Etiket arşivi: tüccar

SEMERCİ USTASI

Eski zamanlarda, Semerkand’da bir semerci ustası, oğluyla beraber hem semer yapar, hem de eskiyen semerleri tamir eder, baba-oğul hayatlarını böylece devam ettirir giderlermiş. Semerci ustası, mesleğinin alametlerinden olacak ki; çalışırken üzerinde oturduğu koltuğunu da semerden yapmış. Bu semerin gizli bir bölmesini de para kasası olarak kullanmaktaymış. Fakat semerde kasa olduğunu oğlu bile bilmezmiş. Gel zaman git zaman, çalışılır kazanılır, paralar bu kasada biriktirilirmiş. Olacak bu ya, baba tüccarın bir aylığına Semerkand’dan ayrılması icap etmiş. Depodaki semerleri ve dükkânı oğluna emanet etmiş baba tüccar. Seyahate çıkmadan önce de oğluna, kendi kullandığı semerin asla satılmamasını sıkı sıkı tembihlemiş. Babası yokken oğul, babasının tembihlediği semerin haricindeki bütün semerleri satmış. Fakat bir akşam, yolcunun biri gelmiş ve semer almak istemiş. Adamın ısrarlarına dayanamayan oğul, biraz da kâr ederim düşüncesiyle 10 akçe olan semeri 30 akçeye satıvermiş. Baba tüccar seyahatten döndüğünde semerden yapma koltuğunun olmadığını görünce koltuğunun nerede olduğunu sormuş. Oğul, satmak zorunda kaldığını ama üç katı kâr ettiğini heyecanla söyleyince babası şaşkına dönmüş. Kimseye bir şey söylemese de için için yanmaya başlayan baba, işi gücü bırakmış… Semerkand, Buhara, gezmedik yer, uğramadık han bırakmamış; ama ne çare ki semerini bulamamış. Tüccarın kaç ay, kaç yıl gezdiği bilinmez. Ama yorulduğu belli ki şu beyit dökülmüş dilinden:

”Dizimde kalmadı takat nasip arayı arayı

Dolandırdı bizi kısmet, Semerkand’ı Buhara’yı”

Semeri bulamayacağına kanaat getiren baba eve dönerek işe koyulmuş. Semer satmaya ve tamir etmeye devam etmiş. Gel zaman git zaman, bir semer eskitecek kadar vakit geçmiş… Bir gün, bir adam semer tamir ettirmek için dükkâna gelmiş. Tüccar, yıllar önce kaybettiği semerini tanımış; ama hiç belli etmemiş. Semer sahibine “Bu semer çok eskimiş, ben size yeni bir semer vereyim; bu bende kalsın” deyip semeri geri almak istemiş. Bu duruma çok sevinen semer sahibi, yeni semeri alıp gitmiş. Hemen semerini kontrol eden tüccar, parasını yerinde görünce sevinmiş ve şu beyti mırıldanmış: 

”Ne lazımdır sana gezmek Semerkand’ı Buhara’yı

Sana taksim olan kısmet gelir arayı arayı”…

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi. Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada fazlaca para vardı. Belli ki, tezgahtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: 

Hangi kumaşlardan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti, tüccar.
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Tezgahtar gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı.

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı ve sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar,

Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu.

Tüccar, birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun küçük(!) bir davranış idi…

Yapılan tek şey vardı sadece:
İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Yani, asıl olan söz dili değil, hal diliydi.

Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi

anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktı…

İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

kazanc

“Kazancını helâlden

temin etmek her

Müslüman üzerine farzdır.” 

(Hadîs-i Şerîf, Taberâni, el-Mu’cemu’l-Kebîr)

 

 

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

• “Âfiyet on cüzdür, dokuzu helâlinden kazanmaktır. Biri de diğer şeylerdedir.”

Helâlinden kazanan kimse Allâhü Teâlâ’nın ‘insanlardan istememe’ emrine uyduğundan Allâh katında makbûldur.

• “Muhakkak Allâh, kulunun helâl kazanmak için yorulduğunu görmeyi sever.”

• “Muhakkak cennette yüksek bir derece vardır, ona ancak maişet; geçinme yolunda zahmet çekenler erişir.”

• “Dürüst tüccâr kıyâmet gününde sıddîkler ve şehîdlerle haşrolunur.”

• “Kim dünyada dilenmemek, âilesini geçindirmek, komşusuna iyilik etmek için helâlinden kazanırsa kıyâmet günü Allâhın huzûruna yüzü ayın ondördü gibi nurlu olarak çıkar.”

• “Kişinin yediğinin en helâl olanı kendi kazandığıdır…”

Îsâ aleyhisselâm bir adam gördü, ne ile meşgul olduğunu sordu. Adam ibâdet ettiğini söyledi.

Hazret-i Îsâ: Seni kim besliyor? diye sorunca, “Kardeşim” dedi.

Îsâ aleyhisselâm, “Öyle ise kardeşin senden daha çok ibadet edicidir…” buyurdu.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) bir gün Ashâbı ile oturmakta iken kuvvetli ve çok çalışan bir genç adam gördüler. Oradakiler “Yazık bu adama, bari gençliğini ve kuvvetini Allâh yoluna sarf etseydi” dediler.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.): “Böyle söylemeyiniz.

Eğer kendi için zarûrete düşmemek veya başkalarına yük olmamak niyetiyle çalışıyorsa Hak yolundadır.

Eğer zayıf ana babası ve küçük çocuklarının nafakası için çalışıyorsa yine Hak yolundadır.

Eğer öğünmek ve biriktirmek için çalışıyorsa şeytan yolunda gidiyor.” buyurdu.

Kaynak:Fazilet Takvimi 04/03/2013

Helal Kazanç hikaye tıklayınız…