İyilikte eden de kötülük eden de ….

gunes manzaraaa

Eden Bulur. Tıklayınız…

Yüce Allah’ın Gizli Adaleti. Tıklayınız…

Ayağına Taş Dokunsa….

soz

EY İNSAN! Tıklayınız…

İslamda Kardeşlik ve Muhabbet

Yüce Mevla’mız iman şerefini bahşettiği kullarını kardeş kılmış ve kardeşliğide sevgi ve muhabbetle kuvvetlendirmiştir.

Bu muhabbet Hz. Allah’ın kullarına bir hediyesidir ve yalnız ondan gelir.

Yüce Mevla’mız Bu muhabbeti bizlere ikram ettiği gibi korunması hususunda da vazifeler yüklemiştir.

Din kardeşlerinin kendi aralarındaki  muhabbete zarar verecek; kibir,gurur, kin, kıskançlık, gıybet gibi hususlar yasaklanmış, tam tersi; tevazu, cömertlik, ikram, selamlaşma, yardımlaşma  gibi muhabbeti pekiştirecek güzellikler de daima teşvik edilmiştir.

Hadisi Şerifte kardeşliğin bazı gerekleri şöyle ifade ediliyor:

Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek,şöyle buyurdular)Takva şuradadır.  Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır.(Müslim, “Birr”, 32)

Din kardeşliğinin Allah tarafından bizlere ihsan edilmiş bir nimet oluşu, Ali İmran suresinin 103. ayeti kerimesinde de şöyle hatırlatılır:

“(Ey Müminler!)Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün.

Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de; O, kalplerinizi birleştirmişti.

 İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.

 Ve siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.

 İşte Allah, size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” 

Bu ayeti kerime tarih boyunca bütün Müslümanlara; din kardeşliğinin ve muhabbetin kıymetini hatırlatmakta ve cahiliye döneminde olduğu gibi fitneden, tefrikadan, düşmanlıktan bizleri sakındırmaktadır.

Ayrılık ve tefrikadan bizleri koruyacak, muhabbetle birbirimize kenetleyecek ve Cenabı Hakkın üzerimizdeki maddi ve manevi nimetlerinin devamına vesile olacak şey ise, ayeti kerimede ifade buyrulduğu üzere Allah’ın sapasağlam ipi, Kur’an-ı Kerim ve Resulünün sünnetleridir.

Resulullah  (sas) Efendimiz de ümmetine şu haberleri verdiler:

“(Ey ümmet ve ashabım !) Muhakkak ki ileride karanlık gece parçaları gibi fitneler olacaktır.”

“Ey Allah’ın Resûlü ondan kurtuluş nasıl olur?” denildi. Buyurdu ki:

“Yüce Allah’ın kitabı ile. Devamla şöyle buyurdular;

Onda, sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberleri ve sizinle ilgili hükümler vardır.

 O bir eğlence vasıtası değildir. Hak ile bâtılı ayıran bir kelâmdır.

Onu kibirlenerek terk edenin Allah belini kırar. Kim doğru yolu ondan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O Allah’ın sapasağlam ipidir ve apaçık nurudur..Hikmet dolu Kur’an’dır, dosdoğru yoldur. Nefsânî arzuların sapıtmasından, fikirlerin dağılmasından koruyacak yegâne sebep odur. Âlimler ona doymazlar, Takva sahipleri (Allah’tan korkarak günahtan sakınanlar) ondan usanmazlar. Onun ilmini bilen ilerler, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli olur. Ona sımsıkı sarılan doğru yolu bulur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned,1,91, Elmalılı Tefsiri C. 1,223)

Bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:

1hadisCenabı Hak gazab etmez. Ama bir de gazap edince yerde ve gökte ne kadar melek varsa korkudan tesbihe başlarlar. Fakat onun gazabını hiçbir şey söndüremez. Ama ne zaman ki yer yüzünde iki sabi yavru Kur’an-ı Kerim okumaya başlarsa işte o zaman Allah’ın gazabı söner ve yer yüzünü Allah’ın rahmeti kaplayıverir.” (Râmuz el ehadis,1261)        

 

 

figur 

Bizleri yoktan var eden, mahlukatın şereflisi kılan ve en büyük nimet olarak, iman ve hidayeti ihsan eden Rabbimiz,kendi halimize bırakmayıp bizi kardeş kılmış veMüminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”(Hucurat 10) buyurarak,

lütfettiği bu kardeşliği de korumayı emretmiştir.

Allahımızın lütfü olan bu Din kardeşliği, nesep kardeşliğinden daha güçlüdür. Çünkü din kardeşi olanlar, hem dünyada hem de ahirette birbirlerine faydalı olurlar.

Fakat aralarında din bağı olmayan nesep kardeşleri ahirette birlikte olamazlar.

