Yazar arşivleri: Yönetici

Yönetici hakkında

“Asıl olan söz dili değil, hal dilidir, konuşmaktan çok yaşamaktır. İnandığı gibi anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktır…"

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim (A.S) bir gün Azrail (A.S)’e «Günahkâr insanın canını alırken büründüğün kılığa bana gösterebilir misin?» diye sorar.

Azrail (A.S.) ona «Bunu görmeye dayanamazsın» diye cevap verir.

Hz. İbrahim (A.S.), «Dayanırım, sen göster» diye ısrar edince Azrail (A.S) ona «başını çevir» der.

Bir müddet arkasını döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. İbrahim (A.S.), kapkara yüzlü, saçları diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüş, ağzından ve burun deliklerinden ateş ve duman çıkan bir adam ile karşılaşarak yere baygın düşer.

Ayılınca Azrail (A.S.), ilk kılığına dönmüştür. Hz. İbrahim (A.S.) ona der ki. «Ey ölüm meleği, günahkâr insan ölüm anında senin bu kılığın ile yüzyüze gelmekten başka bir felâket ile karşılaşmasaydı, bu ona yeterdi» der. 

Kaynak : Mükâşefetü’l-Kulûb – İmâm-ı Gazâli(Ölümün Şiddetinin Beyânı)

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

“….Allahü Teâlâ’ya karşı böyle kul olabildin mi?”

İbrahim Ethem Hazretleri azat etmek için bir köle almıştı.
Köleye sordu:
– Adın nedir?
– Ne diye çağırırsanız odur, efendim…
– Ne yemek istersin?
– Ne verirsen onu yerim, efendim…
– Ne iş yaparsın?
– Ne emrederseniz onu yaparım, efendim…
– Ne arzu edersin?
– Kölenin arzusu olur mu? Efendinin dileği, kölenin arzusudur…
Bu cevaplar karşısında İbrahim Edhem Hazretleri hüngür hüngür ağlar ve kendisine şöyle der:
– Be hey miskin, kulluğu bu köleden öğren. Sen hiç ömründe Allahü Teâlâ’ya karşı böyle kul olabildin mi?

CENNETE ULAŞTIRAN BİR AMEL

Enes (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlullah Efendimizle (s.a.v.) birlikte oturduğumuz bir vakit: ‘Şimdi yanınıza cennetlik bir kişi gelecek.’ buyurdular. Bu sözün hemen arkasından Sa’d bin Ebû Vakkâs (r.a.) yanımıza geldi. Ertesi gün Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) yine aynı sözü söyledi,ler, yine Sa’d (r.a.) geldi. Üçüncü gün de aynı sözü buyurdular, gelen kişi yine Sa’d bin Ebû Vakkâs idi.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) oradan ayrılınca, Abdullah bin Amr (r.anhümâ) hemen Sa’d’ın (r.a.) yanına gitti ve üç gün onun müsâfiri olmak istediğini söyledi.

Abdullah (r.a.), müsâfir olduğu zaman zarfında onun, kendisinden fazla bir ibâdet yaptığını görmedi. Sadece gece yatınca, sabah namazına kadar sağa sola dönerken Allahü Teâlâ’yı zikrediyordu.”

Abdullah (r.a.) anlatıyor: “Sa’d’ı üç gün üç gece takip ettim. Bunlardan başka, bir de hayırlı olandan başka hiçbir söz söylemiyordu. Neredeyse onun amelini küçük görecektim. Sonra dayanamayıp: ‘Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), üç ayrı mecliste cennetlik bir zât yanınıza gelecek demişti, her birinde sen geldin. Ne vesîleyle bu mertebeye eriştiğini görüp sana uymak istedim. Fakat öyle fazla bir amel yaptığını göremedim. Seni bu dereceye ulaştıran nedir?’ dedim. Sa’d (r.a.): ‘Gördüklerinden başka birşey yapmıyorum.’ dedi.

