Kategori arşivi: İBRETLİK HİKAYELER

İmam mı hırsız? Kur’an-ı Kerim mi öksüz?

Anadolu’nun bir köyünde, köylü tarafından çok sevilen bir imam varmış.
Ramazan-ı Şerif geldiğinde köylüye mukabele okur, vaz-u nasihat edermiş. Köylü de hocasına sahip çıkıp, her akşam bir hane onu iftara davet edermiş. Yine bir akşam imam bir eve müsafir olmuş. Sofralar kurulmuş, iftarlar yapılmış. Ama ev sahibi masanın üstündeki parayı yerinde bulamayınca imam hakkında ki düşüncelerini değiştirmiş. Ve sene içerisinde imamla hiç konuşmamış.
Gel zaman git zaman diğer Ramazan-ı Şerif gelip köylü bu adeti tekrar yapınca sıra buna da gelmiş. Utancından

– “Ben imamı yemeğe almayacağım.” diyememiş. Akşam olmuş, sofralar kurulmuş, iftarlar yapılmış. Köylü dayanamayıp imama :

-“Hocam sana hiç yakıştıramadım. İhtiyacın varsa bile söyleseydin, parayı alıp gitmekte ne oluyor?” deyince imam meseleyi anlamış. Ve köylüye dönerek :

-“O akşam çok rüzgar vardı. Paralar uçup camdan çıkmasın diye, parayı şu duvarda asılı Kur’an-ı Kerim’in kılıfının cebine koydum. Yoksa siz geçen Ramazan-ı Şerif’ten beri o Kur’an-ı Kerim’e hiç el sürmediniz mi?” Şimdi söyleyin bakalım. İmam mı hırsız? Kur’an mı öksüz ?!…

İnşaallah bizler Kur’an-ı Kerimi öksüz bırakanlardan olmayıp 1 veya daha üstü kendimiz hatim eden, mukabeleleri takip edenlerdenizdir.

Kıymetli kardeşlerim!
Hazret-i Kur’an sadece Ramazan-ı Şerif ayında okunmaz. O bizim en iyi dostumuz, kabirde ki ışığımızdır.
Yalnız ve karanlıkta kalmamak onunla arkadaşlığımız nisbetindedir.
Onun için gelin bu kıssadan hissemizi alıp Hazret-i Kur’an’ı bir daha ki Ramazan-ı Şerif’e kadar öksüz ve yetim bırakmayalım.

“…O’nun rahmetini nasıl ümid ediyorsun?”

             

              Belh şehrinde adamın biri, kölesine(yanında çalışan adamına) buğday ekmesini emretti. O da gitti, arpa ekti. Hasad vakti olduğu zaman,  adam durumu gördü. Ve bunun sebebini sordu. Adamı:

                -“Buğday olur zannıyla arpa ektim.” dedi. Bunun üzerine adam kızdı:

                “Ey ahmak! Sen hiç arpa ekip, buğday biçen  bir kişiyi gördün mü? (İşittin mi?)” diye azarladı.

                Bunun üzerine köle(işçi adam, efendisine):

                -“Sen Allâhü Teâlâ hazretlerine isyan eder olduğun halde, O’nun rahmetini nasıl ümid ediyorsun?” dedi.

                -“Herkes, ne ektiyse sonunda onu biçer….” Sen iyi biliyorsun ki :

                -“Muhakkak ki dünya âhiretin mezraası(ekin ve ziraat yeri)dir…” Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rumî(k.s.) buyurdu.

                Sen bilmezsen bile cümle âlem bunu bilirler ki,

                Her ne nesne ektiysen harman günü ancak onu kaldırırsın.

                Bunun üzerine adam tevbe etti ve köleyi de azâd etti.