Kardeşliği muhafaza etmede hepimizin üzerine düşen sorumluluklar ve vazifeler vardır. Bunları yerine getirmeye çalışmak, Allahın rızasına yaklaşmaktır. Bunlara gereken dikkati göstermemek, sorumsuzca bu nimeti heba etmek ise şeytan-ı Aleyilla’ne’nin peşinden gitmektir ki o vebalin altından kalkılmaz.

Nitekim; Bakara suresinin 208.ayeti kerime’sinde şöyle buyuruyor:

 “Ey iman edenler! Hep birlikte barışa, selamete dahil olun. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

bos resim Rasülullah (s.a.v) Efendimizde Hadis-i Şerifte;  “Müslüman elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir[Tirmizî,] ifadelerini kullanmış, insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklayıp, merhametli olmayı emretmiş;“İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez buyurmuşlardır. (Riyazüssalihin,1/27.H.No.225)

Hz. Ali (k.v.) den rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

 “Müslüman’ın Müslüman üzerinde 30 hakkı vardır ki, ondan kurtuluş ancak o hakkın yerine getirilmesi veya Müslüman’ın bağışlaması ile mümkündür”.  Bu haklardan bazıları şunlardır:

Müslüman; din kardeşinin hatasını affeder, ayıbını örter, özrünü kabul eder, düştüğü zaman onu kaldırır, gıybetinin yapılmasına mani olur, ona nasihat etmeyi sürdürür, dostluğunu muhafaza eder, hasta olduğu zaman ziyaret eder, cenazesinde hazır bulunur, davetine icabet eder, selamını alır….”

İslam tarihi, din kardeşliğinin, merhametin imrendiren örnekleriyle doludur.

Sırf din uğruna yurtlarını, mülklerini, servetlerini bırakıp Mekke-i Mükerreme’ den Medine-i Münevvere’ye hicret eden ashabı kirama Medineli Müslümanların kucak açması; evlerini barklarını, mallarını mülklerini yutkunmadan onlarla paylaşmaları birbirlerinde adeta fani olmaları,

bütün Müslümanlar için eşsiz örneklerdir.

Tarih boyunca Müslümanlar, hususi ile ecdadımız; Ashab-ı Kiramın gösterdiği güzel kardeşlik örneklerini kendilerine numune alarak onların yolunda ilerlemişler, geçici dünya heveslerini terk edip,bunun yerine ahret sermayesi olacak güzellikler peşinde koşmuşlar,bu vesile ile bizlere miras olarak muhteşem bir medeniyet bırakmışlardır.

 

(Abdullah bin Ömer (r.a)şöyle buyurur:

 “Allaha yemin ederim. Eğer ben hiç bozmadan bütün gün oruçlu olsam, hiç uyumadan bütün geceyi ibadetle ihya edip, malımı Allah yolunda infak etsem bile; öleceğim gün kalbimde Allah’a itaat edenlere karşı sevgi, Allah a isyan edenlere karşı buğz yoksa benim bütün yaptıklarımın bana zerre kadar menfaati yoktur.”)

Bir Hadis-i Şerifde Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, birbirinizle alakayı kesmeyiniz. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.  Ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz!.. (Buhârî, Edeb, 57, 58)

Sıla-i Rahim(Akraba Ziyateti)

Ebu’l-Leys Semerkandî (rh.) şöyle buyurdu:

Bir kişi akrabalarının yakınında ikamet ediyorsa, hem hediye ile ve hem de ziyaret ile sıla-i rahimde bulunmalı, onlarla alakadar olmalıdır. 

Eğer hediye götürmeye imkânı olmazsa ziyaret ederek ve ihtiyaç duydukları işlerde onlara yardımcı olarak alakadar olmalıdır. 

Şayet uzak bir yerde ikamet ediyorsa mektup göndermeli, (telefon vs. yollarla görüşmeli)dir. Eğer gücü yeterse ziyaret etmesi daha iyidir.

Sıla-i rahimde on güzellik vardır:

1- Sıla-i rahimde Allâhü Teâlâ’nın rızası vardır. Zira Allâhü Teâlâ sıla-i rahim yapılmasını emretmiştir.

2- Ziyaret, akrabaları sevindirir. Nitekim hadîs-i şerîfte “Amellerin en faziletlisi mü’mini sevindirmektir.” buyrulmuştur.

3- Melekler de sevinirler, 

4- Sıla-i rahimde bulunan kişiyi Müslümanlar takdir edip överler,

5- İblis aleyhilla’ne gam ve kedere boğulur, üzülür,

6- Ömrü ziyadeleşir,

7- Rızkında bereket olur,

8- Vefat eden babalar ve dedelerin ruhları da bu ziyaretten dolayı sevinirler,

9- Sevgi ve muhabbetin artmasına sebep olur. Çünkü başına üzücü veya sevindirici bir şey gelse yakınları toplanırlar ve kendisine yardımcı olurlar. Böylece aralarında sevgi ve muhabbet artar.

