Hakk Nezdindeki Kıymetini Anlamak İstersen…

guzelsozzzz

Dine Hizmet Etmenin Neticesi

Allahü Teala’nın, kulunu insanlara muhtaç etmemesi nasıl olur?

 

h-kudsiKulundan değil Rabbimizden istemek.(Maksudun Cenab-ı Kibriya Olsun.) tıklayınız…

İhlas ve Riya tıklayınız…

AĞLA EY NEFİS! tıklayınız…

Hayati Ders : Namazın Önemi tıklayınız…

Hayati Ders : Namazın Önemi

namaz vakitNAMAZIN ÖNEMİ

Şahsın biri İmam Sadık’ ın yanına geldi ve şöyle dedi :

Ey efendim ben bir bahçe satın aldım her yönüyle verimli ve güzel bir bahçe olmasına rağmen tüm işlerim tersine döndü ve evimin düzenini bozdu sebebi ne olabilir?”İmam Sadık şahsa: “Acaba bahçe seni meşgul etti de namazını hafife mi aldın? “
Adam:

“Hayır efendim, aksine Allah a şükür etmek için daha çok özen gösteriyorum.” 
İmam: “Peki ailenden namazı hafife alan varmı?” 
Şahıs: “Efendim onlar benden daha çok bu konuya hassaslar” dedi
İmam: “Bahçede çalışan işçilerin içinde namaz kılmayan veya namazı hafife alan varmı?” 
Şahıs: “Yok efendim bahçede çalışan işçiler de iman ehli kimseler” dedi
İmam elini başına koydu gözlerini kapatıp bir müddet sükût etti. Başını aniden kaldırdı ve şöyle buyurdu :                      “Bahçenin sonunda kurumaya yüz tutmuş bir ağaç var o ağaçta bir karganın yuvası var o yuvada bir kemik var o kemiği al ve bahçen den uzaklaştır.”
Adam yerinden kalktı ve İmâm ın buyurduğu yere doğru hızla hareket etti ve haber verdiği gibi ağaçtaki yuvaya çıktı ve kemiği buldu aldığı gibi hemen bahçeden çıkardı ve uzak bir yere attı. İmam Sadık’ ın yanına döndü kemiğin ne olduğunu sordu. İmam gitmesini daha sonra gelmesini istedi.
Adam gitti her gün işleri daha da güzelleşiyordu. Bir müddet sonra tekrar imamın yanına geldi ve o kemiği sordu.
İmam şöyle buyurdu : ” O namaz kılmayan bir insanın kemiği idi şiddetli yağmur mezarını tahrip etmiş kemikleri dışarı çıkmıştı. Karga yuvasını yaparken onu bulup yuvasına getirmişti. O kemik senin bahçen de olduğu için işlerin ters gidiyordu. “
Sevgili kardeşlerim namaz kılmayan insanın kemiği tüm işleri alt üst ediyor insan hayatının düzenini bozabilir ise varın siz bir düşünün insanın evinde namaz kılmayan bir insan olursa o evin hali ne olur.

İhlas ve Riya

ihlas

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyat suresi 56.ayet) buyuruyor. Yüce Rabbimiz böyle buyurduğuna göre, her mü’min yaradılış gâyesine münâsib olarak hareket etmelidir.

Bu sebeple, üzerine düşen dini vazîfeleri, her türlü ibâdât-ü tâatı elinden geldiği, gücünün yettiği nisbette ve hassasiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bütün bunları yaparken de dikkat etmesi gereken en mühim hususlardan biri;her türlü söz, amel ve fiillerinde riyâ dan(yani gösterişten)son derece kaçınmak ve mümkün olduğu nisbette ihlâs ve samimiyet ile yapmaya gayret göstermektir. Öyle ise ihlâs nedir?

