Archive for the ‘ADAB’ Category

ALLAH (c.c.) Demeyi Unutur Olduk!

zikir
• Evden ayrılırken geride kalanlara “Allah’a ısmarladık”, “Allah’a emanet olun” derdik, şimdi “haydi ben kaçtım”, “bay bay”, “hadi öptüm!” der olduk…
• İşe gidenlere “Allah işini rast getirsin”, derdik, şimdi “bol kazançlar!” der olduk
• Şaşırdığımızda “sübhânallah” derdik şimdi “vaaavvv” der olduk.
• Sevindiğimizde “elhamdülillah” derdik şimdi “olleeeyyy” der olduk.
• Başımıza bir musibet geldiğinde “Allah’ın dediği olur!”, “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn [biz Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz] derdik şimdi “hay aksi!, “bu da nereden çıktı!”, “bittim!”, “mahvoldum!” der olduk.
• Bize iyilik yapana “Allah razı olsun”, “Allah ne muradın varsa versin!” diye dua ederdik, şimdi “sağol!” diyoruz.
• Bir işle uğraşanlara “Allah kolaylık versin!” derdik, şimdi “kolay gelsin!” der olduk.
• Yeni evlenenlere “Allah bir yastıkta kocatsın!” derdik, şimdi “mutluluklar!” der olduk.
• Sınava girecek olanlara “Allah zihin açıklığı versin!” diye dua edilirdi, şimdilerde “başarılar!” deniliyor.
• Geleceğe dair planlar yapılırken “inşallah”, “Allah izin verirse”, “Allah kısmet ederse” derdik, şimdilerde sanki gelecek bizim elimizdeymiş gibi fütursuzca konuşur olduk veya “umarım”, “tahminim o ki” gibi ne idüğü belirsiz ifadeler kullanır olduk.
• Günah işlediğini gördüğümüz kimselere “Allah ıslah etsin”, “Allah affetsin”, “Allah hidayet etsin” derdik şimdi lanet okur olduk.
• Kötü bir şeyden bahsederken “Allah korusun”, “Allah esirgesin” derdik şimdilerde “kapa şu şom ağzını!” der olduk.
Sözlerimizden “Allah” sözcüğünün çekilmesi, artık mümince düşünmediğimizi, hayata Müslümanca değil seküler(1) bir mantıkla baktığımızı ele veriyor.
Sözlerimizden “Allah” kelimesinin çekilmesi, bir zaman sonra hayatımızdan da bereketin kaybolmasına yol açtı.
Şimdilerde mutluluğu “Allah’tan başka şeylerde” arar olduk, ama beyhude!
Ne diyelim?
“Allah sonumuzu hayretsin!”
Son sözüm şu ki, “Kendinize iyi bakın” diyecek kadar kimliksiz değilim, “Hadi Allah’a emanet olun!

(1)Seküler “Laik duruma getirme, dinden bağımsızlaştırma. Yüzyıllık, yüzyılda bir olan.” gibi anlamlara gelmektedir.Seküler kelimesi Hristiyanlık doktrininin parçalarından olan Tanrı’nın zaman dışında var olduğu prensibine karşılık zamana (zamansal olmaya) vurgu niteliği taşıyan, genel olarak hayat ve idarenin dini bir merkezden ayrılıp dünyevi bir merkeze ilerlediğini, zamansal, zaman içinde var olan bir tarafa kaydığını belirten bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Kaynak: http://www.nedir.com/sek%C3%BCler#ixzz4R8jL5a7H

Reklamlar

Sıla-i Rahim(Akraba Ziyateti)

Ebu’l-Leys Semerkandî (rh.) şöyle buyurdu:

Bir kişi akrabalarının yakınında ikamet ediyorsa, hem hediye ile ve hem de ziyaret ile sıla-i rahimde bulunmalı, onlarla alakadar olmalıdır. 

Eğer hediye götürmeye imkânı olmazsa ziyaret ederek ve ihtiyaç duydukları işlerde onlara yardımcı olarak alakadar olmalıdır. 

Şayet uzak bir yerde ikamet ediyorsa mektup göndermeli, (telefon vs. yollarla görüşmeli)dir. Eğer gücü yeterse ziyaret etmesi daha iyidir.

