Kategori arşivi: İBRETLİK HİKAYELER

TERAZİMİZİN HANGİ KEFESİ AĞIR BASIYOR?

1960’ larda Hindistan’da büyük bir ekonomik kriz yaşanır. Temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları hiç görülmemiş bir şekilde artar. Eşyalardaki pahalılık artık halkın dayanamayacağı bir duruma gelir. Halk büyük âlimlerden olan Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin yanına gelip bu durumu şikayet ederek pahalılıktan ve fiyat artışından yakınırlar. Ondan bu duruma karşı ne yapmaları gerektiğini sorarlar. 

Kandehlevî onlara şu önemli nasihati yapar ve der ki: 

“İnsanlar ve eşyalar Allah katında iki elin iki terazisinin kefesi gibidir. Eğer Allah katında insanın değeri artarsa eşyanın değeri düşer ve fiyatlar ucuzlar ama eğer Allah katında insanın değeri düşerse eşyanın değeri artar ve fiyatlar yükselip pahalılık olur.

 Siz Allah katındaki değerinizi yükseltmeye bakın ki böylece insanın değeri yükselsin ve eşyanın değeri de azalıp fiyatlarda düşsün.” Sonra Halka dönüp şu ayeti bu söylediğine delil olarak okur:

 “Eğer O şehirlerin halkı (hakkıyla) iman edip takva sahibi olsalardı muhakkak onlar üzerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık” (S.Araf,96).

Allahım merhametinle muamele eyle. 

***

Farklı şikayetlere tek tavsiye! tıklayınız…

Halife Hz.Ömer’in(r.a.) Kaybettiği Dava

Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı Resulüllah’ın mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet’in etrafındaki arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu.
Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:
Evinizi, arsanızı Resulullah’ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah’ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.
Herkes arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır, Resulullah’ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir pürüz var. Onu da halletmek gerekiyor.
Nedir o pürüz?
Hazreti Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi düşünmüyor.
Halife bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:
Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah’ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe ulaşmış olsun, ihtiyacı karşılayacak hale gelsin.
Hayret! Abbas’tan beklenmeyen tavır:
Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka!
İçinden çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye intikal ettirir. Hakim meşhuk hukukçu Übeyd bin Kab.
Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:
Biz yönetim olarak Abbas’a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah’ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkanı bulsun.
Abbas’ın cevabı:
Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz.
Mahkemenin kararı:
İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas’ın mülkü Abbas’ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.
Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar kalkıp gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas’tan başkasının sesi değildir.
Bakın ne diyor Abbas:
Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?
Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla fiyat vererek de olsa zorla alamaz.
Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum. Arsamı şu andan itibaren Resulullah’ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah’ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir.
Übeyd bin Kab’ın sorusu:
Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da olsa vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun?
Abbas’ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:
İslam’ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!…

ÖMRÜMÜ BİR SECDEDE GEÇİRİRDİM!

İsâ Âleyhisselam bir dağa çıktı. Dağda güneşin harâreti altında ibâdet eden yaşlı bir zât gördü. O Yaşlı Abid Zata dedi ki:

“Niçin kendini güneşten koruyacak, soğuk ve sıcaktan muhâfaza edecek bir gölgelik yapmıyorsun?”

Yaşlı âbid şöyle cevap verdi:

“Ey Allah’ın Peygamberi! Ben geçmiş peygamberleri dinledim. Yedi yüz seneden fazla yaşamayacağım. Binâ ile meşgul olacak zamanım yok.”

İsâ Âleyhisselam dedi ki:

“Ben sana hayret edeceğin bir şeyi haber vereceğim. Âhir zamanda ömürleri yüz seneyi geçmeyecek bir kavim gelir. Onlar saraylar, köşkler inşâ eder; bağlar, bahçeler kurarlar. Bin sene yaşayacak kimselerin emel ve arzularına sahip olurlar.”

Bunun üzerine yaşlı Âbid Zât şöyle dedi:
“Onların aklı yok! Vallâhi onların zamanına yetişmiş olsaydım, ömrümü bir secdede geçirirdim.” [Tefcîru’t-Tesnîm Fî Kalbin Selîm, c.1, s.386]

Son nefese kadar son nefes dahil her nefeste imanda, istikamette, Allah Yolunda daim ve kaim olabilmeyi, Rabbimize öyle ibadet etmek suretiyle, adeta ömrümüzün tamamını bir secdede geçirmiş gibi olabilmeyi, kalbinde imanın halavetini ve simasında secde eserlerini muhafaza edebilmeyi Cenabı Hakk cümlemize, cümle ümmeti Muhammede ve Ehlimize nasip ve müyesser buyursun dua ve temennisiyle

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

Hz. Ömer (r.a.) zamanında genç bir yiğit, beş vakit namazı hiç aksatmaksızın Hz. Ömer’in ardında cemaatle kılarmış. Bu yiğide gönlünü kaptıran güzel bir kadın varmış. Defalarca bu yiğide haber göndermiş, ancak ondan cevap alamamış. Bu kadın, bir gün ihtiyar bir kadına hâlini anlatmış. Birlikte o gence tuzak kurmuşlar. İhtiyar kadın, o yiğit yanından geçerken, “Koyunum şuraya kaçtı; yakalamaya gücüm yetmiyor, bana yardım et” demiş.