İhlâs; yaptığımız her türlü ibâdeti ve hizmeti sadece Allah(cc)’ın rızâsını kazanmak gâyesiyle yapmak, herhangi bir dünyevî menfaat beklememek ve başkalarının gözüne gözükmek için yapmamaktır. Bunun aksi ise riyâdır. Yani yaradanının rızâsını talep için yapması icâb eden ibâdeti, itaatı, hizmeti, başka bir menfaat için yapmaya riyâ denir, samimiyetsizlik denir.

Riyâ ise gizli şirktir. Şirk ise insanı küfre götürür.

Hadîs-i Şerifte  beyan edildiğine göre; Fahr-i Kâinât (sas)Efendimiz ;

Ey insanlar, gizli şirkten sakının” buyurdular. Ashâb: “Gizli şirk nedir Ya Resulallah?” dediler. Resûlüllah Efendimiz: “Bir adam kalkar da namaz kılar, namazını insanların gözüne girmek için güzel kılarsa, bu gizli şirktir.” buyurdular.

( Diğer bir hadîs-i şerîfde Resûlüllah (sav): “Kim âhiret işine karşılık dünyâ isterse yüzü değişir, (adı) anılmaz ve ismi ateş içinde tesbit olunur.” buyurmaktadırlar.)

Nitekim bir Hadîs-i Kudsîde Cenâb-ı Hakk:

“Ben , ortaklıktan en müstağnî olanıyım. Kim benim için bir iş yapar da başkasını ona ortak kılarsa ben ondan uzağım.

O iş (benim için değil) ortak içindir.” buyurmaktadır.

Bir diğer Hadîs-i Kudsîde de:

“İhlâs benim sırlarımdan bir sırdır. Onu ancak sevdiğim kulların kalbine koyarım.” buyurmaktadır.

Öyle ise; şuur ve idrak sâhibi her mü’mine düşen vazîfe, ihlâslı bir kul olmaya çalışmak, riyâdan azamî derecede kaçınmaktır.

Ancak ihlâs sahibi olmak o kadar kolay bir iş değildir.

Hadisi kutsi’de müjdelendiği üzere, Cenabı Hakkın kalbimize ihlası lütfetmesi  için ibadet, gayret, dua ile beraber; devamlı nefis ile mücâdele etmek, onu dizginlemeye çalışmak îcâb eder.

(Evliyâullahdan bir zât (Cüneydi Bağdadi hz.)şöyle buyuruyor:

“Dünyada en aziz şey ihlâstır. Çünkü kalbimden riyâyı atmak için ne kadar uğraştımsa o başka bir renkte gene yeşerdi.”)

(Büyüklerden Sehl b. Abdullâh’a: “Nefse en zor gelen şey nedir?” diye sormuşlar. Cevâben: “İhlâstır; çünkü ihlâsta nefis için bir nasîb yoktur.” demiştir. Ama riyâda ise nefs ve şeytânın emellerine hizmet vardır.

İnsan dünya menfaatini ibâdetine gâye edinirse, hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrar. Dünyâ ve âhiretin her türlü izzet ve kemâli Allâh(cc)’a mahsustur. Hakîki mülk sahibi odur. Öyle ise ibâdet yalnız onun rızâsı için yapılır.)

Bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor: “Kim halis ve muhlis olarak La ilahe illallah derse cennete girer.” bu hadis-i şerifin izahını bir büyük İslam âlimi şöyle yapmışlardır:

“Hâlis; i’tikatta ehl-i sünnet üzere olup şirk ve nifak gibi kalbi afetlerden pâk olmak demektir. Muhlis ise; amelde ihlâs üzere olup hulûs-i kalb ile kulluk yapmaya derler”

İhlâsı da şu şekilde tarif etmişlerdir:

“İhlâs;  bir mazarrattan (yani zarardan) korkmadan ve bir menfaat beklemeden yalnız Allah rızası için çalışıp (…Allah yolunda hizmet etme…) sırrına mazhar olmaktır ki, işte bu kimse hem sekerât-ı mevt geçidini, (yani en zorlu ölüm geçidini) hem mîzân ve hem de sırâtı kolayca geçerek cennet ve cemâl-i ilâhî ile müşerref olacak  hakiki bir kuldur.”