Sıla-i rahimde on güzellik vardır:

1- Sıla-i rahimde Allâhü Teâlâ’nın rızası vardır. Zira Allâhü Teâlâ sıla-i rahim yapılmasını emretmiştir.

2- Ziyaret, akrabaları sevindirir. Nitekim hadîs-i şerîfte “Amellerin en faziletlisi mü’mini sevindirmektir.” buyrulmuştur.

3- Melekler de sevinirler, 

4- Sıla-i rahimde bulunan kişiyi Müslümanlar takdir edip överler,

5- İblis aleyhilla’ne gam ve kedere boğulur, üzülür,

6- Ömrü ziyadeleşir,

7- Rızkında bereket olur,

8- Vefat eden babalar ve dedelerin ruhları da bu ziyaretten dolayı sevinirler,

9- Sevgi ve muhabbetin artmasına sebep olur. Çünkü başına üzücü veya sevindirici bir şey gelse yakınları toplanırlar ve kendisine yardımcı olurlar. Böylece aralarında sevgi ve muhabbet artar.

10- Öldükten sonra da sevab elde eder. Çünkü akrabaları, onun kendilerine yaptığı iyiliği her ne zaman hatırlasalar ona duâ ederler. (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

Evlerin Iffeti

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

“-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!..”

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce: 

“-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!..” dedi.

Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

“-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!” dedi.

Evin gelini:

“-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın:

“-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:

“-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti… Anlat bakalım, merak ettim!..” dedi.

Yaşlı kadın söze başladı:

“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe… Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”

Torunu:

“-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.

“-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..

Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

“-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz…

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla… Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde… Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde… Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar… Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!..” dedi gelinine… Leylâ mahcup bir şekilde:

“-Evet anneciğim.” diyebildi.

Torunu:

“-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..”

“-Aayy ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?”

“-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar…”

“-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene… Evler çırılçıplak kaldı desene…” dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

“-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük… Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada… Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye… Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de… Yani mânâsını Allâh’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis…

Bu hadîs-i kudsîye göre:

“Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm’ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»

Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

“-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.

Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!..” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”

İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak…”

Gelini:

“-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı.” dedi.

Torunu kaşığı sessizce bırakıp:

“-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!” dedi.

Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh’a hamd etti.

SU İÇMENİN ADABI

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sağ elinizle yiyiniz, sağ elinizle içiniz, sağ elinizle alınız ve sağ elinizle veriniz. Çünkü şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer, sol eliyle verir ve sol eliyle alır.” buyurmuşlardır. Besmele çeker ve Allâhü Teâlâ’ya susuzluğunu ve kötü ahlâkını gidermesi, suyu bereket ve şifa kılması için duâ eder. Sonunda da ‘Elhamdülillâh’ der. Suyun serin olanını tercih eder. Zira bu, susuzluğu giderir ve daha çok şükretmeye vesile olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) suyun serin ve tatlı olanını severdi. Suyu oturarak içer, ayakta su içmez. Zemzem suyunu ayakta içmekte bir beis yoktur. Abdestten artan su ve ilaç alındıktan sonra içilen su, ayakta içilebilir. Suyu yudum yudum, ağır ağır içmelidir. Suyu bir nefeste içmez. Zira bu ciğere zarar verir. Üç nefeste içmelidir. Bu şekilde içmek daha faydalı, hazmettirici, susuzluğu daha çok giderici ve daha şifalıdır. Su içtiği kaba nefesini üflemez. Eğer nefes alacaksa su kabını ağzından uzaklaştırır. Aç karnına su içmemelidir. Zira aç karnına su içmek, kuvveti azaltır, bedeni zayıf düşürür. Bir toplulukta su istendiği zaman, dağıtmaya yaşlılardan başlar. Kendisi en son içer. Bir toplulukta su dolaştırılarak sırayla dağıtılacağı zaman sağdan başlanır ve sırayla sağdan devam edilir. Solda olan birine ancak sağdakinin izni ile verir. Güzel koku ikram edildiğinde reddetmediği gibi Zemzem suyu ikram edildiğinde de geri çevirmez.  Su dağıtan sürahiyi sol eliyle, bardağı sağ eliyle tutar ve sağ eliyle ikram eder. (İslam Ahlâkı ve Adabı, Fazilet Neşriyat)