Yiğit, koyunu tutmak maksadıyla gösterdiği yere girince, orada bekleyen genç kadın hemen kapıyı kilitlemiş, “Bu hileyi sana ben yaptım.” demiş. Allâh’ın inayetiyle yiğit, ona yüz vermeyip iltifat etmemiş. Sabaha kadar yalvarıp yakarmasının bir işe yaramadığını gören kadın, “Feryat ederek seni rezil ve rüsvay ederim.” demiş. Yiğit de “Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!” diyerek teklifini reddetmiş. Kadın, feryad etmiş. Bunun üzerine mahalle halkı gelip yiğidin ellerini bağlayıp dövmüşler. Daha sonra da Hz. Ömer’in huzuruna getirmişler.

Hz. Ömer de, o yiğidi bu hâlde görünce, Yâ Rabbi! Bu yiğide hüsnü zannım vardır. Habibin Muhammed Mustafâ hürmeti için zannımı boşa çıkarma!” diye yalvarmış. Sonra ona, “Bana doğruyu söyle, Hak Teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır.” buyurmuş. Yiğit, başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), şehrin ihtiyar kadınlarının gelmelerini emretmiş. O ihtiyar kadın gelince, genç onu tanımış. Hz. Ömer’in heybeti karşısında korkuya kapılan kadın, bu işi birkaç akçe karşılığında yaptığını itiraf etmiş. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalkıp o yiğidin ellerini çözmüş, başındaki kanı silmiş ve şöyle buyurmuş: “Elhamdülillah! Bir hadîs-i şerîfin sırrı, bizim zamanımızda zuhur etti. Zira Fahr-i Âlem (s.a.v), ‘Benim ümmetimden nice sıddîklar zuhur edecektir ki, kardeşim Yûsuf (as.), Züleyha’dan kendini koruduğu gibi onlar da kendilerini, (mahremi olmayan) yabancı kadınlardan korurlar.’ buyurmuştur.”

Daha sonra Hz. Ömer’in emri üzere, o kadın ile suç ortağı ihtiyarı şehirden sürmüşler. (Menâkıb-ı Çehar Yâr-ı Güzîn)

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

 

 

Adem (A.S.), Kimlerin İsmiyle Tövbe Etti?

Zehret’ür-Riyâd’da nakledildiğine göre Hz. Câfer  Sâdık şöyle demiştir:

— Adem (A.S.) ile Havvâ Cennette oturmakta idiler. Hak Taâla Cebrail (A.S.)’ı gönderdi ve:

— Adem’in elini tut ve Cenneti tavaf et, buyurdu.

Cebrail (A.S.) Adem’le birlikte Cenneti tavaf ettiler. Güzel bir saraya geldiler. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüştendi. Şerefesi yeşil Zebercedden idi. O sarayda yakuttan bir taht vardı. O tahtın üzerinde nurdan bir kubbe bulunuyordu. O kubbede çok hoş bir sûret vardı. Başında nurdan bir taç, kulağında inciden iki küpe ve belinde nurdan bir kemer vardı. Adem (A.S.) onu gördü. Hayret içinde kaldı. Havva’nın güzelliğini unuttu ve:

— Ey Rabbim! Bu ne suretidir! dedi.

Hak Taâla:

— Bu Fâtıma’nın suretidir. Başındaki taç Muhammed Mustafa (S.A.V) dir. Belindeki kemer Ali’dir. İki küpe de Hasan ile Hüseyin’dir, buyurdu.

Adem (A.S.) bu kubbede beş kapı gördü. Her kapıda nurdan bir söz yazılı idi:

Birinci kapıda, Bu Muhammed’dir.

İkinci kapıda, Bu Ali’dir.

Üçüncü kapıda, Bu Fâtımatüz-Zehrâ’dır.

Dördüncü kapıda, Bu Hasan’dır.

Beşinci kapıda, Bu Hüseyin’dir.

Cebrail (A.S.):

— Ey Adem! Bu isimleri sakla. Bir gün bunlara muhtaç olursun, dedi.

Adem (A.S.) dünyaya indiği zaman üç yüz yıl ağladı.

Nidâ geldi ki:

— Ey Adem! Kâbe’ye bak!

Adem (A.S.) baktı ve bu beş ismin orada yazılı olduğunu gördü.

Adem (A.S.) secde etti ve:

— Ey Rabbim! Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’in hakkı için beni yarlığa ve benim tövbemi kabûl et, diye niyazda bulundu.

Hak Taâla:

— Ey Adem! Eğer bütün zürriyetini benden dilesen,  bu isimlerin hürmeti hakkı için, hepsini yarlığar idim, buyurdu.

Kaynak : ENVÂRU’L ÂŞIKÎN(Âşıkların Nûrları)Y

Yarlığamak : Bağışlamak, affetmek, mağfiret etmek.

Hz. Havva Validemiz Niçin Yaratıldı?

Müfessirler şöyle naklederler:

— Hz. Adem Cennette olduğu zaman yalnız dolaşırdı. Gönlü sâkin değildi. Hak Teâla Adem’e uyku verdi. Adem (A.S.)’da uyudu. Hak Teâla Adem’in sol eğe kemiğinden Hz. Havvâ’yı yarattı. Ona Cennet elbiselerini giydirdi. Hz. Havvâ, Ademin başı ucuna oturdu. Adem (A.S.) uykudan uyandığı zaman başında bir kadının oturduğunu gördü. Melekler imtihan için:

Bu kimdir ? diye sordular.

Adem (A.S.):

Kadındır, dedi.

Melekler:

İsmi nedir? dediler.

Adem (A.S.):

Havvâ’dır, dedi.

Melekler:

Niçin Havva’dır? dediler.

Adem:

Diri yaratıldığı için, dedi.

Melekler:

Niçin yaratıldı? diye sordular.

Adem:

Ben onda ve o bende sakin olmak (huzur bulmak) için yaratıldı, dedi.