Bunun üzerine yanından ayrıldım, giderken beni geri çağırıp dedi ki: ‘Gördüklerinden başka bir şey yapmıyorum. Ancak ben hiçbir Müslümana karşı, içimde hiçbir kötülük olmadığını görüyorum, onlara kötü bir söz  de söylemiyorum.’ Ben de: ‘Tamam, seni bu makâma eriştiren ve benim de güç yetiremeyeceğim amel işte budur.’ dedim.” (İbn-i Asâkir, Tarih-i Dımaşk)

/ FAZİLET TAKVİMİ 01 Kasım 2020, Pazar

Ölümün Ön Habercileri

Zehril Riyazda rivayet edildiğine göre Hz. Yakub (A.S.) ölüm meleği (azrail) ile dosttu. Bir gün Azrail, Hz. Yakub’u ziyarete gider. Hz. Yakub O’na «Ya Azrail, görüşmeye mi geldin, yoksa canımı almaya mı» diye sorar. Azrail «gelişim ziyaret içindir» cevabını verir.

Hz. Yakub «senden bir ricam var» der. Azrail «nedir» der. Hz. Yakub «ölümümün yaklaştığını, canımı almaya hazırlandığını bana önceden bildirmeni istiyorum» der, Azrail «hay hay, sana iki veya üç haberci gönderirim» karşılığını verir.

Hz, Yakub’un ömrü dolunca bir gün yine ölüm meleği karşısına dikilir. Hz. Yakub yine sorar, «ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin» Azrail «canını almaya geldim» cevabını verir.

Hz. Yakub «sen bana daha önce iki veya üç haberci göndereceğini söylemedin mi» diye sorar. Azrail şu cevabı verir, «söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim: Önce siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen vücudun ve dimdik iken kamburlaşan vücudun, ey Yakub, işte bunlar benim ademoğullarına gönderdiğim ön habercilerdir.»

Kaynak : Kalplerin Keşfi / Mükaşefetül Kulub , Salih Uçan,İmam Gazali

 

Allah sana nasıl muamele etti?

Adamın biri bir kadına tutulur. Günün birinde kadın bir iş için yolculuğa çıkar. Adam de peşine takılır. Kafilenin mola verdiği bir sırada yol arkadaşlarının uykuya dalmalarını fırsat bilerek kadınla başbaşa kalmayı başaran âşık ona sırrını açar, Kadın adama «bak bakalım herkes uyuyor mu» der. Bu sözü, karşı tarafın arzusuna ram olmak üzere olduğu şeklinde yorumlayarak sevince kapılan âşık derhal yerinden fırlayarak kafilenin etrafında bir tur atar. Herkesin mışıl mışıl uyuduğunu görür. Kadının yanına dönerek «evet, herkes uyuyor» der. Bunun üzerine kadın adama «acaba Allah hakkında ne dersin, o da mı uyuyor» diye sorar. Adam «Allah uyumaz. O’nu hiç bir zaman ne uyku ve ne de uyuklama hali yakalamaz» diye karşılık verir. O zaman kadın der ki, «insanlar bizi görmüyorsa da şu anda uykuda olmayan ve hiç bir zaman uyumayan Allah bizi görüyor. Buna göre asıl O’ndan korkmalıyız»

Kadının bu sözleri üzerine adam Allah’dan korkarak tuttuğu kötü yoldan vazgeçer de kadının yanından ayrılır, evine döner.

Öİdüğü zaman bir tanıdığı onu rüyasında görür, «Allah sana nasıl muamele etti» diye sorar. Adam «Allah’dan korkarak o günahı işlemediğim için O beni affetti» diye cevap verir.

Sırrı Saklayan Muradına Erer.

Hazret-i Ali (kerremallâhü vecheh) buyurdu: “Sırrın senin esîrindir. Onu söylediğinde sen onun esiri olursun.”

Hazret-i Muâviye (radıyallâhü anh): Sırrımı her kime söylediysem muhakkak uzun pişmanlıklar çekmişimdir. Onu kalbime gömdüğümde hep bana yücelik ve iyilik kazandırmıştır” buyurdu.

