Yazar arşivleri: Yönetici

Yönetici hakkında

“Asıl olan söz dili değil, hal dilidir, konuşmaktan çok yaşamaktır. İnandığı gibi anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktır…"

KALBÎ HASTALIKLAR İBADETLERİ YAPMAYI ZORLAŞTIRIR.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri buyurdular: “Bir hastanın hastalığı devam ettiği müddetçe, en güzel, en nefis yiyeceklerin bile hastaya asla fayda vermeyeceği hekimler tarafından kat’î olarak ifade edilmiştir.

Aynen bunun gibi insan da, ‘fî kulûbihim merazun’ (“Kalblerinde bir maraz vardır.” meâlindeki) Bakara Sûresi’nin 10. âyet-i kerîmesinde bildirilen kalbî hastalıklara mübtelâ olduğu zaman, ona ibâdet ve tâat asla menfaat vermez.” (Mektûbât-ı Şerîfe, c. 1, m. 105.)

Binâenaleyh nefs-i emmâreden neş’et eden kalbî hastalıklardan, nefis ve şeytanın tasallutundan kurtulamayan insanın, hakkıyla namaza hazırlanması mümkün değildir. Esasen böyle bir kimseye bütün ibâdetler ve bilhâssa namazın edâsı ağır ve zor gelir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Bilinmesi lâzımdır ki, zâhirî hastalıklar, nasıl şer’î hükümlerin edâsında zorluğa sebep oluyorsa bâtınî hastalıklar da aynı şekildedir.” (Mektûbât-ı Şerîfe, c. 1, m. 219)

GÖNÜL HASTALIKLARI VE TEDAVİ YOLLARI tıklayınız

Dünyanın Pislikleriyle Kirlenen Kalbi Temizlemek

Yaşlı adam her gün Kur’an-ı Kerim okuyor fakat ezberleyemiyordu. Küçük oğul:

“Baba ezberleyemediğin halde neden her gün okuyorsun?” diye sordu. Baba, kendisiyle kömür taşınan sepeti göstererek:

“Sepetle şu denizden bana su getirdikten sonra söyleyeceğim” dedi.

Oğul denizden su getirmeye çalışır fakat defalarca denemesine rağmen başaramaz.  Babasına dönerek:

“Baba başaramıyorum. Bununla su taşıyamam ki” der. Baba sepeti göstererek:

“Peki onda bir şey farkettin mi?” diye sorar.(Kendisiyle kömür taşınan sepet artık tertemiz olmuştu.) Oğul:

“Evet baba sepet tertemiz olmuş.” Baba:

“İşte böyle oğul. Kur’an-ı Kerim deniz suyu gibidir. Kalbimde tutamazsam bile dünyanın pislikleriyle kirlenen kalbi temizler.” der.

Hayat, Allah’ı zikretmeyle paklanır…

***

Kur’an-ı Kerimden Dualar

Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?

Şeytanın En Sevdiği Şey

Sosyal medya’ya çevrimiçi Kur’an-ı Kerim’e çevrimdışı

Gözleri İbadetten Nasiblendirmek.

Âyetü’I-Kürsinin Fazilet Ve Havassı

KUR’AN-I KERİM’İN ŞEFAATİ

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ANLAMAK İÇİN

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

Şeytanın En Sevdiği Şey

KUR’ÂN-I KERÎM HATMİ

Amelsiz Kur’an Okumak

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÖĞRENİP, OKUMAK VE OKUTMAK

EBEDÎ MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

 

 

Yalan söylemek, masum ve meşru olabilir mi?

Bu Kedi ise Et Nerede?Nasreddin Hoca’nın canı bir gün yahni ister. Kasaba gidip iki kilo et alır, eve gönderir. Hocanın karısı, yahniyi pişirirken komşuları çıkagelir. Misafire ikram edecek başka şeyi olmadığından yahniyi pişirip, komşularına ikram eder. Akşam olup da evine yorgun argın dönen Hoca, yahninin özlemiyle sofraya kurulur. Biraz sonra karısı Hocanın önüne bir tabak bulgur aşı koyar. Hoca kızar:

– Hatun, hani bizim yahni? Karısı misafire ikram ettiğini söylemeye cesaret edemez. Karısı:

– Hiç sorma efendi! Senin gönderdiğin eti kedi yedi, der.

Hoca sofradan kalkar. Kediyi tartar. Kedinin zayıflıktan bir deri bir kemik ve açlıktan bitkin halde olduğunu görür. Bir karısına bir kediye bakar

– Hatun, gerçekten eti bu bizim kedi mi yedi? diye sorar. Karısı:

– Evet Efendi! Bu utanmaz kedi yedi, der.