Bir hadis-i şerifte:

“Kim kırk gün Allah(cc) için ihlâs (ile kulluk) yaparsa, kalbindeki hikmet çeşmeleri dilinin üzerinde belirip akmaya başlar.”

Misafir ne getirir ne götürür?

gunes-manzaraaa1Bir gün Peygamber Efendimize bir Sahabi eşinden şikayete gelir.

“Benim eşim misafiri sevmiyor. Bana ne gibi tavsiyede bulunursunuz?” der.

Efendimiz ( sav );

“Yarın size misafir olacağım. Eşin, ben içeri girerken de baksın ,çıkarken de baksın der.”

Sahabi  eşine efendimizin geleceğini müjdeler. Eşi çok sevinir . Yalnız dışarıdan içeri girerkende çıkarkende  bakmasını söyler ve hazırlıklarını yapar . Ertesi gün  olur. Efendimiz ( sav ) gelirken Pencereden bakınca ne görsün ki! Efendimiz gümüşten tepsi içinde, cennetten çeşit çeşit yiyecekleri de beraberinde getirmiş.

Efendimiz’i bir sevinç içinde ağırladıktan, sonra Efendimiz yola koyulmuş. Sahabenin eşi tekrar pencereden bakmış. Birde ne görsün ki! Getirdiği tepsinin içinde yılanlar çıyanlar akrepler böcekler doldurmuş geri gidiyor. Hemen eşine seslenmiş. Korku içinde anlatmış. Eşi koşarak Efendimizin yanına sormaya gitmiş. Peygamber ( sav) bu durum karşısında;

” Eşine anlat. Misafirin güzelliği, yiyeceklerle ikramlarla bereketle gelir ve  evden giderken bütün kötülükleri alır ve götürür .

Tepside  gördüğü kötülükler, günahlar kavgalar dövüşler böcekler yılanlar çiyanlar  misafir ile  çıkar ve gider eve huzur  ve bereket  gelir. Misafir gelmeyen eve  kavga, dövüş ,huzursuzluk  ve bereketsizlik , fakirlik baş gösterir.”

Kaynak : http://www.istiklal.com.tr/foto-galeri/benim-esim-misafiri-sevmiyor/69604

***

Mecusi Neden İmana Geldi?

Dünyada Yapılan İyiliklerin Dünyadaki Karşılığı Bire Ondur

Afet ve belalar hangi sebeble gelir?

yusufsuresi86

Aldanma dünyaya, fânî cihandır bu;

Kendi âşikâr, ateşi gizli külhandır bu;

Giden geri gelmez, iki kapılı handır bu;

İnsafı terk eyleme makâmı imtihandır bu!

***

DÜNYAYA DEĞER VERİLMEZ

Akıllılar; kötülüğü defetmek ve iyiliği elde etmek için, dünya pisliğine, mevkî, mal ve geçici şöhretine muhabbet etmediler.

Hikmet Sâhipleri  dünyayı yedi şeye benzettiler:

1- Kandırmayan tuzlu su,

2- Kararı olmayan bulut gölgesi,

3- Mazarratı  olan faydası olmayan yıldırım,

4- Yağmursuz yaz bulutu,

5- Yazın bitmesiyle kuruyup yok olan otlar ve çimenlikler,

6- Uyuyan adamın ihtilam olması,

7- İçerken hoş gelen zehirli şerbet.

Kezâ: “Dünya; karışık rüyâ, sevinci bulut gölgesi, hâdiseleri ok, arzûları zehir, fitne ve belâları yıkıcı dalgalar gibidir” denilmiş.

*Dünyada selâmet aramak, akrep yuvası üzerine çadır kurmaya benzer.”

Nasihatten anlamayıp dünya düşkünlüğünden vazgeçmeyene Cenâb-ı Hak, İlâhî hikmet ve rahmet îcâbı dünyayı terk etmesi için bir takım musîbetler ve hastalıklar verir.