***

              EY İNSAN! Tıklayınız…(Okumayanlara mutlaka tavsiye edilir)

 

Işığa Doğru Yürüyebilmek

Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar.
Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar .
Ama şişenin tabanı cam ve onların da yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar.
Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar.
Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor.
Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar…
İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor.
Ancak daha derinlemesine düşününce, karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.
Çok basit gelen bu deney beni oldukça düşündürdü. Arıların ne kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz.
Sinekler ise malum hayvanlar.
Arılar ne kadar temizse adı üstünde, sinekler de o kadar iğrençtirler.
Arılardan korkarız bizi sokarlar diye ama, sineklerden midemiz bulanır.
Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuşkusuz.
Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir.
Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir.
Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir.
Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran.
Kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır.
Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır.
Karanlığa yürüyenlerdir.
Karanlık düşüncelerdir.
Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur.
Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır.
SADECE kendi yaşamları söz konusudur.
Nerede yemek varsa, nerede rahat yaşayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların. Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz.
Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür.
Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere.
Her türlü pisliğe bulaşırlar, sonra da yieceklerinize, üstünüze, başınıza konarlar.
Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar.
Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için asıl amaç çoğalmak ve yayılmaktır.

“AMELLER NİYETLERE GÖREDİR”

 

Mekke…

Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar.Genç:
– Sağol, paraya ihtiyacım yok.

– Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirlere ver.

Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır.Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar:

– Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın?

Genç:

-Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim.

Kaynak: http://kitap.mollacami.com/dini-hikayeler/aksama-kadar-yasamak.html

Hz. Allah’a Vuslat Yollarından Birisi

İmanın alametlerinden ve Hz. Allah’a vuslat yollarından biriside sabırdır. Sabır kelime olarak:Tutmak, tahammül etmek, beklemek, zorluk ve sıkıntılara katlanmak” manalarına gelir.Dini bir terim olarak ise: “Aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsini hapsetmek, kendine hâkim olmaktır.” Sabrın sonu selamettir, başarıdır.  Peygamber Efendimiz(s.a.v); “Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir”  “Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır” buyurarak sabrın faziletini anlatmış ve tavsiye etmiştir.Müminlerin birbirlerine sabrı tavsiye etmeleri de Kuranı kerimde methedilmiştir.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimiz zaman zaman hikmetini bilemediğimiz için ilk başta hoşumuza gitmeyen ve zorlandığımız hallerle karşılaşırız. Bu durumlarda bizim imdadımıza yetişecek en güzel haslet, sabır ve teslimiyettir. Bu sabır, o sıkıntının zararından kurtardığı gibi, bizleri kişilik olarak da olgunlaştırır. En mühimi ise Allah için gösterilen sabrın karşılığındaki büyük mükâfattır. Bu mükafat dünyada da verilebilir.Ama asıl karşılık Hz.Allah’ın katındaki büyük manevi kurtuluştur.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in yetmişten fazla yerinde sabırdan bahsedilir.

 Ve hiçbir amele verilmeyen mükâfat, sabır karşısında va’dedilir.

Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız olarak ödenecektir.”ayeti kerimesi buna delildir.(Zümer suresi 10)

İslam büyükleri sabrı üçe ayırmışlardır:
Birincisi  Cenabı Hakkın emirlerine uymakta sabırdır (sebattır),

Mesela: Namaz sabırdır. Günlük iş akışı içerisinde namaz vakitleri girer ve hemen programımızı ona göre ayarlarız. Bu nefse çok ağır gelir.

Oruç tamamen sabırdır. Zekatta sabır vardır. Hac ibadetinde en mühim husus sabırdır. İlim öğrenmede, cihat etmede sabır şarttır.

Bu sabrın karşılığında  Cenabı Hak; Cennette, her biri arzla sema arası kadar olan üç yüz derece verecektir.

-İkincisi, haramlardan korunmakta  sabırdır   (direnmektir), Gözümüzü,kulağımızı,dilimizi tutmak,yiyeceklere her daim dikkat etmek,hayatımız boyunca haramlardan sakınmak sabrın çok mühim bir kısmıdır.

Haramlar karşısında sabır elbette daha zordur. Nefisle cihadın daha üst mertebesidir. Derecesi de o nisbette büyüktür. Bunun sahibine her biri yerle yedinci kat sema  arası kadar olan altı yüz derece verilir.