Nitekim Hak Teâla buyurdu:

«Sizi bir candan (Ademden) yaratan, bundan da, gönlü kendisine yatıp ısınsın diye, eşini yapan O’dur (Allah’tır). (A’râf Sûresi, âyet: 189.)

Bedâyi-i Ahbâr’dan yapılan nakle göre, Adem (A.S.)

Cennete girince, Allah Teâla Hz. Havvâyı yarattı ve:

Benim Cennetimde oturun, yemişlerinden yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Benim selâmetim ve rahmetim sizin üzerinize olsun! dedi. Ve kendisini Hamd ve Senâ ile anıp:

Hamd benim övüncümdür, Azamet benim örtüm, Ululuk elbisem ve bütün mahlûkât benim kulumdur, buyurdu.

Melekler, Adem (A.S.)’a verilen bu şerefi görünce. Cennet halkı ile birlikte, onların üstlerine inciden saçu saçtılar. Adem (A.S.)’a ve Hz. Havva’ya selâm verdiler.

Hak Teâla hazretleri şöyle buyurdu:

Ey Adem! Benim nimetlerime şükret. Seni son derece güzel yarattım. Seni ayağın üzerinde yürüttüm. Sana ruhumu üfledim. Melekleri sana secde ettirdim. İb[1]lis sana secde etmediği için ona lânet ettim. Sana olan iyilikleri tamamladım. Ceneti iki bin yıl evvel, Havvâ ile senin için, yarattım. Eğer bana itaat ederseniz benim Cennetimde kalırsınız. Eğer bana verdiğiniz sözü terk ederseniz Cennetten çıkarır, ateşle azâb ederim.

Adem (A.S.) bunun üzerine:

Ey Rabbim! Ahdini ve emânetini kabul ettim, dedi.

Hak Teâla:

Eğer bu ağaca yaklaşırsanız, zâlim olursunuz, buyurdu.

Eb’ul-Leys İbni Abbâs (R.A.)’dan şu rivâyeti nakleder:

— O zaman İblîs, Adem (A.S.)’ın, Allahtan bu şekil[1]de yücelik bulduğunu görünce hased elti. Cennetten çıkarmak istedi. Yılan suretine girip Cennetin kapısına geldi ve ağladı. Adem (A.S.) ve Havvâ Şeytanı tanımadılar ve:

Neden ağlıyorsun? dediler.

Şeytan:

Sizin için ağlıyorum, birbirinize hasret kalacaksınız. Fakat, size tavsiye ederim ki, bu ağaçtan yerseniz Cennette ebedî kalırsınız, dedi:

Havvâ bu söze mağrur oldu. Oradan gitti, Adem (A.S.)’ın yanına geldi ve:

Bu ağaçtan yiyelim ve Cennette ebedî kalalım, dedi.

Adem (A.S.):

Hak Teâla bizi bu ağaçtan men etti, dedi.

Havvâ bin türlü nâz ve lütuf ile:

Beni seversen bu ağaçtan yiyelim ve Cennete ebedî kalalım, dedi.

Adem (A.S.):

Ey Havvâ! Böyle yapma! Ben Allah’ın hışmından korkarım, dedi.

Hz. Havva:

Allah’ın rahmeti çoktur deyip o ağaçtan bir yemiş aldı, yedi ve:

Ey Adem! Ben yedim, bir şey olmadı, dedi. Zira,o meyveyi yemekle Havva’ya bir hâl olmadı. Çünki Havvâ başkasına uyan, Ademin himâyesinde bulunan kimse, Adem ise kendine uyulan, Havvâ’nın kendisine uyduğu kimse idi. Madem ki uyulan Adem’de bir hal yoktur, uyan Havvâ da da bir hal olmaz. Bunun aksi de böyledir. Ondan sonra Havvâ bir yemiş alıp Adem’e verdi.

Ne zaman ki Adem (A.S.) o meyveden yedi, giydiği güzel elbiseler arkasından düştü, çıplak kaldı. Adem (A.S.) utancından kaçıp gizlendi.

Allah Teâla:

Ey Adem! Benden mi kaçıyorsun? buyurdu.

Bir incir ağacından yaprak alıp kendini örttü.

Saîyd bin Müseyyeb dedi ki:

Adem (A.S.) o ağaçtan yemeyeceğim diye Cenab-ı Hak’la ahd etmişti. Halbuki aklı vardı. Peki, niçin yedi? Cevâbı şudur:

— Havvâ çeşitli yollarla sarhoş etmişti. Bundan dolayı ahdi unutup o meyveden yedi.

Bagavî tefsirinde, nakledildiğine göre Muhammed bin Kays şöyle demiştir:

Hak Teâla Adem (A.S.)’a: Benim yasak ettiğimi niçin yedin? diye buyurdu.

Adem (A.S.):

Havvâ yedirdi, dedi.

Hak Teâla Havvâ’ya:

Niçin yedirdin? buyurdu.

Havvâ:

Bana yılan. «Ye!» dedi, yedim diye cevap verdi.

Hak Teâla yılana:

Niçin yedirdin? buyurdu.

Yılan:

Bana İblis öğretti, dedi.

Hak Teâla Havva’ya:

Ayda bir kerre kan gör! buyurdu.

Yılanın ayakları vardı ve kendi de deve gibi idi.

Hak Teâla yılana.

Ayaklarını kestim, bundan sonra sen yüzün üzerine yürü! buyurdu.

Ondan sonra da İblîs’e:

Bunları sen azıttığın için melun ol, sana lânet olsun! buyurdu.

Hak Teâla bundan sonra yine Adem’e:

Ey Adem! Ben seni şükredesin diye yarattım. Sen ise nimetlerimi inkâr eden bir kul olmak istersin, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Allahım! Beni toprak et, tek azâb etme! diye yalvardı.