Büyükler: “Musîbetler, Hakk’a dâvet, Nûra hidâyet içindir” dediler.

* “Âfet ve belâların zuhûrunda ‘Hakîm’ ism-i şerîfinin îcâbı hikmet, kullar için de büyük maslahat vardır. Âfet ve belâların zuhûru, itâata dâvet hikmetine bağlıdır. Cenâb-ı Hak, istîdâdını kaybetmeyen kullarını itâata dönsünler diye bir takım âfet ve belâlarla îkaz eder. İşledikleri günahların bir kısmının acısını bu dünyada tattırır.

Âfet ve belâlar üç sebepten gelir:

 1-Belâ, insana itâat hâlinde gelir de itâata devam ederse, hayır, rütbe ve derecedir.

 2-Gaflet halinde iken gelir de uyanırsa, îkaz ve mağfirettir.

 3-İsyan halinde iken gelir de o halden dönerse, af ve mağfiret, isyana devam ederse cezâdır.

Devamlı isyanda olup da belâ gelmeyenler, Firavun gibi istidracla dünyayı toplar, âhirette ise ebedî cehennemi boylarlar.

Âfet ve belâlardan kurtulmanın yolu, kulluk ve ibâdettir.”

*Dünyanın en güzel eşyası hüzün ve kederdir. Bu sofranın hazmı kolay nimeti, belâ ve musîbettir; sabredilirse kerâmetlere sebep olur. Öyle ki, acı şeyler ona kılıf yapılmış. Onun tadını saâdet ehli olanlar bilir, acıyı şeker gibi yerler.

Dünyaya rağbet etmeyenler, Mevlâ’dan gelen her hükme râzî olurlar. (M.İ.R.K.S.)

Cenâb-ı Hakk’ın, mü’minlere, sevabı âhirette vermesinin iki hikmeti vardır:

1- Kullarına ihsan etmeyi murat ettiği nîmetlerin dünyaya sığmayışıdır. Âhirette, en aşağı derecede olan mü’mine dünyanın on misli cennet ihsan edileceği hadîs-i şerifle bildirilmiştir.

2- Hay ve Bâkî olan Cenâb-ı Hak, ihsanını dâimî olan Âlem-i Âhirette verecektir.

*Rasûlüllah Efendimiz S.A.V.:

– “Size verilenle sevinip şımarmayın, elinizden çıkınca da tasalanmayın” buyurmuştur.

Yahyâ bin Muaz Hz: “Dünya bir gelin, onu arayan da tarakçısı… Tarakçı onu güzelleştirmek ister… Fakat zâhid, onun yüzünü tırmalar, saçlarını yolar, elbisesini yırtar… Ârif ise, ona hiç bakmaz; zikrullah ile meşgul olur.”

Fudayl K.S.: “Allahü Teâlâ bütün kötülükleri bir evde topladı, onun anahtarını dünya sevgisi kıldı. Bütün iyilikleri de bir evde topladı, bu evin anahtarını da ‘Zâhitlik’ kıldı.”

Kaynak : http://www.incemeseleler.com/ince-risaleler/1512-29-risale-dunya.html

“De ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız, …

de-ki

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Peygamberimiz S.A.V. ile ilgili müziksiz ilahiler tıklayınız…

Kulundan değil Rabbimizden istemek.(Maksudun Cenab-ı Kibriya Olsun.)

namazla

Maksudun Cenab-ı Kibriya Olsun.

