Kategori arşivi: GÜZEL SÖZLER

Hâller Nasıl Harap Olur?

Ümmeti Muhammedin Fazileti

ATEŞİN YAKMADIĞI ZÂT

EHLİ SÜNNETE UYMAK

İslami ilimleri öğrenmenin lüzumu

 

RİYÂNIN İLACI NEDİR?

Lokman Aleyhisselâm, oğluna şöyle nasîhatte bulundu:

“Riyâ, işlediğin amelin sevâbını dünyada iken istemendir. Hayırlı toplulukların ameli ise ancak âhiret için olur.”

Oğlu: “O hâlde riyânın ilacı nedir?” diye sordu. Lokman Aleyhisselâm: “Ameli gizlemektir.” buyurdu. Oğlu:

“Peki, amel nasıl gizlenir?” diye sordu. Bunun üzerine Lokman Aleyhisselâm:

“Açıktan yapma mükellefiyetinde olduğun amellere, ancak ihlâs ile başla, onu yalnız Allah rızâsı için yap. Açıktan yapma mükellefiyetinde olmadığın amelleri de Mevlâ’dan başkasının muttalî olmadığı yerde yap. Bu, Cenâb-ı Hakk’a daha sevimlidir.” buyurdu. (Kurtubî Tefsîri)

“Allah” demenin hesabı…tıklayınız….

CÂFER-İ SÂDIK HAZRETLERİNDEN

• Ana ve babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. 

• Musîbete uğrayınca (sabretmeyip) dizine vuran, ecrini kaybeder.

• Hz. Allah sabrı musîbetin miktârına göre, rızkı da zahmetin miktârına göre indirir. 

• Rızkınızı sadaka vermekle bollaştırın, mallarınızı zekât ile koruyun. 

• Amelsiz duâ eden, kirişsiz ok atan gibidir. 

• Bedenin zekâtı oruçtur.

• Kötü biriyle arkadaşlık eden belâdan kurtulamaz, kötü yerlere giden töhmet altında kalır, diline sahip olmayan pişman olur.

• Sahip olduğu malından hoşuna giden bir şeyin devamlı olmasını isteyen “Mâşâallâh lâ kuvvete illâ billâh” desin.

• Kim geçiminde iktisatlı olursa Allah onun rızkını bollaştırır. Her kim israf ederse Allah onu mahrum bırakır. 

• Yaptığın iyilik ancak üç şeyle tamam olur: İyiliği gözünde küçük görmek, onu gizli yapmak ve onu yapmakta acele etmek.

• Allâhü Teâlâ’nın ‘haramlardan sakın!’ emirlerine sarıl ki hakîkî kul olasın. Allâhü Teâlâ’nın sana taksim ettiği rızka râzı ol ki hakîkî Müslüman olasın. İnsanların sana nasıl arkadaşlık etmelerini istiyorsan sen de başkasına öyle arkadaş ol ki kâmil mümin olasın. Fâcir kimse ile arkadaş olma, yoksa sana da günâhından bulaştırır.

Kaynak :  FAZİLET TAKVİMİ Pazar-10-Mart-2019

HZ. ALİ’NİN (K.V.) EVLÂTLARINA VASİYETLERİ TIKLAYINIZ…

 

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Mescid-i Nebevi          Sevgili Peygamberimiz (sas),nasıl ki yaratılmışların en seferlisi ise, onun ümmeti de diğer ümmetlerden hayırlı kılınmıştır.Bakara suresinde şöyle buyrulur:

         “Ey Müslümanlar, böylece sizi (seçkin, şerefli, aşırılıktan uzak) mutedil bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adâlet örneği ve hak şâhitleri olasınız diye. Resul (AS.) da sizin üzerinize şâhit (ve numune)dir.”  (Bakara suresi 143.ayet )