Hoca, koşarak el terazisini getirir. Terazinin bir gözüne kediye, öbür gözüne kilogramları koyar.kedi tam iki kilo gelir. Hoca karısına bakarak:

– Bak hatun! Şu gördüğün bizim kedi tam iki kilo geldi. Aldığım et de iki kiloydu. Bu tarttığım kedi ise, et nerede? yok bu tarttığım et ise, kedi nerede?! diye sorar.

***

Atalarımız, yalanın etkisinin uzun ömürlü olmayacağını, yalan söyleyeni zor durumda bırakacağını, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözüyle ifade etmişlerdir. Efendimiz (s.a.v.):

“Doğruluk, rahatlık ve huzur vesilesidir, yalan ise şüphe ve ıstırap vesilesidir.” buyurmuşlardır.

Gerçek bir din adamı ve eğitimci olan Nasreddin Hoca, fıkrası ile Yüce Allah’ın:

“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab Suresi, 70.Ayet) uyarısına işaret eder. Çünkü yalan, insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder.

Oysa günümüzde bazı kimseler, pembe yalan, beyaz yalan, küçük yalan gibi kılıflarla yalan söylemeyi, masum ve meşru bir davranış olarak göstermeye çalışıyorlar. Yalanın iyisi-kötüsü, büyüğü-küçüğü, pembesi-beyazı olmaz.

Nitekim Viktor Hugo:

“Az yalan söylenemez, yalan söyleyen her yalanı söyler.” der.

Efendimiz (s.a.v.), yalanla alakalı şöyle buyurur.

 “Kurtuluşunu yalanda görseniz dahi ondan uzak durun; çünkü onda helak olmaktan başka bir şey yoktur.”

“Yalan kötülüğe, kötülük cehenneme götürür. İnsan yalancılık yapa yapa nihayet Allah katında yalancılardan yazılır.”

“Yalan insanları yavaş yavaş ikiyüzlülüğe ve münafıklığa götürür.”

Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı. Tıklayınız…

Doğruluk. Tıklayınız…

Dilin Afetleri, Sövüp SaymakTıklayınız…

 

Hz. Allah’a Vuslat Yollarından Birisi

İmanın alametlerinden ve Hz. Allah’a vuslat yollarından biriside sabırdır. Sabır kelime olarak:Tutmak, tahammül etmek, beklemek, zorluk ve sıkıntılara katlanmak” manalarına gelir.Dini bir terim olarak ise: “Aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsini hapsetmek, kendine hâkim olmaktır.” Sabrın sonu selamettir, başarıdır.  Peygamber Efendimiz(s.a.v); “Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir”  “Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır” buyurarak sabrın faziletini anlatmış ve tavsiye etmiştir.Müminlerin birbirlerine sabrı tavsiye etmeleri de Kuranı kerimde methedilmiştir.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimiz zaman zaman hikmetini bilemediğimiz için ilk başta hoşumuza gitmeyen ve zorlandığımız hallerle karşılaşırız. Bu durumlarda bizim imdadımıza yetişecek en güzel haslet, sabır ve teslimiyettir. Bu sabır, o sıkıntının zararından kurtardığı gibi, bizleri kişilik olarak da olgunlaştırır. En mühimi ise Allah için gösterilen sabrın karşılığındaki büyük mükâfattır. Bu mükafat dünyada da verilebilir.Ama asıl karşılık Hz.Allah’ın katındaki büyük manevi kurtuluştur.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in yetmişten fazla yerinde sabırdan bahsedilir.

 Ve hiçbir amele verilmeyen mükâfat, sabır karşısında va’dedilir.

Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız olarak ödenecektir.”ayeti kerimesi buna delildir.(Zümer suresi 10)

İslam büyükleri sabrı üçe ayırmışlardır:
Birincisi  Cenabı Hakkın emirlerine uymakta sabırdır (sebattır),

Mesela: Namaz sabırdır. Günlük iş akışı içerisinde namaz vakitleri girer ve hemen programımızı ona göre ayarlarız. Bu nefse çok ağır gelir.

Oruç tamamen sabırdır. Zekatta sabır vardır. Hac ibadetinde en mühim husus sabırdır. İlim öğrenmede, cihat etmede sabır şarttır.

Bu sabrın karşılığında  Cenabı Hak; Cennette, her biri arzla sema arası kadar olan üç yüz derece verecektir.

-İkincisi, haramlardan korunmakta  sabırdır   (direnmektir), Gözümüzü,kulağımızı,dilimizi tutmak,yiyeceklere her daim dikkat etmek,hayatımız boyunca haramlardan sakınmak sabrın çok mühim bir kısmıdır.

Haramlar karşısında sabır elbette daha zordur. Nefisle cihadın daha üst mertebesidir. Derecesi de o nisbette büyüktür. Bunun sahibine her biri yerle yedinci kat sema  arası kadar olan altı yüz derece verilir.