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2015/10/5.html

figur

SUYUN İYİSİ tıklayınız…

GÖZLERİ HARAMDAN KORUMAK

Untitled 1  İçerisinde bulunduğumuz devir’de belki de en çok zorlandığımız; gözlerimizi haramdan korumaktır. Cenab-ı Hakk, Ayet-i Kerimelerde mealen şöyle buyurur:

 “Habibim mümin erkeklere söyle, gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.”

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Kendiliğinden görünen kısımları (el ve yüzleri) müstesna, zinetlerini,güzelliklerini teşhir etmesinler….”       Nur Suresi Ayet 30-31

          İslam da tesettürü emreden ve meâlinin bir kısmı olan yukarıdaki Nur Suresinin bu Ayetlerinde, Rabbimiz erkeklerin ve kadınların sakınması gereken hususları anlatmıştır.

     Bu ayetlerin izahında İslam âlimleri şu hususa dikkat çekmişlerdir: Kur’an-ı Kerimdeki bir  çok hükümde sadece erkek sigasıyla hitâp edilip, kadınlar da bu hitâbın altında kastedilir. Burada ise erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı olarak, ama aynı talimat gelmiştir:

“Gözlerinizi haramlardan sakının ve namuslarınızı koruyun.”

 Bu emirdeki sıralama da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü göz, kalbe açılan bir penceredir. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar.

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere gözlerini koruması gerekenler sadece erkekler değildir.Kadınların da yabancı erkeklere karşı durumu aynıdır.Nitekim Ezvac-ı Tahirat’tan Ümm-i Seleme validemiz şöyle anlatır:  Biz Resulullahın yanında iken, iki gözü de görmeyen Abdullah İbni Ümmü Mektum, izin isteyip içeri girdi.

Bunun üzerine  Resulullah (sas) bize, (İçeriye girin) buyurdu.

 (O â’mâ değil mi, bizi görmez) dedim.

 (O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)

O halde gerek kendi ailevi ziyaretlerimizde, gerekse de çarşı pazarda gezinirken erkek olsun, kadın olsun bakışlarımıza dikkat etmeliyiz.

Bu ne kadar zor olsa da karşılığında ecir ve sevabı o kadar büyüktür.

Nitekim okuduğum Hadis-i Kudsi’de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Nâmahreme (evlenilmesi haram olmayan birisine şehvetle) bakmak, şeytânın zehirli oklarından bir oktur. Kim benden korktuğu için onu terk ederse, ona öyle bir îmân nasîb ederim ki, o îmânın zevkini kalbinde hisseder.” (Hadîs-i Kudsî, Hâkim, el-Müstedrek )

(Hz. Ali (K.V): “Ya Rasûlallah ansızın karşımıza çıkarsa ne yapalım?” diye sorunca; Efendimiz (S.A.V) “Birinci bakış yani gözün harama ilk çarpması senin lehinedir; fakat ikinci bakış, şehvet nazarı ile bakmaya devam etmek ise aleyhinedir” buyurdular. (Ramuz sh.178 no 2050))

Özellikle sokaklarda, çarşı ve pazarlarda gözü haramdan sakınmanın en zor olduğu bir devirde yaşıyoruz. Ancak, zorluk ne kadar çok olursa, ecir ve sevap da o kadar büyüktür. Ayrıca  zorluklar karşısında verilen muazzam kolaylıklar da vardır.Hepimizin bildiği şu duaya da dikkat edelim:

 “Lâa ilâahe illellâahü vahdehüü lâa şeriyke leh lehü’lmülkü ve lehü’l-hamdü yuhyii ve yümiytü ve hüve hayyün lâa yemüütü biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.”
(Mânâsı:“Allâh’dan başka hiçbir ilah yoktur. Ancak tek o vardır. Onun ortağı yoktur. Öldürür ve diriltir. O(ise) diridir, ölmez. Hayır, ancak onun eliyledir. O, her şeye kadirdir.”)
Bu duâ her sabah 11 defa okunur. Özellikle de Çarşıya çıkarken, yollarda, sokaklarda her yerde okunur. Peygamber Efendimiz(sas) “Çarşıya çıkarken bunu okuyana Cenâb-ı Hakk bir milyon sevap verir, bir milyon günahını siler, derecesini de bir milyon yükseltir.” buyurmuşlardır. (Ayrıca okuyan mü’minin imânı tazelenmiş olur. Bu duâ şefâat-ı Resûlüllâh’a en büyük vesiledir. )

Bir hadis-i şerifte ise şöyle müjdelenir:

 Üç göz vardır ki, onlar kıyamet günü ateş yüzü görmeyeceklerdir.

 Allah yolunda uyumayıp nöbet tutan göz, Allah korkusundan ağlayan göz ve  Allah’ın haram kıldığı şeyler karşısında kapanan göz” (Tabarani ve Beyhakiden, Tarikatı Muhammediyye Sh. 170 -171)              

***

iffet                                                                                                                                    

HAMDETMENİN EHEMMİYETİ

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular:

“Allâhü Teâlâ bir kuluna nimet verdiğinde kul ‘Elhamdülillah’ derse Allâhü Teâlâ da buna mukabil şöyle der:

“Kuluma bakın! Ben ona kıymetsiz bir şey verdim. Bunun karşılığında o bana çok kıymetli bir şey takdim etti.”

Allâhü Teâlâ Hz. İbrahim’e (a.s) şöyle vahyetmiştir: “Namaz kıldığında namaza Elhamdülillah ile başla. Çünkü ben, bana hamd edene, dört şey ikram edeceğime dair söz verdim. (Bu dört şey); zorluktan sonra kolaylık, fakirlikten sonra zenginlik, dünya ve âhirette rahatlık ve Cehenneme karşı emniyette olmaktır.”

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Kul, Elhamdülillah dediğinde yer ve gök arası bununla dolar. Bu sözü ikinci kez söylediğinde yedi kat yerle yedi kat gök arasını doldurur. Üçüncü kez söylediğinde Allâhü Teâlâ ‘İste ki sana verilsin’ buyurur.”

Ey oğul! Yemekte şunlara dikkat et.

Ey   oğul!

Yemekten   önce ve sonra ellerini yıka. Bu hal fakirliğini giderir, göze kuvvet   verir.

Çok yemek   kalbe katılık ve gaflet verir. İbadette tembelliğe sebep olur.

Yemeğin   başında Bismillah, sonunda Elhamdülillah, ortasında da nimetin Allah’tan   geldiğini düşün.

Tek elle   ekmeği koparma. Bu hareket kibirli insanların âdetidir.

Yemeğin   başında ve sonunda bir parça tuz yemek birçok hastalığa karşı   devadır.

Lokmayı   küçük tut ve iyice çiğne.

Misafir   geldiği zaman mümkünse yemeği büyük kaba koy, berekete sebep olur.

Yemek   yerken önünden al, ekmeğin ve tabağın ortasından alma.

Elinden   ekmek ve yemek parçası düştüğünde al, temizle ve öyle ye.

Sıcak   olan yemeğe soğutmak için ağzınla üfleme, soğuyuncaya kadar   bekle.

Yemeği   çabuk yeme.

Hurma ve   kayısı gibi sayılabilir meyveleri teker teker ye, çifter çifter yeme ve   çekirdeklerini bir tarafa topla.

Yemek   arasında çok su içme. Su içerken bardağın içine bak. İçine uygunsuz bir şey   düşmüş olmasın. Suyu içerken üç nefeste içiver.

Yemeğe   herkesten önce el uzatma.

Yemek   esnasında güzel şeylerden bahset.

Sofrada   bulunan arkadaşlarına ara sıra göz ucuyla bak. Yemek ve ekmeği o tarafa   sür.

Misafirler çekingen davranırlarsa üç defadan fazla yemeleri için ısrar   eyleme. Yemek yeme isteğin yoksa özür beyan eyle.

Kaynak : http://www.unitedamericanmuslim.org/lokman_hekimden_ogluna_nasihat.php