Harun Reşid, bir gün yanına nedimini de alarak tebdîl-i kıyafet şehrin dışına çıktı. Göçebe Arapların çadırlarını kurdukları yerleri geziyorlardı. Harun Reşid, nedimiyle beraber, bu çadırlar arasında dolaşırken, eski ve yırtık bir çadırın önünde durdu ve içeriye: «misafir kabul eder misiniz?» diye seslendi. Çadırdan çıkan ihtiyar bir kadın, kendilerini güler yüzle ve büyük bir sevinçle karşıladı, onları içeriye aldı. Onları tanımamıştı. Altlarına hurma yaprağından örülmüş bir hasır serdi, varı-yoğu bir tek keçisiydi. Onu sağdı ve misafirlerine süt ikram etti, özür dileyerek:

“–Kusurumuza bakmayın, bu keçiden başka hiçbir şeyimiz yoktur. Sütünden size ikram ettim. Lâkin oğlum, şehre gitti, neredeyse gelir. Siz, şimdi biraz oturup dinlenin, inşallah eli boş dönmez, bir şeyler getirir de, Allah ne vermişse birlikte yeriz.” dedi.

Harun Reşid, kadının bu misafirperverliği kadar açık yürekliliğine de hayran kaldı:

“–Allah râzı olsun, biz şimdi şehre gitmek zorundayız, akşam olup şehrin kapıları kapanmadan girmeliyiz.” dedi.

Fakat kadıncağız:

“–Olmaz, asla olmaz!..” diye diretti. “Ben, sizi doyurmadan katiyen bırakmam.” dedi ve koşup çadırın dışına çıktı, itiraza mahal bırakmadan dünyada yegâne malı olan o keçiyi kesiverdi. Sonra da pişirdi ve misafirlerinin önüne koydu. Bir yandan sofra hazırlarken, bir yandan da:

“Allâh’a ve âhiret gününe îman eden misafirine ikram etsin.” (Buhari, Müslim) meâlindeki hadîs-i şerîfi tekrarlıyordu.

Harun Reşid -o zamana kadar- kendini cömert bilir, cömertliğiyle gururlanırdı. Fakat bu yaşlı kadının emsalsiz cömertliği karşısında hayranlık içerisindeydi. Öyle ya, onun cömertliği bu kadının cömertliği yanında bir hiçti. Kendisi; şanlı, şöhretli bir padişah idi. Yüz bin altın dağıtsa, geride daha milyonlarca altını vardı. Oysa, şu fakir kadıncağızın varı-yoğu bir keçisi olduğu hâlde, o yegâne geçim vasıtasını, çadırına ilk kez gelmiş, tanımadığı misafirler uğruna feda etmekte tereddüt bile göstermemişti. Halîfe, veda ve teşekkür ederek ayrılırken yaşlı kadına bir kâğıt uzattı ve:

“–İzzet-ikramından çok memnun oldum. Sen veya oğlun şehre geldiğiniz zaman sizler de bana misafir olun, mutlaka beklerim…” dedi.

Yaşlı kadın, onları uğurladıktan sonra işlerine daldı ve misafirlerinin bıraktığı kâğıdı unuttu. Aradan bir süre geçtikten sonra bir gün çadırı temizlerken o kâğıt nasılsa eline geçti ve oğluna:

“–Evlâdım, sana sözünü ettiğim o iki misafir vardı ya, işte bu kâğıdı bırakmışlardı. Şehre gittiğin zaman, sen de onlara bir uğra, davete icabet etmek lâzım.” diyerek Harun Reşid’in bıraktığı kâğıdı verdi.

Delikanlı kâğıdı aldı ve Bağdat’a vardığında muhafızlardan birisine bunu gösterdi. Kale muhafızları halîfenin mührünü taşıyan kâğıdı hemen tanıdılar, derhâl o genci aldılar ve saraya götürdüler. Genç adam, çadırlarına gelen misafirin halîfe olduğunu o zaman anladı.