-Üçüncü olarak ise musibetlere karşı, bilhassa ilk  geldiği anda  sabretmek (katlanmaktır).

Bunun sahibine  Hz. Allah, her biri Arş ile yeryüzü arası kadar olan yedi yüz derece verecektir. Bu, sabrın en zoru ve derecesi en büyük olanıdır. .(İhya,C.4 sabır bahsi)

Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Mevla, en sevdiği kulları olan peygamberlerine en ağır musibetleri vermiş ve onların sabırlarını Kuranı keriminde methetmiştir.  “Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara,153) ayeti kerimesi, sabreden kulun Hz. Allah’ın maiyyetinde olduğunun müjdesidir ki anlayanlar için tarifi imkansız bir şereftir.Çünkü sabrettikçe “maiyyet-i İlahi”, yani Cenabı Hakk’la beraber olma,ona yakın olma hali daha da artmaktadır.

Nitekim İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor: “Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına yani kalbe, ruha tatlı gelir. Çünkü, beden ile ruh birbirinin  zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır.” ( 159. Mektup)

Bu, bela ve musibetin derecesine göre artar, ama biz Cenabı Hakk’tan af ve afiyet istemeliyiz. Nitekim hadisi şerifte de“Hz.Allahtan af ve afiyet isteyin.” buyrulur.

Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak imanın en yüce mertebelerindendir. Eğer Cenabı Hakk sevdiği kulunu dünyada son derece rahat ve müreffeh kılsa idi, buna en layık olan, başta Resulullah (sav) olmak üzere; peygamberler ve Allah dostları olurdu. Ama biliyoruz ki;Belanın, imtihanın en şiddetlisi enbiyaya sonra evliyaya sonra da derece derce müminlere gelmektedir. (Ramuz ul ehadis)

Çünkü dünyadaki sıkıntılar mümin için ahirette mağfirettir, cennette derecedir.

Hadis-i Şerif: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi; Hz.Allah, onun hatalarını bağışlamaya, mağfirete vesile kılar.(Buhari)

***

SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

 

                                                                                                                                                       

EHL-İ SÜNNET İTİKADI CENNETE ULAŞTIRIR

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde: “Biri hariç yetmiş iki fırkadan tamamı cehennemdedir.” buyurmuşlardır. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri, bu hadîs-i şerîf hakkında gelen bir suâle şöyle cevap vermişlerdir:

“Malum olsun ki bu hadîs-i şerîfte ‘tamamı cehennemdedir’ sözünden murat, dalâlet üzere olan fırkaya mensup olanların, bir müddet cehenneme girmeleri ve orada azâb olunmalarıdır. Yoksa ebedî olarak azâb olunmaları değildir. Çünkü cehennemde ebediyyen kalmak, îmâna zıt bir şeydir ve bu, kâfirlere mahsustur. Bu hususta söylenecek son söz şudur:

Onları (dalâlet üzere olanları) cehenneme götüren sebep, bozuk itikadları olduğu için tamamı cehenneme girerler ve itikadlarının bozukluğu miktârınca orada azâb olunurlar. Yalnız bir fırka müstesnâdır (ki o, fırka-i nâciye olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat’tir). Çünkü fırka-i nâciyenin itikâdı, cehennem azâbından kurtulmaya ve onları selâmete ulaştırmaya bir sebeptir. Ancak fırka-i nâciyeden olan bir kimse kötü bir amel işler de tevbe veya şefâat ile affolunmazsa o kimse günâhı miktarınca cehennemde azâb olunabilir. Her ne kadar ebediyyen kalmasalar da cehenneme girmek, diğer fırkaların bütün ferdlerine şâmildir. Cehenneme girmek, fırka-i nâciyenin ise bazı günahkâr ferdlerine mahsustur. Hadîs-i şerîfte geçen ‘tamamı’ kelimesi buna işaret etmektedir. Nitekim bu, gizli değildir.

Dalâlete düşmüş olan bu fırkalar; ehl-i kıble olduğu için, dînin zarûriyâtını inkâr etmedikleri ve şer’î hükümlerden tevâtüren sâbit olan şeyleri reddetmeyip, bizzarûre din tarafından geldiği bilinen şeyleri de kabul ettikleri müddetçe, onlara kâfir demek doğru olmaz.

Âlimler dediler ki: Bir meselede küfrü îcab eden doksan dokuz vecih bulunsa, bununla berâber bir vecih de küfre zıt olsa, bu vechi sahih görmek ve hemen küfür ile hükmetmemek lâzımdır.

Allâhü Teâlâ, en iyi bilendir ve onun kelimesi, en muhkem olanıdır.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 3, m. 38)

ÂFİYET NEDİR?