-Üçüncü olarak ise musibetlere karşı, bilhassa ilk  geldiği anda  sabretmek (katlanmaktır).

Bunun sahibine  Hz. Allah, her biri Arş ile yeryüzü arası kadar olan yedi yüz derece verecektir. Bu, sabrın en zoru ve derecesi en büyük olanıdır. .(İhya,C.4 sabır bahsi)

Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Mevla, en sevdiği kulları olan peygamberlerine en ağır musibetleri vermiş ve onların sabırlarını Kuranı keriminde methetmiştir.  “Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara,153) ayeti kerimesi, sabreden kulun Hz. Allah’ın maiyyetinde olduğunun müjdesidir ki anlayanlar için tarifi imkansız bir şereftir.Çünkü sabrettikçe “maiyyet-i İlahi”, yani Cenabı Hakk’la beraber olma,ona yakın olma hali daha da artmaktadır.

Nitekim İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor: “Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına yani kalbe, ruha tatlı gelir. Çünkü, beden ile ruh birbirinin  zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır.” ( 159. Mektup)

Bu, bela ve musibetin derecesine göre artar, ama biz Cenabı Hakk’tan af ve afiyet istemeliyiz. Nitekim hadisi şerifte de“Hz.Allahtan af ve afiyet isteyin.” buyrulur.

Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak imanın en yüce mertebelerindendir. Eğer Cenabı Hakk sevdiği kulunu dünyada son derece rahat ve müreffeh kılsa idi, buna en layık olan, başta Resulullah (sav) olmak üzere; peygamberler ve Allah dostları olurdu. Ama biliyoruz ki;Belanın, imtihanın en şiddetlisi enbiyaya sonra evliyaya sonra da derece derce müminlere gelmektedir. (Ramuz ul ehadis)

Çünkü dünyadaki sıkıntılar mümin için ahirette mağfirettir, cennette derecedir.

Hadis-i Şerif: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi; Hz.Allah, onun hatalarını bağışlamaya, mağfirete vesile kılar.(Buhari)

***

SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

 

                                                                                                                                                       

KİM DAHA CÖMERT

Hazret-i Ali’nin (k.v.) kardeşi Cafer-i Tayyâr’ın (r.a.) oğlu Abdullah (r.a.), bir gün hurma bahçesinin yanından geçerken bahçede çalışan köleye üç öğünlük azık getirdiklerini gördü. Bu sırada bir köpek, kölenin yanına geldi. Köle bir öğünlük azığını köpeğe verdi. Köpek hemen yedi, ikincisini de verdi. Köpek onu da yiyince üçüncüsünü de verdi.

Abdullah (r.a.) yaklaşarak seslendi: “Ey köle, niçin bir günlük yiyeceğinin hepsini kendin muhtaçken ona verdin ve kendin açlığı seçtin?” Köle şöyle cevap verdi:

“Gördüm ki köpek, uzak diyardan gelmiş, aç ve nasîbini aramaktadır. İşte bundan dolayı onu mahrum etmeyi cimrilik telakkî ettim.”

– Peki, bugün ne yiyeceksin?

– Aç kalacağım ve sabır, arkadaşım olacak.

Bunun üzerine Abdullah (r.a.), “Halk beni cömert bilir. Hâlbuki bu köle benden daha cömerttir.” dedi. Köleyi ve hurma bahçesini sâhibinden satın aldı. Köleyi azât etti. Hurma bahçesini de, içindeki bütün âletleriyle ve ağaçlarıyla ona verdi.

Abdullah’a (r.a.) dediler ki: “Sen ondan daha cömert oldun. Zîrâ onun verdiği üç öğünlük yemek, seninki ise değerli bir köle ile değerli bir hurma bahçesidir.”

Abdullah (r.a.) da onlara şöyle dedi: “O benden daha cömerttir. Zîrâ onun verdiği, sahip olduğu mülkün hepsi; benimki ise sahip olduğum şeylerin bir kısmıdır.”