Delikanlıyı huzura aldıklarında, Harun Reşid namaz kılıyordu. Genç adam, sessizce bir kenara ilişti ve halîfenin namazını tamamlamasını bekledi. Namazını bitiren Harun Reşid, Allah Teâlâ’ya dua etmeye başladı. Genç adam, bu tablo karşısında tefekküre daldı:

“Anlaşılan halîfe, annemin kendilerine yaptığı ikrama mukabele etmek için davet etmiş. Ama görüyorum ki, kendisi koskoca bir hükümdar olmasına rağmen, o da Allâh’a muhtaçtır ve şu anda ellerini açmış, ona yalvarmaktadır. Namazdan kalkınca bana bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soracak, ben de fakr u zarûretimizi arz edip bir şeyler isteyeceğim. Hâlbuki kendisi de Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olan birinden istemektense, doğrudan doğruya herkesin muhtaç olduğu Âlemlerin Rabbi’nden istemem, hakkımda yüz bin defa daha hayırlıdır.” dedi; halîfeye ve muhafızlarına görünmeden saraydan uzaklaşarak şehri terk etti ve çadırına döndü.

Annesine, kendilerine misafir gelenlerin kimler olduğunu ve başından geçenleri anlattı. Oğlunu büyük bir dikkat ve alâka ile dinleyen kadıncağız, ciğerparesini bağrına basarak yerinde ve isabetli bir karar vermiş olduğunu, bu hareketini çok beğendiğini söyledi ve tebrik etti.

Genç adamın, kalben Allah Azîmüşşân’a olan bu tevekkül ve rızası, Rabbi hakkındaki hüsn-i zannı, Hak’tan gayrı kimseye el açmama azmi, rahmet-i ilâhiyenin coşmasına sebep oldu. O gece rüyasında:

“Ey kulum, mademki, benden istemeyi, kulumdan istemeye tercih ettin, işte sana ihsan ediyorum. Falanca yeri kaz, orada bir define bulacaksın. O define, bize ait bir definedir. Benden isteyen kulumu, asla mahrum ve mahzun etmem. Sana öyle bir zenginlik ihsan ediyorum ki, servet-i sâman bakımından halîfe Harun Reşid’den daha zengin olacaksın.” denildi.

Delikanlı uyanınca annesine rüyasını anlattı, tarif olunan yeri kazdılar ve gerçekten harcamakla tükenmeyecek kadar zengin bir define buldular.  zümrütler, pırlantalar, yakutlar ve daha sayılamayacak kadar çok kıymetli eşya, altın ve gümüşle dolu olan bu define, onların sıdk u ihlâslarının mükâfatı oldu.

Onlar, refah ve saadet içinde yaşarlarken, Harun Reşid’in de aklından o yaşlı hatunun cömertliği çıkmıyordu. Acaba keçilerini kesip kendisine ikram ettikten sonra büsbütün yoksul mu düşmüşlerdi? Kadın veya oğlu, davetine rağmen neden gelip kendisini aramamışlardı? Yoksa o iki zavallı açlıktan helâk olup gitmiş miydi?

Nihayet, kendisi gidip onları arayıp, sormayı tasarladı ve yine yanına nedimini alarak çadırların bulunduğu yere gitti. Fakat o çadırı bulamıyordu. Sordu, soruşturdu. Komşuları kendisine:

“–Onlar şimdi çok zengin oldular. Kabilenin bütün serveti bir araya gelse, onların servetine erişemez. Hattâ, halîfeden daha zengin olduklarını söyleyenler var. Sürülerle koyun ve keçileri, develeri, cins ve nâdide atları, bağ ve bahçeleri, uçsuz bucaksız tarlaları, çok sayıda hizmetkârları var.” dediler.

Harun Reşid, kadınla oğlunu buldu ve onlara tekrar misafir oldu. Olup bitenleri kendilerinden sorarak meselenin aslını kendilerinden dinledi ve şehre dönüşünde tellâllar çıkararak halka şöyle ilân etti:

“Harun’dan isteyene, Harun ancak kendisine bahşedilen cömertlik kadar verebilir. Harun’un Rabbinden isteyene ise, Allah Teâlâ fazl u ihsânından dilediği kadar verir. O’nun cûd u kereminin sonu yoktur.”

Âtıfet bekleme kimseden sakın
Misâlin Hâtemü’l-Enbiyâ olsun
Riya ve süm’adan şiddetle kaçın
Maksûdun Cenâb-ı Kibriyâ olsun