Hak Teâla da:

— Ben seni niçin toprak edeyim? Cennet ve Cehennemi senin çocuklarınla, senden türeyecek insanlarla dolduracağım, buyurdu.

Adem bu sözü işitince, sevinip sustu.

Ondan sonra Hak Teâla, Adem (A.S.)’ı Serendip dağına indirdi ve şunları ona verdi:

1) Allah onu yeryüzüne indirdi.

2) Onu sıkıntıya düşürdü.

3) Rengini değiştirdi.

4 ) Komşuluktan uzaklaştırdı.

5) Hz. Havva’yı ondan ayırdı.

6) Adem (A.S.) ile İblîs arasında tekrar düşmanlık meydana geldi.

7) Allah’ın nehyini çiğnedi.

8) İblîs’i Adem (A.S.)’ın oğullarına havale etti, gönderdi.

9) Dünyayı Adem oğullarına zindân kıldı.

10) Adem (A.S.)ı Cennet havasından mahrûm bıraktı.

Ondan sonra Hak Teâla Havva’ya:

Ey Havvâ! Nasılsın? diye buyurdu.

Havva da:

Ey Rabbim! Benim zînetlerim ve elbiselerim gitti, dedi.

Hak Teâla:

Bu elbiseleri senden kim giderdi? buyurdu.

Hz. Havvâ:

Ettiğim hata giderdi. Beni düşmanım İblis kandırıp aldattı. Sana and içti, ben de aldandım, dedi.

Hak Teâla hazretleri:

Ey Havvâ, seni şu on beş şeye müptelâ ettim, buyurdu:

1) Hayız görmek.

2) Karnında çocuk taşımak.

3) Çocuk doğurmak,

4) Din noksanlığı,

5) Akıl noksanlığı,

6) İddet (belirli bekleme zamanı) bitmeyince evlenmemek.

7) Mirâs noksanlığı.

8) Erkeğin emrinde ve hükmü altında olmak.

9) Talak (boşanma) senin elinde olmamak.

10) Harbe gitmemek.

11) Kadından Peygamber olmamak.

12) Halîfe ve Sultan (Devlet Reisi) olmamak.

13) Erkeklerinden izinsiz üç günlük yere gitmemek.

14) Bütün Cemaat kadın olsa Cuma namazı kılmamak.

15) Genç kadınlara erkekler selâm vermemek.

Şimdi ey Havvâ! Cennetten çık! Sana: aklı, dinî,mirası ve tanıklığı eksik kıldım.

Havvâ:

Ey Rabbim! Cennetten nasıl çıkayım? Bütün yücelikleri benden giderdin! dedi.

Hak Teâla.

Cennetten çık! Senin neslinden nice Peygamberler, Velîler ve Şehitler gelecek ki, Cenneti onlarla dolduracağım, buyurdu.

Ne zaman ki Adem (A S.) Cennetten çıktı, Cebrâil (A.S.)Adem’i Serendib’e; Havvâ’yı da Cidde’ye indirdi.

Melekler Adem (A.S.)’ı gördüler. Çıplak dolaşırdı.

Onu esirgediler ve:

Ey Rabbim! Ademi utandırma! dediler. Adem (A.S.) Cennetten çıktıktan sonra ellerini başının üzerine koyup gözlerinden akan yaş yanaklarından akardı. Bazı melekler Adem (A.S.)’ı kınadılar. Hak Teâlanın (A.S.)’a verdiği nimetlerden ve ahdinden bahsettiler.

Adem (A.S.):

Allah’ın takdiri böyle idi ki beni yere indirdi, dedi,

Hak Teâla Adem (A.S.) a:

— Ben şöyle takdir ettim ki, tövbe olmayınca asîleri kabul etmem. Seni topraktan yarattım. Hiç bir melek, şekil ve mükemmellikte sana benzemez. Ruhumdan sana ruh üfledim. Melekleri sana secde ettirdim. Havvâyı sana verdim. Sana bütün isimleri öğrettim. Meleklerime seni hatip kıldım, Nihâyet sen benim ahdimi unuttun ve Şeytana uydun, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Bu nimetlerin hepsini sen verdin. Ben senin şükründen ve verdiklerini dile getirmekten acizim. Ey Rabbim! Beni Muhammed muhabbeti için esirge. Zira bütün mevcudatı onun için yarattın, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Muhammed kimdir? Sen ne bilirsin? buyurdu.

Adem (A.S ):

Cennetin her yerinde: (Lâilâhe illellâh Muhammedün Rasûlûllâh) kelimesinin yazılmış olduğunu gördüm. Onun ismini Arşda ve Levh-i Mahfuzda yazılı gördüm. Bunlardan anladım ki, sana ondan daha sevgili kul yoktur, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Eğer (Besmele) ile başlarsan, mescidleri sana mesken kıldım. Yiyeceklerimi sana helâl kıldım. Yeryüzünde senin için sular akıttım. Ye, iç! Benim zikrimle meşgul ol! buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla:

Bir hayırına on veririm. Bir şerrine de bir yazarım buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla.

Tövbeni kabul ettim, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla:

Seni ve çocuklarını yarlığarım, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! İşim tamam oldu dedi.

Ondan sonra İblis (Lanet olsun):

Ey Rabbim! Böyle olmak senin ilminde vardı. Şimdi bana da kıyamete kadar fırsat ver, dedi.

Hak Teâla:

Emân (fırsat) verdim. Ne gerekse işle! buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Beni yeryüzüne indiriyorsun. Hani bana mesken? dedi.