Hazret-i Muâviye’ye (r.a.): “Sırrını -vezîrin ve en büyük müsteşârın- Amr bin Âs’a da söylemez misin?” dediler.

“Evet, ona da söylemem” dedi. Hz. Muâviye (r.a.): “Düşmanından sakladığın şeyi dostundan dahi sakla” derdi.

Amr bin Âs (r.a.) “Sırrımı bir dostuma söylesem ve o da onu ifşâ eylese burada suç bana aittir” dedi. Birisi “Bu nasıl olur?” deyince “Çünkü ben kendi sırrımı saklamaya dostumdan daha layıktım” buyurdu.

Ömer bin Abdülaziz (rah.): “Kalpler kapalı kaplardır. Onun kilitleri ağızlar, anahtarları dillerdir. Herkes sırlarının anahtarına sahip olsun.” demiştir.

Her kim sırrını saklarsa irâdesi elinde olur.

Töhmet yerlerine (itham edileceği mekanlara) giden kimse kendi hakkında sûizanda bulunanları ayıplamasın.

Kardeşinin işini kendi işini yapar gibi en iyi şekilde yap.

Arkadaşların doğru dürüst kimseler olsun. Zira, sâdık dost bolluk ve zenginlik zamanında ziynettir, belâ ve darlık zamanında sana yardımcıdır.

Sırrını saklarsan selâmet bulursun, ifşâ edersen pişman olursun. Sırrı saklamaya sabretmek, ifşâ edip de pişman olmaktan daha kolaydır. Bir insanın hırsız çalmasın diye malını saklarken kalbindeki sırrını ifşâ ederek kendisini düşmanına teslîm etmesi ne kötüdür.

Gerçek Mümin Nasıl Anlaşılır?

—İbni Ata (rahimehullahu aleyh) der ki, «Kulun gerçek mümin olup olmadığı belâ ve ferahlıkla karşılaştığı anlarda belli olur. Ferahlık günlerinde şükredip belâ günlerinde sızlanan kimse, (kulluk ve müminlik iddiasında) yalancıdır. »

«Eğer bir kimse bütün insanların ve cinlerin bilgisini nefsinde toplamış olsa da üzerine doğru belâ rüzgârı estiği zaman başına gelenlerden ötürü açıktan açığa şikâyet ederse, ilminin ve amelinin ona hiç bir faydası yoktur.»

Nitekim bir Hadisi Kudsî’de şöyle buyurulur:

— Benim takdirime razı olmayanlar ve benim verdiğime şükretmeyenler benden başka bir rabb arasınlar.»

….

http://www.necatiaksu.net/dosya/mk/index.htm (Sabır ve Hastalık Konusu)

ACELENİN ZARARI, SABRIN FAYDASI

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Allahü Teala(c.c.) kulları günahlardan nasıl temizler?

Sabır ne zaman önem kazanır?

“BELAYA SABRETMEK İBADETTİR”

SABRETMENİN MÜKAFATI

BELÂLARIN HİKMETİ

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Allahü Teala Yükümüzü Bu Arslana Yükletti(Hanımların sıkıntılarına katlanmak)

Fasık Nasıl Veli Oldu?

İsrailoğulları arasında bir fasık vardı, fasıklıktan bir türlü vazgeçmiyordu, günün birinde beldesinin halkı ondan iyice bıktı, koyulduğu kötü yoldan onu vazgeçirmekten ümitler kesilince ondan kurtulmak için Allah’a yalvardılar.

Allah (C.C.) Hz. Musa’ya (A.S.) vahyetti ki, «İsrailoğulları arasında fasık bir delikanlı var, onu beldelerinden sür ki, onun kötülüğü yüzünden üzerlerine ateş yağmasın.»

Hz. Musa da o beldeye vararak delikanlıyı sürdü. Delikanlı beldesinden çıkarak bir köye sığındı. Bunun üzerine Allah’dan o köyden de onu kovma emrini alan Hz. Musa, delikanlıyı yeni yurdundan da çıkardı.