         Ayeti Kerimelerin tefsirinden öğrendiğimize göre, Ümmeti Muhammet her bakımdan diğerlerinden daha seçkin ve şanslıdır. Diğer ümmetlerin şahidi ve örneğidir. Geçmiş ümmetlerin bir ömür çalışarak kazanacağı manevi dereceler bu ümmete, kadir gecesi gibi geceler sayesinde, bir gecede ihsan edilmiştir. Geçmiş ümmetlere gelen ağır imtihanlar ve cezalar bu ümmete verilmemiştir. Yaratılmışların sonuncusu olmakla beraber cennete girenlerin de öncüsü bu ümmettir. Cennet ehlinin ekserisi bu ümmettendir. Daha sayamayacağımız pek çok şeref ve üstünlük verilmiştir. Tabi ki bunlar, kendi gayretimizin bir neticesi değil; tamamen Peygamber efendimiz (sav) in büyüklüğündendir.

          Hadisi Şerifte Resûlullah Efendimiz (sav.)şöyle buyurdular:

         “Bana, diğer peygamberlere verilmeyen dört şey verildi: Bana yeryüzünün anahtarları verildi, Ahmed diye isimlendirildim, toprak bana temiz ve temizleyici kılındı ve ümmetim ümmetlerin en hayırlısı kılındı. (Müsned-i Ahmed)                                                                                                                                                                                                                                             Ümmet-i Muhammet’den olmak öyle büyük bir nimet ki, peygamberler bile özenmişlerdir. Nimet büyük olunca şükrünü eda etmek de o derece mühimdir. Onun için daima bu nimetin büyüklüğünü tefekkür etmeli, Yüce Mevla’mıza Hamd ve şükür halinde olmaya çalışmalıyız. Bu cümleden olarak

de-ki          “Ey habibim söyle; eğer Hz.Allahı seviyorsanız,bana tabi olun ki Allah da sizleri sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin…”(Ali İmran.31)  ayeti kerimesinde emredildiği gibi, Sevgili peygamberimize her şeyimizle tabi olmaya çalışmak da bu nimetin şükrünün olmazsa olmazıdır. İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor:

          “Mahbûb-u Rabbul alemin olan Rasûlullah’a tâbi olmakla insan mahbûbiyet yani Allah’ın sevdiği kul  olma mertebesine ulaşır,muhabbet rütbesine kavuşur. Akıllı insan zâhiren ve bâtınen tüm gücü ile Hayrül Beşer (S.A.V)’e tâbî olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”.( Mektubat C.1. 41.Mektup)

           Resulullah(sav)e tabi olmak ise evvela; İnançta, Ehl-i Beyt ve ashabın yolu olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat üzere olmaktır.Bu asıldır. Bunun devamında da; beş vakit namaz başta olmak üzere ilahi emirleri yapmak, her türlü haramdan sakınmak ve hayatımızın tamamında sünnete uymaktır. Bunlarda muvaffak olmak içinse, önce bilgi eksiklerimizi gidermemiz gerekir.Ali İmran suresinin 110.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

           “Sizler, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız…(Ali İmran suresi 110)

           Bu ayeti kerimede; en hayırlı ümmet olan Ümmeti Muhammedin diğer vasıfları da iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmek ve Allaha tam manası ile inanmak zikredilir. Bu itibarla, Her mümin tam bir imanla Allah yolunda hizmet ve Allah’ın kitabını yaymakla vazifelidir.

           Bu hizmetler yapıldıkça, müminler maddeten ve manen yücelmişlerdir.

           Dünyaya dalıp bu vazifeleri ihmal etmek ise,dünya ve ahiret sıkıntı sebebidir.

           Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

            “Sizi iki sarhoşluk kaplar. Maişet,(dünyalık geçim)sevgisinin sarhoşluğu ve Cehalet sarhoşluğu. Böyle bir dönemde siz, iyiliği emredip, kötülüğü nehy edemezsiniz.(Çünkü dünyaya dalınca heyecanınızı kaybedersiniz, dini ilimleri öğrenmediğiniz için bilemezsiniz. Ve gücünüzü kaybedersiniz)

            Ancak; (böyle bir dönemde iken) Kur’an-ı kerim ve sünnet-i seniyye’ ye bağlı kalarak, onlara sımsıkı sarılıp ayakta kalanlar, dinlerini ayakta tutanlar müstesnadır. Onlar, ashabımdan Muhacir ve Ensar’ın önde giden büyükleri gibi ecir ve sevap alacaklardır. ” (Ramuz el ehadis, s.101)

            Bu hadisi şerif, İslam dünyasındaki sıkıntıların sebeplerini de gösteriyor:

          Onlar, sarhoşluk derecesinde dünyaya dalmak ve cehalettir.Buna çare ise kitap ve sünnete sımsıkı sarılıp dini ayakta tutmaktır. İnsanlara iyiliği emredip, kötülüklerden nehyedecek güç, buradan gelecektir.  Çekilen sıkıntılar Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Resulullah ile aşılacaktır.

           Hadisi şerifte ayrıca, dinin garip zamanında Kur’an ve sünnete sahip çıkanlara, ashabı kiramın büyükleri gibi derece kazanma müjdesi de verilmektedir.

            Kıymetini bilen için, ne büyük bir müjde, ne büyük bir fırsat..

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Âriflerden bir zât, Peygamberimizin (s.a.v.) ‘Müminin ruhu cesedinden, kılın hamurdan çıktığı gibi (kolayca) çıkar.’ hadîs-i şerîfini kuvvetlendirecek bir âyet-i kerîme var mıdır? diye tefekkür etmiş. Bu düşünce ile Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş, fakat bir şey bulamamış. Hatmi bitirdiği gece Peygamberimizi (s.a.v.) rüyasında görmüş ve: “Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hak (meâlen):Yaş ve kuru (hiçbir şey) müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitapta (Kur’ân-ı Kerîm’de)dir.” buyuruyor. Fakat ben sizin şu hadîs-i şerîfinizin mânâsını Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadım.” demiş. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: 

“Onun manasını Yûsuf Sûresi’nde ara.” buyurmuşlar. 

Uyanınca hemen Yûsuf Sûresi’ni okumuş ve hadîs-i şerîfin mânâsını (meâlen): ‘Ve ey Yûsuf, onların karşılarına çık, dedi. Onu görür görmez, (gözlerinde) pek büyüttüler (güzelliği karşısında hayrette kaldılar) ve kendi ellerini kesiverdiler…’(Yûsuf Sûresi, 31.)  âyet-i kerîmesinde bulmuş. 

Yani kadınlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın fevkalâde güzelliğini görünce onu seyretmekle meşgul oldular da ellerini kesmelerinin acısını hissetmediler. İşte mümin de ölüm esnasında melâike-i kirâmı, cennetteki makâmını ve orada kendisi için hazırlanan nîmetleri görünce kalbi bunlarla meşgul olur ve ölümün acısını hissetmez.  

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazar-24-Kasım-2019

ATEŞİN YAKMADIĞI ZÂT

Asıl ismi Abdullah bin Sevb olan Ebû Müslim Havlânî (rah.) câhiliyye devrinde yaşamış, Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hayatta iken Müslüman olmuş fakat O’nu görememiştir. Aslen Yemenli olup daha sonra Şam’a yerleşmiştir. Tâbiînin büyüklerindendir.  

Zühd ve takvâ ehli, fazîlet ve kerâmet sâhibi âbid bir kimse idi. Ebû İdrîsi’l-Havlânî ve Şam’dan diğer bazı zâtlar kendisinden hadîs rivâyetinde bulunmuşlardır. 

Ebû Müslim’in oğlu Şurahbîl şöyle anlatmıştır: Yemen’de yalancı peygamber Esved-i Ansî, Ebû Müslim’i de (rahimehullah) kendisine bîat etmesi için huzuruna çağırdı ve: “Benim Allâh’ın resûlü olduğuma şehâdet eder misin?” dedi. O; “Seni duymuyorum.” diye cevap verdi. 