Hak Teâla:

Mezbelelikleri sana mesken kıldım, buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Onlara Peygamberler ve kitaplar verdin. Bana da kitap gerek, dedi.

Hak Teâla:

Boş ve lüzumsuz şiir ve hicivleri sana Kitap olarak verdim, buyurdu.

İblis:

Hani benim Peygamberlerim? dedi.

Hak Teâla:

Cadılar ve kâhinler senin peygamberlerindir, buyurdu.

İblis:

Hani benim evim? dedi.

Hak Teâla:

Hamam senin evindir, buyurdu.

İblîs:

Hani benim müezzinlerim? dedi.

Hak Teâla.

Saksağanlar sana müezzin olsunlar, buyurdu.

İblîs:

Hani benim yiyeceğim? dedi.

Hak Teâla:

Benim adımla başlanmayan taam senin yiyeceğin olsun, buyurdu.

İblis:

Hani benim şarabım? dedi.

Allahü Teâla:

Sarhoş eden her şey senin şarabın olsun, buyurdu.

İblis:

Hani benim meclisim? dedi.

Hak Teâla:

Sokaklar, çarşılar ve pazarlar senin meclisin olsun, buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Hani benim işaretim? dedi.

Hak Teâla:

Benim lanetim ve gazabım senin üzerine olsun, buyurdu. Ve onu on şeye müptelâ kıldı:

1) Huzurundan kovdu.

2) Cennetten çıkardı.

3) Sûretini değiştirdi.

4) İsmini değiştirdi.

5) Câhillere imam kıldı.

6) Ona lânet etti.

7) Ma’rifetinden mahrum etti.

8) Tövbesini aslâ kabul etmedi.

9) Rahmetinden mahrum kıldı.

10) Cehennem halkının hâtibi yaptı.

Adem (A.S.):

— Ey Rabbim! İblîs’e kıyamete kadar fırsat verdin. Sana evlâtlarımı azdırmak için and verdi. Ben onun hilesinden emin olamam, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Ben sana üç şey verdim ki, bütün âlem seni azdıramaz, buyurdu.

1) Benim için banâ ibâdet et ve bana şirk koşma.

2) İşlediğin her hayır için yerine on veririm. Eğer günah işlersen bir yerine bir yazarım. Eğer istiğfar edersen kabûl edip yarlığarım. Nitekim Hak Teâla buyurur:

«İşte ben muhakkak yakınımdır. Bana duâ edince ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim…» (Bakara Suresi,  âyet:186.)

İblis Adem (A.S.)’ı gene kıskandı ve:

Ey Rabbim! Öyle olunca ben onun çocuklarını nasıl aldatayım? dedi.

Hak Teâla:

Damarlarında ve göğüslerinde yer bul ve dilediğin şekilde onları aldat, buyurdu.

İblîs:

Ey Rabbim! Beni yere mi indiriyorsun? dedi.

Hak Teâla.

Benden ümidini kesenleri Cehenneme indiririm, dedi ve:

«Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizden dolduracağım» buyurdu. (A’râf Sûresi, âyet: 18.)

Hz. Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Yılan benim düşmanıma yardım etti, ben onunla dünyâda ne ederim? dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Onun yerini yerin altı ve yiyeceğini toprak kıldım. Dışarda gördüğün zaman başını parçala! buyurdu.

Hak Teâla Tavûs’a da:

Seni sularda eğleştirdim ve rızkını da yerden verdim, buyurdu.

Hz. Havvâ:

Ey Rabbim! Beni eğri kemikten yarattın. Aklımı, dinimi, tanıklığımı ve mirasımı eksik kıldın. Senden dilerim ki, erenlere verdiğin sevâptan bana da ver, dedi.

Hak Teâla:

— Ey Havvâ! Hayayı, merhameti ve anlaşmayı sana verdim. Kızların çocuk doğururken ölseler, onlara şehitlik mertebesi verdim, buyurdu.

Ondan sonra Hak Teâla Ademi tövbe kapısından Hindistandaki Serendibe indirdi. Hz. Havva’yı Rahmet kapısından Ciddeye indirdi. İblîs’i de lânet kapısından çöllere bıraktı. Yılanı Azab kapısından çıkarıp çöllere bıraktı. Yılanı Azab kapısından çıkarıp İsfehân memleketine sürdü. Bunların Cennetten çıkması ikindi vaktinde oldu.

Hz. Adem ayağa kalktığı zaman başı göklere varırdı ve meleklerin zikrini işitirdi. Sonra sakalı çıktı. Önce genç oğlandı. Bundan sonra Adem (A.S.) meleklerin sesini işitmez oldu, son derece yalnızlık çekti ve:

Ey Rabbim! Ne oldu ki, meleklerin sesini işitmez oldum? dedi.

Hak Teâla:

Hatâ işledin, araya perde çekildi ve onların sesini duymaz oldun, buyurdu.

Müfessirler şöyle derler:

— Adem (A.S.) yeryüzüne indiği zaman Hak Teâla, göklere yere ve dağlara emânet arz etti: «Bu emâneti içindeki ile taşır mısınız? diye buyurdu.

Onlar:

Ey Rabbîm! İçindeki nedir? dedi.

Hak Teâla:

Eğer bana itaatli olursanız sevap bulursunuz ve eğer âsî olursanız azâb’a uğrarsınız, buyurdu.

Onlar:

Ey Rabbim! Biz sana itaatliyiz. Fakat bize ne sevâb ve ne de azab gerek dediler.

Allah’ın bunlara emaneti teklif etmesinden gaye imtihan etmektir. Ondan sonra Allah Teâla emâneti Adem (A.S.)’a teklif etti.