İkinci sefer sürgüne çıkan delikanlı bu defa insansız, bitkisiz, vahşî hayvansız ve kuş uçmaz bir mağaraya sığındı. Bu ıpıssız mağarada yalnız, kendisi ile başbaşa kalan delikanlı çok geçmeden hastalandı, yanında bakacak hiç kimsesi yoktu.

Toprağın üzerine yığıldı, başını da yere koydu. Bu acıklı durumda dudaklarından şöyle mırıldandı, «Annem başucumda olsaydı, halime acır ve zilletime ağlardı. Babam yanımda olsa yardımıma koşar, başımın çaresine bakardı. Karım burada olsa ayrılığımızın acısına ağlardı… Çocuklarım yanımda olsalar, cenazemin arkasından gözyaşı döker ve «Al lah’ımız! Garib, zavallı, günahkâr, beldesinden yabancı bir köye sürülmüş, orada da barındırılmayacak ıssız bir mağaraya koyulmuş ve ıssız mağarada da dünyadan ayrılarak ümitsiz bir ahiret yolculuğuna çıkmak üzere olan babamızı sen af eyle» diye dua ederlerdi.

-Allah’ım! Beni ana – babamdan, evlâdımdan, karımdan ayrı düşürdün, fakat rahmetinden mahrum etme. Onların acısı ile kalbimi yaktın, fakat günahıma karşılık beni ateşinde yakma.

Delikanlının bu acıklı yalvarmaları üzerine Allah, delikanlıya anası ve karısı kılığında birer huri, çocuklarının kılığına girmiş genç melekler ve babası kılığında da bir melek gönderdi. Gelen huri ve melekler yanıbaşına oturarak üzerine ağladılar. Delikanlı da «İşte ana-babam, karım ve çocuklarım, sonunda bana gelmişler!» diyerek ölçüsüz bir sevince boğuldu, gönlü feraha kavuşarak günahtan arınmış ve affa uğramış bir halde Allah’ın rahmetine kavuştu.

Bunun üzerine Allah (C.C.) Hz. Musa’ya (A.S.) bildirdi ki, «filân yerdeki falan kuytu mağaraya git, orada velilerimden bir veli öldü, yanına var, ona karşı yapılacak görevleri bizzat yürüterek ölüsünü defnet.»

Allah’ın bu talimatına uyan Hz. Musa (A.S.) kuytu mağaraya varınca Allah’ın emri ile önce kendi beldesinden ve sonra sürgün olarak yaşadığı köyden kovduğu delikanlının ölüsü ile karşı karşıya olduğunu ve cenazesinin çevresini melekler ile hurilerin tuttuğunu görür.

O zaman Hz. Musa (A.S.) Allah’a «Allah’ım! Bu ölü, senin emrin uyarınca beldesinden ve sürgün yerinden kovduğum delikanlı değil mi» diye sorar.

Ulu Allah Hz. Musa’ya cevap verir, «evet ya Musa, fakat sonra ben onu rahmetimin şemsiyesi altına alarak affettim. Çünkü toprak üzerinde uzanmış, yatarken bana yakardı. Memleket, ana  baba, eş ve çocuk hasretine katlandı. Ona son nefesinde gurbetteki acıklı durumunun elemine katılsınlar diye son nefesinde anası ve eşi kılığına birer huri, babası ve çocukları kılığında melekler gönderdim.

Bilirsin ki, bir garip öldüğü zaman yer ve gök ehlinin hepsi onun için yas tutarlar. Ben merhametlilerin en merhametlisi iken ona nasıl acımazdım.»

Garip bir kimse komaya girdiği zaman Allah meleklerine buyurur ki, «Ey meleklerim! Bu adam gariptir, yolcudur, çoluk  çocuğundan, eşinden, ana  babasından ayrı düştü. Ölünce arkasından ağlayacak, yasını tutacak bir kimsesi yoktur.»

Arkasından Allah, meleklerden birini babası kılığına, bir başkasını çocuğu kılığına, bir diğerini yakın akrabasından birisi kılığına koyar.

