Archive for the ‘ÖLÜM’ Category

Ey ÖLÜM!

1-Habersiz geleceksin bir gün biliyorum.
2-Kapımı çalmadan gireceksin içeri.
3-Elimde işim, ocakta aşım, yanımda eşim, gözümde yaşıma bakmadan geleceksin.
4-Ne haber vereceksin, ne davet edilmeyi bekleyeceksin…
5-Dünya halen içimdeyken, heveslerim zirvedeyken, hiç bir işim bitmemişken geleceksin.
6-Hazırlığım yok, umutlarım çokken, belki aç belki tokken geleceksin…
7-“Biraz bekle”,”biraz dur”,”biraz geç kal” diyemeden,
8-Bir şeyler alamadan yanıma, yalnız kalınca bir kabirde neler gerekir?
9-Onları dolduramadan valize, kimseyle vedalaşmadan,
10-Son taksitleri yatıramadan…
11-Oğlumu son kez göremeden, kızımı öpemeden, son sözlerimi diyemeden geleceksin.
12-İzin bile almadan, ”müsaitmisin” diye sormadan, yaşa başa bakmadan, son lokmayı yutmadan geleceksin.
13-Anaları evlatsız, evlatları anasız, yiğitleri yarsız bırakansın sen.
14-Gülüşleri yarım, sızıları derin bırakansın sen.
15-Her yeni ölümle hayatın yalanlığını anlatansın sen.
Ey ÖLÜM!
16-Kapıyı en çok çalan ama hiç beklenmeyensin.
17-Davetliler arasında bulunmayansın.
18-En çok görünen fakat hiç hatırlanmayansın.
19-Hayallerim sensiz, planlarım sensiz, sensiz kalemim kağıdım, sensiz ekmeğim aşım…
20-Biliyorum habersiz geleceksin birgün.
21-Her şeye rağmen, tüm unutulmuşluklara, tüm aldanmışlıklara rağmen geleceksin.
22-Yarım olan, tam olan neyim varsa alıp gideceksin.
23-Kimseye bildirmeden en sessiz halinle geleceksin; ama giderken nice fırtınalar bırakacaksın ardında…
24-Ansızın geleceksin bir gün,
25-En güzel azalarımı çürütmek için, en tatlı varlığımı eritmek için geleceksin.
26-Yanıma yalnızlığı vererek, bütün pişmanlıkları önüme sererek geleceksin…
Ve Ey ÖLÜM!
27-Nasıl gelirsen gel, ne zaman gelirsen gel!
28-Ömrümüzün en hayırlısı, ömrümüzün sonu olsun.
29-Amellerimizin en hayırlısı, son amelimiz olsun.
30-Günlerimizin en hayırlısı, Rabbü’l-alemin’e kavuştuğumuz gün olsun…
A M İ N

Reklamlar

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

musibet

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.