Bagavî, tefsirinde şöyle der:

— O emânet dört köşeli bir taş idi. Hak Teâla onu göklere, yere ve dağlara arz etti. Kimsenin gücü yetmedi. Fakat Adem (A.S.) kimse buyurmadan o taşı aldı ve getirdi. Yere koymak istedi. Allah Teâla hazretleri:

Ey Adem! Yerinde dursun. Senin ve evlâdlarının Kıyamete kadar boynunda kalsın, buyurdu.

İmam Muhammed Şehristanî Tefsîr-i Kebîrinde,

Tevrât’dan şu nakilde bulundu:

İblîs (Allah’ın laneti üzerine olsun).

Hak Teâla benim ve mahlûkatın ilâhıdır. Ve her şeye kadirdir.

Nitekim Hak Teâla şöyle buyurur:

«(Fakat) Allah ne dilerse yaratır» (Âli İm ran Sûresi, ayet: 47.)

«O, yapacağından mes’ûl olmaz, fakat onlar mes’ûl olurlar» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 23.)

Fakat hikmet iktizasınca benden Hak Teâla tarafına yedi suâl yönelmiştir:

1) Hak Teâla her şeyi bilir. Benden ne geleceğini bilirdi. Öyle ise beni niçin yarattı ve yaratmaktan hikmeti nedir?

2) Ezelî ilminde nasıl ise beni öyle yarattı ve bana kendini tanımayı ve itaat etmeyi teklif etti. İbâdet edersen faydan yok, isyan edersem zararı yok olduğuna göre, bana teklifindeki hikmet nedir?

3) Bana ibâdeti teklif etti, Adem (A.S.)’a secde etmemi emretti. Niçin benim ibâdetimi çoğaltmadı ki, Adem (A.S.)’a secde edeyim?

4) Beni, sözümle lânet etti. Ben: «Senden başkasına secde etmem» dedim. Beni bu sözümden dolayı red etmesindeki hikmet nedir?

5) Bana lanet ettiği halde beni niçin Adem ile Cennette buluşturdu? Ben onu mağrur ettim, o da o yasak ağacın meyvesinden yedi. Eğer beni Cennetten men etse idi Adem Cennette ebedi kalırdı. Bundan hikmet nedir?

6) Beni Adem ile düşman etti. Niçin oğullarına da musallat etti. Eğer onları ibâdet ve mağfiret üzerine yaratsa idi iyi olmaz mı idi. Bundaki hikmet nedir?

7) Hak Teâla bunların hepsini kendi takdiri ile işledi ve:

Bana kıyamete kadar fırsat ver, halkı kötülüğe ve fitneye götüreyim dedim, bana imkân verdi. Eğer beni ortadan kaldırsa idi bütün âlem hayır üzerine olurdu. Bundan hikmet nedir?Hak Teâla meleklere şöyle buyurdu:

— Gidin İblis’e: «Senin söylediğin şey Hakka teslim olmadığın için oldu, diye söyleyin» Ben onun ve bütün mahlûkatın Hâlikiyim. Bana karşı böyle mi davranır? Bana hükmetmek ve emrime itiraz etmek küfürdür.

Hz. Vehb bin Münebbih (R.A.) şöyle der:

— Hak Teâla Adem’i yaratınca onu yeryüzüne indirdi. Adem (A.S.) mahzun olup ağlardı. Hak Teâla:

Ey Adem! Niçin ağlarsın? buyurdu.

Adem (A.S.):

Hatam beni kapladı. İsyanım büyüktür. Saadet evinden meşakkat evine, Rahmet evinden mihnet evine, karar evinden zevâl evine ve Beka evinden fenâ evine geldim. Hatam için neden ağlamayayım? dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Ben seni kendim için seçtim. Cenneti sana helâl kıldım. Ruhumu sana üfledim. Meleklerimi sana secde ettirdim. Benim emrime âsî oldun. Ahdimi unuttun. Şanım hakkı için, eğer bütün yeryüzü insanla dolu olsa ve bana ibâdet etseler, sonra da bana âsî olsalar, hepsini asî olanların seviyesine indiririm, buyurdu.

Adem (A.S.) bunu işitince üç yüz yıl ağladı.

İbni Abbâs (R.A.) şöyle demiştir:

Adem (A.S.) ve Hz. Havvâ, Cennetten çıktıktan sonra kırk yıl bir şey yemediler. Hayalarından göklere dahi bakmadılar. Eğer bütün âlemlerdeki göz yaşlarını toplasalar, Davûd Peygamberin göz yaşı ondan çok olurdu. O hatasından dolayı ağlamıştı. Davûd Peygamberin göz yaşı ile bütün halkın göz yaşlarını toplasalar, Adem (A.S.)’ın göz yaşı fazla olurdu.

Nakledildiğine göre Adem (A.S.) Cennetten çıktıktan sonra karnı acıktı. Cebrâil (A.S.) Cennetten buğday getirdi ve Ademe ekip biçmesini öğretti. Adem (A.S.) onu öküz, ile ekti. Buğday bitti ve olgunlaştı. Adem onu öğütüp eledi. Kepeğinden arpa bitti. Bir fırın yaptı. On[1]da pişirdi ve yediler. Ondan sonra su istedi. Cebrâil (A.S.):

— Adem! Yeri kaz! dedi. Kazdı. Su çıktı, içtiler. Adem (A.S.) yorulduğunu anladı. Hak Teâla bir melek gönderdi. O melek Adem ile Havvâ’nın su yolunu deldi. Daha önce yiyecek çıkarılacak bir yer yoktu. Evvelâ öküzün gözünden darı bitti. Öküz kaşındı nohut bitti. Kurusundan mercimek bitti.