Bunlar son nefesinde yanına varırlar. Garip hasta gözlerini açar. ana –  babasını, eşini görür, yüreği rahatlar, ruhunu huzur ve sevinç içinde teslim eder.

Daha sonra cenazesi yola çıkarıldığı zaman, melekler onu uğurlar ve mezarı başında Kıyamet gününe kadar dua ederler.

İşte ulu Allah’ın (C.C.) «Allah’ın kullarına karşı lütuf sahibidir» âyeti celilesinin tecellilerinden birisi de budur.

Kaynak http://www.necatiaksu.net/dosya/mk/index.htm Sabır ve Hastalık konusu

Ya Rabbi! Bizleri de rahmetinden mahrum eyleme!

 

HER AMELDE İHLÂSIN EHEMMİYETİ

Fakîh Ebulleys (rahimehullâh): “Ma‘rûfu (dînin güzel gördüğü şeyleri) emreden, münkerden (Allâh’ın râzı olmadığı şeylerden) nehyedenlerin niyetleri sırf Allah rızâsı ve dîni yüceltmek olmalıdır. Bunu, nefsinin arzusu için yaparsa Allâhü Teâlâ böyle kimseyi rüsvây eder, alçaltır.” demiştir.

İkrime (radıyallâhü anh) anlattı: Bir Müslüman, insanların taptıkları bir ağaç gördü. Öfkelenip hemen ağacı kesmek üzere evinden baltasını alıp yola çıktı. Şeytan, bir insan suretinde yolda karşısına çıktı,

“Nereye gidiyorsun?” dedi. O zât:

“İnsanların taptıkları bir ağaç gördüm, Allah rızâsı için onu kesmeye gidiyorum” dedi. İblis:

“Eğer geri dönersen her gün yatağının bir köşesine dört dirhem para koyarım” dedi. Adam:

“Gerçekten bunu yapar mısın?” deyince,

“Evet” dedi.

Adam geri döndü. Birkaç gün yatağının köşesinde paraları buldu. Dördüncü gün, para bulamayınca tekrar öfke ile baltasını alıp, ağacı kesmek için yola çıktı. Yolda yine şeytan, insan suretinde karşısına çıktı ve nereye gittiğini sorup öğrendikten sonra: “Senin onu kesmeye gücün yetmez. Zîrâ ilk seferinde niyetin ve öfken Allah içindi. O vakit göktekiler ve yerdekiler sana mâni olmaya çalışsalar, seni durduramazlardı. Fakat şimdi parayı bulamadığın için öfkelendin” dedi. Nitekim adam, ağacı kesmeye muvaffak olamadı. (Hâdimî, Berîka)

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

Çok zengin, fakat bir o kadar da cimri bir adam, bir gece oğlu ile evinin bahçesinde oturuyorlardı.

Bir ara oğluna;

“Oğlum artık yaşlandım, üstelik hastayım, eğer ben ölürsem sana vasiyetim, malımın üçte birini ayır, fakirlere ver” dedi.
Oğlu da;

“Baba ne güzel düşünmüşsün. Bunu sonraya niçin bırakıyorsun, sen kendin versen daha iyi olmaz mı?” dedi.
Babası:

“Oğlum benim elim varmıyor vermeye, yapamam. Bir kuruş vereceğim zaman sanki canım çıkıyor. Ama ben öldükten sonra sen verirsin” dedi.
Sonra eve gitmek içi kalktılar.Oğlu feneri getirdi ve babasının arkasında yürümeye başladı. Işık babasına arkadan geldiği için adamın sırtına isabet ediyor ve önüne gölge yapıyordu.

Babası;

“Oğlum önüme geç, ışığı önüme tut” dese de, oğlu ısrarla babasının arkasından yürüdü ve ışık sırtına geldi.
Derken yaşlı adam önünü göremeyip yere düştü.
Oğlu, babasını yerden kaldırırken;

“Özür dilerim baba, fakat şunu öğrenmeni istedim: insan ışığı arkasına alırsa kendi gölgesi önüne düşer, önünü göremez. Fakat ışık önden gider, insan onu takip ederse, önü aydınlanır, rahat eder.
İşte bunun gibi sende salih amelleri, hayır ve hasenatını önden gönderirsen, ahirette faydası daha çok olur.”