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

Cüneyd-i Bağdâdî (rah.) Hazretlerinin hocalarından olan Ebû Hamza Muhammed bin İbrâhim’in (rah.) yağmurlu bir gecede, çocuğu dünyâya gelmişti. O gece evlerinde yiyecek olarak hiçbir şeyleri yoktu.

Sabah olunca hanımı, Ebû Hamza’ya iki dirhem verip,

“Bunlarla bize bir şeyler satın alıp geliver.” dedi. Ebû Hamza (rah.) parayı alıp hizmetçisi ile beraber evden çıktı. Yolda ağlayan küçük yaşta bir köleye rastladılar. Ebû Hamza (rah.), ona niye ağladığını sordu. Çocuk:

“Benim kötü bir efendim var. Bana zeytinyağı almam için bir cam şişe vermişti. Zeytinyağı alıp dönerken yolda düşürüp şişeyi kırdım. Zeytinyağı da heder oldu. Efendimin bunu duyunca beni dövmesinden korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebû Hamza (rah.), çocuğun elinden tutup cebindeki iki dirhem ile ona çarşıdan bir cam şişe ile zeytinyağı aldı ve çocuğa verdi. Çocuk tekrar:

“Benimle beraber efendimin yanına gelseniz de geç kalmam sebebiyle beni dövmemesi için şefâat etseniz.” dedi. Onunla beraber gidip efendisine karşı ona şefâat ettiler. Sonra da dönüp mescide geldiler. Bir müddet oturdular. Otururlarken hizmetçi:

“Bu sıkıntılı günde niye böyle yaptınız?” dedi. Ebû Hamza (rah.) da ona susmasını işaret etti. İkindiye kadar böyle oturdular. Namazdan sonra hizmetçisine:

“Haydi kalk evimize dönelim.” dedi.

Evlerinin olduğu sokağa girdikleri zaman sokağın, kışın ihtiyaç duyulan yiyecekler getirmiş hamallarla dolu olduğunu gördüler. Hamalların yanında duran bir adamın elinde yazılı bir kâğıt vardı. O adam Ebû Hamza’ya yaklaşıp:

“Ey Ebû Hamza, haber aldık ki dün gece bir çocuğun olmuş. Biz de sana hediye olarak ne varsa getirdik. Bunları lütfen kabul et.” dedi.

Diğer bir adamın da elinde, içerisinde beş yüz dirhem bulunan bir kese vardı. O da keseyi Ebû Hamza’ya verdi.

Ebû Hamza (rah.) bunları görünce hizmetçisine dönüp:

Bir iş yapacağın zaman, karşılığını böyle veren kimse için (yani Allâhü Teâlâ için) yap.” dedi. (Târih-i Dımaşk)

Fakir Çoban Padişahın Kızını Neden Almadı? Tıklayınız

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Mescid-i Nebevi          Sevgili Peygamberimiz (sas),nasıl ki yaratılmışların en seferlisi ise, onun ümmeti de diğer ümmetlerden hayırlı kılınmıştır.Bakara suresinde şöyle buyrulur:

         “Ey Müslümanlar, böylece sizi (seçkin, şerefli, aşırılıktan uzak) mutedil bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adâlet örneği ve hak şâhitleri olasınız diye. Resul (AS.) da sizin üzerinize şâhit (ve numune)dir.”  (Bakara suresi 143.ayet )

         Ayeti Kerimelerin tefsirinden öğrendiğimize göre, Ümmeti Muhammet her bakımdan diğerlerinden daha seçkin ve şanslıdır. Diğer ümmetlerin şahidi ve örneğidir. Geçmiş ümmetlerin bir ömür çalışarak kazanacağı manevi dereceler bu ümmete, kadir gecesi gibi geceler sayesinde, bir gecede ihsan edilmiştir. Geçmiş ümmetlere gelen ağır imtihanlar ve cezalar bu ümmete verilmemiştir. Yaratılmışların sonuncusu olmakla beraber cennete girenlerin de öncüsü bu ümmettir. Cennet ehlinin ekserisi bu ümmettendir. Daha sayamayacağımız pek çok şeref ve üstünlük verilmiştir. Tabi ki bunlar, kendi gayretimizin bir neticesi değil; tamamen Peygamber efendimiz (sav) in büyüklüğündendir.