Nakledildiğine göre bir gün Adem ile İblîs yeryüzünde buluştular. İblis Adem (A.S.)’a sitem etti.

Adem (A.S.):

Ey mel’un! Beni mağrur ettin, o ağaçtan yedim. Beni cennetten çıkardın. Ben ne yaptımsa senin sözünle yaptım, dedi.

İblîs ağladı ve:

Ey Adem! Sana bu işi ben yaptım ve bu yere seni ben getirdim. Peki bana kim yaptı? dedi.

…….

Kaynak : Envâru’l-Âşıkîn (Âşıkların Nurları)

Âdem Aleyhisselâm’ın Toprağının Yeryüzünden Alınması

 

Kurt Hangi Kadının Çocuğunu Götürmüş?

Davûd Aleyhisselamın devrinde iki kadın yanlarında kendilerinin iki oğlan çocukları bulunduğu halde yolda giderlerken kurt gelerek onlardan birinin büyük kadının çocuğunu hemen kapıp gider.

Bunun üzerine çocuğunu kurt kapan büyük kadın eşi küçük kadına:

-Kurt senin çocuğunu götürdü, der

Öbür kadın:

-Hayır. Kurt senin çocuğunu götürdü, der

Nihayet bu iki kadın muhakemelerini Davûd Aleyhisselama arz ederler

O da kurdun kaptığı çocuğun küçük kadına sağ kalan çocuğun da büyük kadına ait olduğuna

hükmeder

Bunlar muhakemeden çıkıp Davûd Aleyhisselamın oğlu Süleyman Aleyhisselama giderler

Davûd Aleyhisselamın verdiği hükmü haber verirler.

Süleyman Aleyhisselam:

-Haydi bana bir bıçak getiriniz de çocuğu bunların arasında ikiye ayırayım deyince küçük kadın:

-Aman öyle yapma Allah sana rahmet etsin. Bu çocuk o kadınındır, der

Bunun üzerine Süleyman Aleyhisselam çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmeder.

Kaynak: Asım KÖKSAL Peygamberler Tarihi

Münâzaranın Sonucu

Basra şehrine, Rum diyârından (âlemin ezelî olduğuna inanıp Allâhü Teâlâ’yı inkâr eden) bir dehrî gelip İslam âlimleri ile münâzaraya girmişti.

İmâm-ı Âzam Hazretleri, hocası Hammâd Hazretleri ile beraber münâzara mahalline gittiler.

Dehrî, bir minbere çıkıp karşısına bir kişinin gelmesini isteyince İmâm-ı Âzam Hazretleri öne çıktı.

İmâm-ı Âzam Hazretlerini çok genç bulan dehrî, onu çok küçük gördü. Fakat Ebû Hanîfe rahimehullah, çok cesaretli idi. Münâzaraya başlamak üzere dehrîden bir sual sormasını istedi. Dehrî’nin ilk suali şöyle oldu:

“Evveli ve sonu olmayan bir şeyin mevcudiyeti nasıl mümkün olur?” İmâm-ı Âzam rahimehullâh:

“Sayıları bilir misin?” dedi. Dehrî de:

“Bilirim.” dedi.

“Öyle ise birin evveli nedir?” diye sordu. Dehrî:

“Bir sayısı, sayıların ilkidir. Ondan evvel bir sayı yoktur.” deyince İmâm-ı Âzam:

“Mecâzî olan birin evveli olmadığı halde hakîkî bir olan Allâhü Teâlâ’nın evveli nasıl düşünülebilir.” dedi. Dehrî bu cevaba diyecek bir söz bulamayınca ikinci suale geçti:

“Her şeyin bir yönü vardır. O hâlde Allâhü Teâlâ’nın yönü hangi tarafadır?” İmâm-ı Âzam:

“Mumu yaktığın zaman onun ışığı hangi tarafa doğru olur? Hangi yön onun ışığından uzaktır?” diye sordu. Dehrî:

“Mumun ışığı bir yöne mahsus değildir, her tarafa sirâyet eder.” cevabını verdi. İmâm-ı Âzam rahimehullâh:

“Mademki öyledir, o hâlde Cenâb-ı Hakk’ın bir cihette olduğunu söyleyip her yerde hâzır ve nâzır olduğunu nasıl inkâr edebiliyorsun?” dedi. Dehrî, yine söyleyecek bir söz bulamayarak üçüncü suâle geçti.

Dehrî, İmâm-ı Âzam’a üçüncü olarak şu suali sordu:

“Her bir varlığa bir mekân lâzım olduğuna göre Cenâb-ı Hakk’ın mekânı neresidir?”

Hazret-i İmâm, eline bir bardak süt alarak:

“Bunun içinde yağ var mıdır? Varsa neresindedir?” diye sordu.

Dehrî; “Yağ belli bir yerde değildir, her tarafında vardır.” deyince İmâm-ı Âzam,

“Bekâsı olmayan bir şeyin hâli böyle olursa bütün varlıkları kuşatan Allâhü Teâlâ’ya nasıl bir mekân tahsîs edebilirsin? O, mekândan münezzehtir” dedi.

Dehrî cevap veremeyerek diğer suale geçti: “Cenâb-ı Hak, şu an ne ile meşguldür?”

Hazret-i İmâm: “Bu kadar suâli sen minberde sordun, ben aşağıdan cevap verdim. Bu sualde de sen aşağıya in, ben de minbere çıkıp cevap vereyim.” dedi. Dehrî teklifi kabul ederek aşağıya indi.