10- Öldükten sonra da sevab elde eder. Çünkü akrabaları, onun kendilerine yaptığı iyiliği her ne zaman hatırlasalar ona duâ ederler. (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

SADAKANIN KARŞILIĞI

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

“Sahrâda yolculuk yapmakta olan bir adam, yolculuk esnâsında, bir buluttan ‘Falanın bahçesini sula!’ diye bir ses duydu. Bulut hemen bir taşlık yere doğru hareket etti ve suyunu oraya boşalttı. Adam, suyun tamamının derelerden birinde toplandığını gördü ve suyu takip etti. Bir de baktı ki, bir adam bahçesinde, elindeki kürekle suyu oraya buraya çevirip bahçesini suluyor. Ona: 

Ey Allâh’ın kulu! Adın nedir? diye sordu. 

Adam, kendisinin daha önce buluttan duyduğu ismi söyledi, sonra da: 

Ey Allahın kulu! Adımı neden sordun? dedi. O da: 

Ben şu suyu yağdıran buluttan, senin adını söyleyerek ‘Falanın bahçesini sula!’ diye bir ses duydum da onun için soruyorum. Sen ne yapıyorsun ki bu lütfa mazhar oluyorsun? dedi. Bahçe sahibi: 

Mâdem ki soruyorsun, söyleyeyim: Ben bu bahçemden çıkan mahsûle bakarım; üçte birini sadaka olarak dağıtırım, üçte birini çoluk-çocuğumla birlikte yerim, üçte birini de tekrar bahçeme ekerim, dedi.” (Sahîh-i Müslim)

VERDİĞİMİZ ZEKÂTLAR KİME GİDİYOR?

Malımızın kırkta birini zekat olarak vermek farzdır. Acaba verdigimiz zekatlar kime nasib oluyor…

Allahın veli kullarından Ebu Said Nihavendi, insanları haram kazanmaktan şiddetle uzaklaştırır, başkalarını aldatmaktan ciddi şekilde kaçındırırdı.
Bağlılarından biri bir gün sordu:
🔺Efendi Hazretleri, zekâtımı kime versem acaba?
Çok mânâlı bir cevap verdi:
🔺Gönlünden kime vermek geliyorsa ona ver!
Bunun üzerine mürid, yolda giderken dinlenmekte olan bir âmâ ya bir kese dolusu altını zekat olarak verdi.
Ertesi sabah aynı yerden geçerken zekâtını verdiği âmâ nın yanındaki âmâ ya, şöyle dediğini işitti:
🔺Dün buradan geçen biri, bana bir kese altın verdi, akşam meyhanede güzel bir âlem yaptım. Böyle bir âlemi şimdiye kadar hiç yapamamıştım. Sağ olsun altın sahibi!
Bunu üzüntü ile dinleyen zekât sahibi, doğruca şeyhine gider ve durumu teessürle anlatır. Şeyhi ona:
🔺 Şaşılacak bir şey yok, tam lâyığını bulmuş bir durum.. der ve elindeki tek akçeyi uzatır:
🔺Al bu da benim zekâtım. Yolda giderken ilk rastlayacağın fakire ver, der.
Alır, yolda rastladığı ilk fakire verir. Fakir sevinçle aldığı akçeyi cebine koyarken koltuk altından bir kuş ölüsü pat diye yere düşer. Bunun izahını, ısrarla isteyince de şöyle anlatır:
🔺Ben altı gündür aç bekleyen bir aile reisiyim. Benim ve ailemin sabrı devam ediyor, ama çocuklarımınki bitti. Bu yüzden şu kuş leşini gizlice alıp eve götürüyordum, çocuklarım yiyebilir diye. Ancak sen bana yardımda bulundun, artık buna ihtiyaç kalmadı. Sırrımı kimseye ifşa etme.
Bu defa geri dönüp, hayretini yenemeyerek durumu şeyhine anlatır. Şeyh, bunda şaşılacak birşey yok, diyerek şöyle izah eder:
🔺Sen kazanırken haram helâl düşünmüyor, sadece kazanmayı esas alıyordun. Öyle servetin zekâtını böyle kimseler yerler.
Ben kazanırken ise, haram karışmasın diye titriyor, bazen helâlları bile terkediyordum. Bu sebeple böyle servetin zekâtını da böyle ihtiyaç sahipleri yerler der.

————-

Asıl düşünülecek şey, kazancımızın durumudur. Kazandığımız mal, Sarhoşa mı lâyık, gerçek ihtiyaç sahiplerine mi lâyık.

Hazreti Allah helalinden kazanıp, helâl yolda harcamayı nasib etsin.

Huzur ve Saadetin Kıymetini Bilmek

Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra;

“Müsâde ederseniz ben onu susturayım” dedi.

Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da;

“Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez” dedi.

Kaynak : Sa’dî-i Şîrâzî – Gülistan

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 28 takipçiye katılın