          Hadisi Şerifte Resûlullah Efendimiz (sav.)şöyle buyurdular:

         “Bana, diğer peygamberlere verilmeyen dört şey verildi: Bana yeryüzünün anahtarları verildi, Ahmed diye isimlendirildim, toprak bana temiz ve temizleyici kılındı ve ümmetim ümmetlerin en hayırlısı kılındı. (Müsned-i Ahmed)                                                                                                                                                                                                                                             Ümmet-i Muhammet’den olmak öyle büyük bir nimet ki, peygamberler bile özenmişlerdir. Nimet büyük olunca şükrünü eda etmek de o derece mühimdir. Onun için daima bu nimetin büyüklüğünü tefekkür etmeli, Yüce Mevla’mıza Hamd ve şükür halinde olmaya çalışmalıyız. Bu cümleden olarak

de-ki          “Ey habibim söyle; eğer Hz.Allahı seviyorsanız,bana tabi olun ki Allah da sizleri sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin…”(Ali İmran.31)  ayeti kerimesinde emredildiği gibi, Sevgili peygamberimize her şeyimizle tabi olmaya çalışmak da bu nimetin şükrünün olmazsa olmazıdır. İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor:

          “Mahbûb-u Rabbul alemin olan Rasûlullah’a tâbi olmakla insan mahbûbiyet yani Allah’ın sevdiği kul  olma mertebesine ulaşır,muhabbet rütbesine kavuşur. Akıllı insan zâhiren ve bâtınen tüm gücü ile Hayrül Beşer (S.A.V)’e tâbî olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”.( Mektubat C.1. 41.Mektup)

           Resulullah(sav)e tabi olmak ise evvela; İnançta, Ehl-i Beyt ve ashabın yolu olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat üzere olmaktır.Bu asıldır. Bunun devamında da; beş vakit namaz başta olmak üzere ilahi emirleri yapmak, her türlü haramdan sakınmak ve hayatımızın tamamında sünnete uymaktır. Bunlarda muvaffak olmak içinse, önce bilgi eksiklerimizi gidermemiz gerekir.Ali İmran suresinin 110.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

           “Sizler, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız…(Ali İmran suresi 110)

           Bu ayeti kerimede; en hayırlı ümmet olan Ümmeti Muhammedin diğer vasıfları da iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmek ve Allaha tam manası ile inanmak zikredilir. Bu itibarla, Her mümin tam bir imanla Allah yolunda hizmet ve Allah’ın kitabını yaymakla vazifelidir.

           Bu hizmetler yapıldıkça, müminler maddeten ve manen yücelmişlerdir.

           Dünyaya dalıp bu vazifeleri ihmal etmek ise,dünya ve ahiret sıkıntı sebebidir.

           Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

            “Sizi iki sarhoşluk kaplar. Maişet,(dünyalık geçim)sevgisinin sarhoşluğu ve Cehalet sarhoşluğu. Böyle bir dönemde siz, iyiliği emredip, kötülüğü nehy edemezsiniz.(Çünkü dünyaya dalınca heyecanınızı kaybedersiniz, dini ilimleri öğrenmediğiniz için bilemezsiniz. Ve gücünüzü kaybedersiniz)

            Ancak; (böyle bir dönemde iken) Kur’an-ı kerim ve sünnet-i seniyye’ ye bağlı kalarak, onlara sımsıkı sarılıp ayakta kalanlar, dinlerini ayakta tutanlar müstesnadır. Onlar, ashabımdan Muhacir ve Ensar’ın önde giden büyükleri gibi ecir ve sevap alacaklardır. ” (Ramuz el ehadis, s.101)

            Bu hadisi şerif, İslam dünyasındaki sıkıntıların sebeplerini de gösteriyor:

          Onlar, sarhoşluk derecesinde dünyaya dalmak ve cehalettir.Buna çare ise kitap ve sünnete sımsıkı sarılıp dini ayakta tutmaktır. İnsanlara iyiliği emredip, kötülüklerden nehyedecek güç, buradan gelecektir.  Çekilen sıkıntılar Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Resulullah ile aşılacaktır.