“Muhammed’in (s.a.v.) Allâh’ın Resûlü olduğuna şehâdet eder misin?” diye sordu. “Evet.” dedi. 

Aynı suâlleri tekrar tekrar sordu, o da her defasında aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Esved-i Ansî öfkelenerek büyük bir ateş yaktırıp Ebû Müslim’i (rah.) o ateşe attırdı. Fakat ateş ona zarar vermedi. Yanındakiler Esved-i Ansî’ye: “Onu buradan uzaklaştır. Yoksa sana tâbi olanları aleyhine ifsâd eder.” dediler. O da Ebû Müslim’e (rah.) Yemen’den çıkmasını emretti.

Ebû Müslim (rah.), Yemen’den çıkarak Medîne’ye geldi. Bu sırada Peygamberimiz (s.a.v.) irtihal buyurmuş, Hz. Ebûbekir (r.a.) halîfe olmuştu. Devesini Mescid-i Nebevî’nin yanına bağlayıp mescide girerek namaza durdu. Onu gören Hz. Ömer (r.a.) nereli olduğunu sordu. Yemen’den olduğunu söyleyince “Yalancı peygamberin kendisini ateşe attığı kardeşimiz nasıldır?” diye sual etti. O da “Ben Abdullah bin Sevb’im (Ebû Müslim’im)” dedi. Bu haberi alan Hz. Ömer (r.a.) çok şaşırıp ağlayarak onu kucakladı. Sonra Hazret-i Ebûbekr’in yanına götürüp aralarına oturtarak:

“Halîlullâh İbrâhim Aleyhisselâm’a yapılan ezânın aynısı, Ümmet-i Muhammed’den kendisine yapılan kimseyi hayatta iken görmeyi bana nasîp eden Allâhü Teâlâ’ya hamdolsun.” dedi. 
 

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazartesi-18-Kasım-2019

İman Nimetinin Değerini Bilmek

Cenabı Mevla’nın bahşettiği en büyük nimet, korumamız icap eden en büyük cevher imanımızdır. Dünya ve ahiret saadetimiz ona bağlıdır. İmanın değeri, her türlü maddi ve manevi kıymetin üstündedir. Yaptığımız bütün iyiliklerin, güzelliklerin değeri imanın varlığı ve kuvveti ile alakalıdır. O yoksa yapılan iyiliklerin de hiç bir kalıcı faydası yoktur. Bu sebepledir ki insanlığa gönderilen bütün peygamberin ilk işi, halkı imana davet olmuştur.
O halde her insan evvela iman etmek ve bu imanı âhirete götürmekle mükelleftir. Evvela İman nedir?
”İman, Peygamber Efendimiz (sav.) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve kalben tasdik etmektir.” İman,bu tasdikten ibarettir.(Muhtasar ilmihal, Fazilet neşriyat)
Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine Müslüman muamelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır. Buna mazhar olan bir kul artık mümindir, Hz. Allah’ın cennetine adaydır. O kişi artık, Allah’a itaat, haramlardan korunmak ve İbadetlerle mükelleftir. Namaz, oruç, zekat hep iman edenlere farzdır. Diğerleri muhatap bile değildir. Tabi ki böyle muazzam bir nimet ile şereflenen kişi sahip olduğu bu cevheri daha iyi koruyabilmesi için, bazı hususlara dikkat etmelidir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
İlk olarak; İman ve İslam’la alakalı hususları, amentü’de yer alan maddeleri ve bunlarla ilgili muhtevayı sahih ilmihal kitaplarından çok iyi öğrenmeli ve yutkunmadan kabullenmelidir. Çünkü İman kalpte teşekkül eder, akıl burada yardımcıdır. İmanla ilgili bazı mevzuları şu küçük dünya aklı tartamayabilir. Onun için İslam büyükleri, ”Her şey akılla ölçülemez, aklın da bir maverası vardır, o da imandır.” buyururlar.