İmâm-ı Âzam Hazretleri de minbere çıktı ve şöyle cevap verdi:

Dilediğine izzet verir (yükseltir), dilediğini de zelîl eder (alçaltır.)

Bu cevap karşısında da dehrî, diyecek bir şey bulamadı ve zelîl olarak oradan ayrıldı.

***

BİR ÖĞÜT

Sen, bu orduyu arttır.

GECE ORDUSU

Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ve oğlu Melikşâh’ın vezirliğini yapmış olan meşhur Nizâmülmülk, âlimlere, zâhidlere ve ilim talebelerine bolca ikramda ve harcamada bulunurdu. Bazı hasımları, onun bu harcamasını bahane ederek Sultan Melikşâh’a şikâyette bulundular. “Nizâmülmülk, âlimlere ve dervişlere yılda üç yüz bin altın sarfediyor. Eğer bu meblağ orduya harcansa, İslâm sancakları İstanbul surlarına çekilirdi” dediler.

Sultan Melikşah, onların bu şikâyetlerini Nizâmülmülk’e bildirdi. O, şöyle cevap verdi:

Ben, ihtiyar bir adamım. Esir pazarında satılsam kıymetim 3 altını geçmez. Siz gençsiniz, sizin dahi kıymetiniz 100 altını geçmez. Hâlbuki Allâhü Teâlâ, sana ve senin vâsıtanla bana, kimseye vermediği bunca nimetleri ihsân etmiştir. Şimdi sen onun dinini muhafaza eden, onun kitâbını hıfzedenlere üç yüz bin dînârı çok mu görüyorsun!

Sonra sen orduna her sene bunun kat kat fazlasını sarf etmektesin. Hâlbuki o askerlerin en kuvvetli olanının atacağı okun ulaşacağı mesafe, bir mili geçmez. Kılıcı da ancak kendisine yakın olan düşmanlara ulaşır. Hâlbuki ben bu mal ile sana ‘gece ordusu’ diye bir ordu hazırladım ki senin askerlerin uykuda iken onlar Cenâb-ı Hakk’a dua ve ilticâ için kalkarlar. Ellerini açıp gözyaşlarıyla dualar ederler ki onların duaları Arş’a ulaşır. Onunla Rabbimiz arasında hiçbir perde olmaz. Sen ve askerlerin dahi onların duaları hürmetine böyle huzurlu yaşamakta, geniş rızıklandırılmaktasınız.

Sultan, bu sözleri işitince ağladı ve “Sen, bu orduyu arttır” dedi.

 

99. İslam halifesi ve 34.Osmanlı padişahı Sultan 2.Abdülhamid Han

GÖNÜLLERE

Sultan Abdülhamid HanBugün 10 şubat 2022. Bundan 104 sene önce, 10 Şubat 1918’de irtihal eden Büyük İslam halifesi, Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han’ın vefatının 104. Yıldönümü. Tarihimiz içerisinde en mağdur, en çok hakkı çiğnenen, iftiralara maruz kalanlardan biri de Sultan 2.Abdülhamid Han’dır.

Her ne kadar bugün, üzerindeki sis perdesi kısmen kalkmaya başlasa da yine o zatı daha çok tanımaya bu milletin ihtiyacı var. Çünkü o, vazifesini layığı ile yerine getirip, Cenab-ı Mevla’nın huzurunda, Sevgili Peygamberimizin (sas) maiyyetindedir. Ama ona ve millete düşmanlık edenlerin iki yakaları bir araya gelmemektedir.

İslamiyette ırkçılık, kavmiyetçilik, üstün ırk yoktur. Üstünlük takvadadır.

Hz. Ömer efendimiz, “Biz zelil ve hakir bir kavim idik İslamla şeref bulduk.”buyurmaktadır. O halde şeref İslamda ve Kur’an-ı Kerimdedir.

Bu itibarla ecdadımız da İslamla şereflenmesinden itibaren bu yüce dinin potasında kendi benliğini eritmiş ve ona hizmette daima önde olmuştur.

Bilhassa Sultan Tuğrul beyden başlayarak, Selçuklu ve Osmanlı sultanları yüce dinimize çok büyük hizmetler yapmışlardır.

View original post 854 kelime daha

EN YÜCE KELİME: “LÂ İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH”

GÖNÜLLERE

DUA Kelime-i ŞehadetResûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Meleklerin büyüğü Cebrâil (a.s.) dedi ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kelimesinden daha yüce ve daha büyük bir kelimeyle yeryüzüne inmedim. Gökler ve yerler bu

kelimeyle ayakta durur. Ağaç, taş, toprak, deniz her şey bu kelime ile devam eder.

Bu kelime terazinin bir kefesine, gökler ve yerler de diğer kefesine konulsa, muhakkak bu kelime ağır gelir.”

“Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhîdi, “Muhammedün Resûlullah” ile birlikte söylenmesi meşhûr olduğundan her ne vakit yalnız birincisi söylense yahut yazılsa ikincisi de söylenmiş ve yazılmış olur. Aksi halde yalnız “Lâ ilâhe illallâh” tevhîdi ile bir kısım Yahudi ve Hıristiyanların tevhidi arasında ne fark kalırdı? “Muhammedün Resûlullah” bu farkı meydana çıkarmaktadır.

Tevhîd, Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadıkça fayda vermez.

Çünkü bu iki kelime arasında kuvvetli bir alâka vardır. İkisi birlikte söylenince tamam olur.

“Lâ ilâhe illâllah” denilince, bundan “Muhammedün Resûlullâh” da birlikte kasdedilmiş oluyor. Yahudiler de, hattâ Hıristiyanlardan bir kısmı…

View original post 86 kelime daha

Doğru Tüccar

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?