Kendinden sonraya kalan hayr ile önde gönderilen hayr hiç aynı olurmu.?

Bak Kûr’ân-ı Kerim’de Allahü Teala ne buyuruyor;

Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.”

Mûnâfikûn sûresi 10.Ayet

Allâhü Teâlâ, Beled Sûresi’nin 4. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor (meâlen): “Hakîkaten biz, insanı (karşı karşıya geleceği nice) meşakkat içinde yarattık.” Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyuruluyor:

İnsanoğlu, mahlûkâtın en zayıfı olduğundan türlü türlü sıkıntı ve meşakkatler başına gelir. Bunların başında ana rahminin karanlığı vardır. Nihâyetinde ise ölüm ve sonrasındaki sıkıntılar vardır. Âdemoğlu, kendisinden başka diğer mahlûkâtın çekmediği meşakkatlere uğrar. Şöyle ki: Göbeğinin kesilmesi, sonra elinin kolunun sarılarak kundaklanması, ardından ilmin meşakkati, sonra evlilik ile meşgul olmanın verdiği sıkıntılar, ardından evlâd meşakkati, mesken işleri, sonrasında ise ihtiyarlamak ve kocamak… Baş ağrısı, diş ağrısı ve göz ağrısı gibi bunları saymak mümkün değildir. Bollukta şükür, darlıkta sabretmek ve mükellef olduğumuz namaz, zekât, hac ve cihad gibi ibâdetleri edâ etmekteki zahmetler bu meşakkatlerdendir. Bütün bunlardan sonra ise ölüm şiddetinin, meleklerin suallerinin ve kabir karanlığının meşakkati gelir… (Tefsîr-i Rûhu’l-Beyân)

Şimdiki Dünya Ehli Neye Kıymet Veriyor?

Vehb bin Münebbih hazretleri, Atâ Horasânî’ye dedi ki: “Bizden önceki âlimler, ilme sarılıp, dünyâya ehemmiyet vermezlerdi. O zamanki dünyâ ehli ise, ilme saygılı idiler. Onun için, âlimlere hürmet ederler, dünyâlıklarından onları da faydalandırırlardı. Şimdi ise, ilim sâhipleri, dünyâ ehli için ilimlerini sarf ediyorlar. Çünkü onların mallarında gözleri vardır. Belki onlardan, biraz dünyâlık koparabiliriz diye düşünüyorlar. Halbuki şimdi dünyâ ehli, onların ilimlerine bile rağbet edip kıymet vermiyorlar.

Ey Atâ! Sultanların kapılarından uzak dur. Çünkü, onların kapılarında fitneler vardır. Onlardan belki dünyâlığa kavuşursun fakat, diğer taraftan dîninden çok şeyler fedâ eder, kaybedersin. Dünyâdan yetecek mikdarla yetinmeyen kimseye, hiçbir şey kâfi gelmez. Ancak, sonunda bir avuç toprak onu doyurur.”

Kaynak : http://biriz.biz/evliyalar/VehbBinMunebbih.htm

DÜNYA İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER TIKLAYINIZ…

TAKDİR OLUNAN TIKLAYINIZ…

ZARAR AHİRETE YÖNELDİĞİ ZAMAN DÜNYAYA UĞRAMAZ TIKLAYINIZ…

DÜNYA HAKKINDA HİKAYE TIKLAYINIZ…

DÜNYA SEVGİSİNİN AKİBETİ: AZ TAMAH ÇOK ZİYAN HİKAYE TIKLAYINIZ…

:) DÜNYANIN DENGESİ TIKLAYINIZ…  :)

:) DÜNYA KAÇ ARŞIN? TIKLAYINIZ…  :)

Allahü Teala dünyayı yeniden yaratmış olsaydı, nasıl olmasını arzu ederdiniz? tıklayınız…