Diğer bir husus bununla beraber imanın devamının şartlarını ve İslami yaşayışla ilgili hususları da öğrenmektir. Çünkü cahillik dinin en büyük düşmanlarındandır. Hâlbuki bu mevzular, sayfalar dolusu karmaşık metinler de değil, akıllı her insanın rahatlıkla öğrenebileceği kadar kolay ve net bilgilerdir. Öğrenmekte farz sevabı vardır. 

Üçüncü olarak da bu öğrendiklerimizle amel etmeye çalışmak, imanımızı zayi edecek şeylerden şiddetle sakınmak ve ibadetlere de sımsıkı sarılmak gerekir. İslam âlimlerine göre,“İbadetlerimizi; yani farzlar, vacipler, sünnetler, müstehap ve mendupları yapmak ve bir de Hz. Allahın yasaklarından sakınmak, imanı koruyan kalelerdir. Îman, bu ibadetlerle çerçevelenip kale içine alınarak korunur. İmanı koruyan bu kaleleri yıkanlar yani, farzları, vacipleri, sünnetleri terk edenler ve haramlara ve kul haklarına dalanlar imanlarını kolay kolay muhafaza edemezler.(Muhtasar ilmihal)

İnandığı gibi yaşamayan gün gelir yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bir mümin açıkça haram olan bir şeyi yaptığında önce üzülür, pişman ve mahcup olur. Aslında bu üzüntü ve pişmanlık bile affın bir başlangıcıdır. Ama bu haramı işlemekte devamlı ve ısrarlı olurca; artık o, hayatının bir parçası haline gelir. Neticede, “bundan bir şey olmaz, her günahım böyle olsun” gibi değişik tevillerle o haramı önce hafife almaya, sonra da helal görmeye başlarsa; işte bu iman nurunun sönmesine sebep olur.
Hadisi şerifte haber verildiği gibi;
“Kur’ân-ı Kerîm’in haram ettiği şeyleri helâl sayan, Kur’ân’a imân etmemiştir.”
(Sünen-i Tirmizî)
Ali İmran suresinin 102.ayeti kerimesinde ise Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: “Ey iman enler! Allah’tan hakkı ile korkup (kötülüklerden sakının) ve sizler, ancak Müslümanlar olarak ölünüz.”
Şuur sahibi Her Müslüman imanını ve amellerini zayi etmeden bu dünyadan göç etmenin endişesini yaşar ve öyle olmalıdır. Peygamberler, Ashabı Kiram, büyük İslam âlimleri hep bu endişeyi taşımış, onun için Cenabı Hakk’a daima dua ve niyazda bulunmuşlardır. Bizler de; her vesile ile son nefeste kâmil bir imanla göç edebilmek için dua ve ilticadan geri kalmamalıyız.
Ayrıca Hadisi şerifte ifade buyrulan; ”Sadaka vermek kötü ölüme mani olur.” müjdesince sadaka vermeye, Allah yolunda hizmete ağırlık vermeliyiz. “Sizler nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.” sözü hükmünce; iman, itaat, ihlas ve dua ile, daima ahireti düşünerek yaşayanların ölümleri de hep kendilerine yakışır şekilde olmuştur.
Ölürken kelime-i şahadetle, tevhitle, zikirle meşgul ve abdestli olanlar; ilim, ibadet, Allah yolunda hizmet ve hayırlı işler peşinde iken ölenler, kabirlerinden yine aynı güzellikte kalkacaklar. Ölüm onlar için korku ve hüzün değil, ebedi saltanatın bir başlangıcıdır.

İMANI İSLAH EDEN HALLER

Mecusi Neden İmana Geldi?

ÜÇ SORU VE BİR TOPRAK TEZEĞİYLE ÜÇ CEVAP

İmanın Değeri ve Onu Korumanın Önemi

“KUL NE HALDE ÖLÜRSE ÖYLECE DİRİLTİLİR”

Kadere İman