İman Nimetinin Değerini Bilmek

ATEŞİN YAKMADIĞI ZÂT

Ümmeti Muhammedin Fazileti

 

 

KİM DAHA CÖMERT

Hazret-i Ali’nin (k.v.) kardeşi Cafer-i Tayyâr’ın (r.a.) oğlu Abdullah (r.a.), bir gün hurma bahçesinin yanından geçerken bahçede çalışan köleye üç öğünlük azık getirdiklerini gördü. Bu sırada bir köpek, kölenin yanına geldi. Köle bir öğünlük azığını köpeğe verdi. Köpek hemen yedi, ikincisini de verdi. Köpek onu da yiyince üçüncüsünü de verdi.

Abdullah (r.a.) yaklaşarak seslendi: “Ey köle, niçin bir günlük yiyeceğinin hepsini kendin muhtaçken ona verdin ve kendin açlığı seçtin?” Köle şöyle cevap verdi:

“Gördüm ki köpek, uzak diyardan gelmiş, aç ve nasîbini aramaktadır. İşte bundan dolayı onu mahrum etmeyi cimrilik telakkî ettim.”

– Peki, bugün ne yiyeceksin?

– Aç kalacağım ve sabır, arkadaşım olacak.

Bunun üzerine Abdullah (r.a.), “Halk beni cömert bilir. Hâlbuki bu köle benden daha cömerttir.” dedi. Köleyi ve hurma bahçesini sâhibinden satın aldı. Köleyi azât etti. Hurma bahçesini de, içindeki bütün âletleriyle ve ağaçlarıyla ona verdi.

Abdullah’a (r.a.) dediler ki: “Sen ondan daha cömert oldun. Zîrâ onun verdiği üç öğünlük yemek, seninki ise değerli bir köle ile değerli bir hurma bahçesidir.”

Abdullah (r.a.) da onlara şöyle dedi: “O benden daha cömerttir. Zîrâ onun verdiği, sahip olduğu mülkün hepsi; benimki ise sahip olduğum şeylerin bir kısmıdır.”

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

Cüneyd-i Bağdâdî (rah.) Hazretlerinin hocalarından olan Ebû Hamza Muhammed bin İbrâhim’in (rah.) yağmurlu bir gecede, çocuğu dünyâya gelmişti. O gece evlerinde yiyecek olarak hiçbir şeyleri yoktu.

Sabah olunca hanımı, Ebû Hamza’ya iki dirhem verip,

“Bunlarla bize bir şeyler satın alıp geliver.” dedi. Ebû Hamza (rah.) parayı alıp hizmetçisi ile beraber evden çıktı. Yolda ağlayan küçük yaşta bir köleye rastladılar. Ebû Hamza (rah.), ona niye ağladığını sordu. Çocuk:

“Benim kötü bir efendim var. Bana zeytinyağı almam için bir cam şişe vermişti. Zeytinyağı alıp dönerken yolda düşürüp şişeyi kırdım. Zeytinyağı da heder oldu. Efendimin bunu duyunca beni dövmesinden korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebû Hamza (rah.), çocuğun elinden tutup cebindeki iki dirhem ile ona çarşıdan bir cam şişe ile zeytinyağı aldı ve çocuğa verdi. Çocuk tekrar:

“Benimle beraber efendimin yanına gelseniz de geç kalmam sebebiyle beni dövmemesi için şefâat etseniz.” dedi. Onunla beraber gidip efendisine karşı ona şefâat ettiler. Sonra da dönüp mescide geldiler. Bir müddet oturdular. Otururlarken hizmetçi:

“Bu sıkıntılı günde niye böyle yaptınız?” dedi. Ebû Hamza (rah.) da ona susmasını işaret etti. İkindiye kadar böyle oturdular. Namazdan sonra hizmetçisine:

“Haydi kalk evimize dönelim.” dedi.

Evlerinin olduğu sokağa girdikleri zaman sokağın, kışın ihtiyaç duyulan yiyecekler getirmiş hamallarla dolu olduğunu gördüler. Hamalların yanında duran bir adamın elinde yazılı bir kâğıt vardı. O adam Ebû Hamza’ya yaklaşıp:

“Ey Ebû Hamza, haber aldık ki dün gece bir çocuğun olmuş. Biz de sana hediye olarak ne varsa getirdik. Bunları lütfen kabul et.” dedi.

Diğer bir adamın da elinde, içerisinde beş yüz dirhem bulunan bir kese vardı. O da keseyi Ebû Hamza’ya verdi.

Ebû Hamza (rah.) bunları görünce hizmetçisine dönüp:

Bir iş yapacağın zaman, karşılığını böyle veren kimse için (yani Allâhü Teâlâ için) yap.” dedi. (Târih-i Dımaşk)

Fakir Çoban Padişahın Kızını Neden Almadı? Tıklayınız