, bizim insanımızın çoğu nesiller boyu köklü bir dini eğitimden mahrum bırakıldığı için bunlardan olumsuz etkilenmekte,  bazıları da tamamen savrulup belki inancını bile kaybedip boşluğa düşmekte, ebedi felakete sürüklenmektedir. )

Bütün bu şer odaklarına verilecek en güzel cevap, Yüce dinimizin, mukaddes kitabımızın en iyi şekilde öğretilmesi, öğrenilmesidir.

 Bilhassa; yetişme çağındaki evlatlarımız ve gençlerimizi her türlü ahlaksızlıktan ve itikadi tehlikelerden korumak ve okullarını okurken, onları şuurlu bir Müslüman olarak da yetiştirmek için büyük fedakârlıktır. Onları seviyorsak ve ebedi saadetini düşünüyorsak, savunmasız bir vaziyette böyle bir ortama terk edemeyiz. (YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI? tıklayınız…)

Böyle bir dönemde Kur’an-a ve sünnete sımsıkı sarılmak, başka zaman kazanılması mümkün olmayan büyük manevi dereceleri kazandırmaktadır.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Dünya mel’undur. Onun içindekiler de mel’undur.(Yani, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmışlardır) Ancak Allah-ü Teâlâ’yı zikir ve Allah-ü Teâlâ’yı zikre yaklaştıran şeyler ile âlim ve  müte’allim (İlim sahibi olanlar ve ilim öğrenenler) müstesnadır.” (İbni Mace)