           Hadisi şerifte ayrıca, dinin garip zamanında Kur’an ve sünnete sahip çıkanlara, ashabı kiramın büyükleri gibi derece kazanma müjdesi de verilmektedir.

            Kıymetini bilen için, ne büyük bir müjde, ne büyük bir fırsat..

O’na(SAS) benzeyebilmek.

Ayakları şişerdi, o öpülesi ayakları. Ama bizim gibi sabahlara kadar gezmekten değil, sabaha kadar ibadet etmekten. Az yerdi, ama bizim gibi rejim yapmak için değil, fakirliği seçtiğinden. Gece gündüz ağlardı, o ağlayınca meleklerin gözleri dolardı ama bizim gibi pembe diziler yüzünden değil, mevlaya olan aşkından. Ne kadar farklıyız değil mi Allah rasülünden. Mevla bütün amellerimiz ve niyetlerimizle ona benzemeyi nasip etsin. Amin.
Hayırlı cumalar.

“Sen bunlardan mısın?”

Abdullâh bin Ömer (r.anhümâ) bir adamın Resûlullâh’ın (s.a.v.) Ashâbı’ndan bazısına dil uzattığını işitti. Onu çağırdı ve Haşr Sûresi’nin:

“(Allâh’ın verdiği bu ganimet malları,) o fukarâ muhâcirler içindir ki yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar. Allah’tan bir lütuf (dünyadan rızk, âhirette cennet sevabı) ve Allâh’ın rızasını ararlar ve Allâh’a ve resûlüne hizmet ederler. İşte onlardır sâdık olanlar.” meâlindeki sekizinci âyetini okudu.

“İşte bunlar Ashâb’ın Muhâcirler’idir. Sen onlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra Haşr Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp îmâna sâhip oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinde ihtiyaç bile olsa îsâr ile (Ashâb’ın muhâcirlerini) kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felâh bulanlar.” meâlindeki dokuzuncu âyetini okudu.

“İşte bunlar da Resûlüllâh’ın Ensâr’ıdır. Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra da Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki arkalarından gelmişlerdir, şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizlere ve önden îmân ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret buyur ve gönüllerimizde îmân etmiş olanlara karşı kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şübhe yok ki sen Raûfsun, Rahîmsin.” meâlindeki onuncu âyetini okudu ve “Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Ümit ederim.” dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.anhümâ): “Hayır, vallâhi onları (Resûlüllâh’ın Ashâbını) kötüleyen bunlardan olmaz.” dedi.

Haşr Sûresi’nin onuncu âyet-i kerîmesi, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbetin vacip olduğuna delildir. Bu bakımdan bütün Ashâb-ı Kirâm’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmak vazifemizdir.

:) YEMESİ KOLAY OLSUN!

Timur’un defterdarı hesapta bir yanlışlık yapar. Bunun üzerine Timur o defterdara kağıtları yedirir ve işten kovar. Yerine Nasreddin Hoca’yı alır. Nasreddin Hoca hesapları yufka üzerine yapmaya başlar. Timur, bunu görür ve sebebini sorar. Cevap da tam Hoca’dan beklenildiği gibi  olur :

– Yemesi kolay olsun diye !

***

 

Vefât Eden Kişi Gibi Düşünebilmek!

Hasan-ı Basrî Hazretleri bir cenazeye katılmıştı. Defin işlemleri bittikten sonra yanındaki bir zâta sordu:

“–Bu vefât eden zât, acaba şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini, zikirlerini artırmayı ve günahlarına daha fazla istiğfar etmeyi düşünüyor mudur?” O zât da:

“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurdu:

“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?”

(İbnü’l-Cevzî, el-Hasenü’l-Basrî)