Reklamlar

Archive for the ‘MUHTELİF KONULAR’ Category

HAZRET-İ NÛH ALEYHİSSELÂM VE AŞURE PİŞİRMEK

Hz. Âdem’den sonra insanlar çoğalmış, birçok yerleri îmar etmiş, fakat hakîki dîni, Allâhü Teâlâ’ya ibâdeti bırakmış, putlara tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine kırk veya elli yaşında bulunan Nûh Aleyhisselâm peygamber gönderildi. Kavmini dokuz yüz elli sene, Allâh’a inanıp ibâdet etmeye çağırdı, fakat onlar öğütlerini dinlemediler. Nihayet Hz. Nûh, Allâhü Teâlâ’nın emriyle bir gemi yaptı. Gemi bitince gökten yağmurlar yağmaya, yerlerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı. Sular bütün yeryüzünü kapladı, dağların tepelerini bile aştı. Buna ‘tufan hâdisesi’ denir ki, beş veya yedi ay devam etmiştir.

Nûh Aleyhisselâm, Sâm, Hâm, Yâfes adındaki üç oğlu ile diğer müminleri ve hayvanlardan birer çifti gemiye almış, dışarıda kalanlar suların içinde boğulup gitmişlerdir. 

Hz. Nûh’un, Yâm adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr kavimle beraber mahvolup gitmiştir.

Bilâhare yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hz. Nûh’un gemisi de Cûdî denilen dağın üzerinde Muharrem ayının onuna rastlayan Âşûra gününde durmuştur. Kırkı erkek, kırkı da kadın olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi halkı karaya çıkmış, Allâhü Teâlâ’nın dinine sarıldıkları için selâmete ermişlerdir.

Hz. Nûh’a İkinci Âdem denir. Çünkü insanlar tufandan sonra onun neslinden çoğalıp yeryüzüne dağılmıştır.

Hazret-i Nûh’un oğlu Sâm Arapların, Farsların ve Rumların; Hâm Habeş ve Kıbt Kavmi’nin; Yâfes de Türklerin ilk babasıdır. 

Hazret-i Nûh, tufandan sonra altmış sene yaşamıştır.   

AşûreHz. Nûh (a.s.) karaya çıktığı Âşûrâ günü Allâh’a şükretmek için oruç tuttu, gemideki halka da oruç tutmalarını emretti. Sonra yanında kalan hubûbâttan yedi çeşit azığı (Nohut, arpa, mercimek, buğday, bezelye, pirinç, fasulye) topladı, onları birbirine karıştırarak pişirdi ve yediler. İşte, bugün de hubûbâtı karıştırıp pişirmek yani aşûre pişirmek Nûh Aleyhisselâm’dan kalma bir âdet olup müstehaptır.
 

/ FAZİLET TAKVİMİ Salı-03-Eylül-2019

Reklamlar

HAC İBADETİ

Dinimizin beş esasından biri olan Hac ibadetidir. Yüce İslam dini Muhkem bir Saraya benzetilirse, bunun temeli İman ve şahadettir. O asıldır, din bunun üzerine bina edilir. Bu temel üzerindeki binanın ana direkleri Namaz’dır. Tabiri caiz ise onun destekleri ve duvarları Oruç ve zekâttır. İçinin tezyinatı; diğer Vacip, Sünnet, Nafile ibadetlerdir. Bu binanın kubbesi ise Hadis-i Şerifte ifade buyrulduğu üzere Hac ibadetidir. Nitekim Hac emri, diğer farzlardan çok sonra Resulullah (sas.)in irtihalinden yaklaşık bir buçuk yıl önce, hicretin 9.yılında farz kılınmıştır. Bununla dinimizin esasları tamamlamıştır.
(Resulullah efendimiz(sas) o sene Hz. Ebu Bekir efendimizi Hac emiri olarak
gönderdiler, ertesi sene ise kendisinin ilk ve son haccı olan veda haccını yaptılar. Arafat’ta o meşhur veda hutbesini irad buyurdular. Ve kendisine

“Bu gün sizin dininizi ikmal ettim,üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak İslam’dan razı oldum” mealindeki Maide suresinin üçüncü ayeti nazil oldu. Artık kıyamete kadar geçerli olacak olan o yüce din; hac ibadeti ile tamamlanmıştı.)
Tıpkı bunun gibi Hac farizasını layığı ile eda etmeye muvaffak olan, oradaki manevi güzellikleri tam manasıyla yaşayan kimselerde İslam nimetinin kemaleermesine bu hadisi şerifte işaret vardır.

Al-i İmran suresinin 96. ve 97.Ayet-i Kerimelerinde Yüce Mevla’mız şöyle buyurmaktadır:
“Muhakkak ki, insanların ibâdeti için kurulan ilk mâbed, Mekke’deki o çok mübârek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir. Onda, Allah katındaki şeref ve hürmetini gösteren apaçık deliller ve Makam-ı İbrahim vardır. Kim O Kabe’ye girerse emniyette olur.(O halde) Yoluna gücüyeten kimsenin Beytullahı haccetmesi Allahın kulları üzerinde bir hakkıdır. Her kim bu hakkı tanımaz ve haccı inkâr ederse, doğrusu Hz. Allah bütün âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur.”(Al-i İmran,96-97)
Bu Ayet-i kerimenin tefsirinden öğreniyoruz ki; Allahü Teala Hz. Adem (as.)ı yer yüzüne indirirken;

”Ey Adem ben seninle birlikte Arşımın etrafında olduğu gibi, etrafında tavaf edilecek; Arşımın yanında namaz kılındığı gibi yanında namaz kılınacak bir Beyt-i Şerifi de indiriyorum.” buyurdu. Bu bakımdan haccın Farz olmasının sebebi (Arş-ı A’lanın yer yüzündeki bir temsilcisi gibi) Allah-u zül celalin kendi zatı Şeriflerine tahsis edip “evim” diyerek taltif ettiği, Nuru ile tecelli buyurduğu Ka’be-i Muazzama’nın yer yüzünde varlığıdır. Kâbe-i Muazzama bir adet olduğu için de Hac bir defa farzdır. Kâbe-i Muazzama’ nın bereketi ile onun civarında bulunan Safa ve Merve tepelerini de Cenab-ı Hak, İslam’ın Şiarından, Dinin alametlerinden saymıştır. Onun çevresi belli bir yere kadar Yüce Allahın haremi sayılmış, çevresindeki bütün canlılar o kutsiyetten nasiplenmiştir. Bunu maddi ölçülerle anlamamız mümkün değildir. Zaten Cenabı Hak Orada nefsin hoşuna gidecek bir maddi özellik yaratmamıştır. Ancak inanan insanlar, İman, İhlas ve gayretleri ölçüsünde oranın feyzinden, nurundan nasiplenirler. Orada maddiyattan, dünyevilik’ten, nefsaniyetten sıyrılıp, manevi güzellikleri yaşamaya çalışırlar. Orada hepimiz için bir nasip vardır. Gidemeyenler bile niyet ve gayretleri nisbetinde gitmiş gibi derece kazanırlar. Hadis-i Şerifte şöyle müjdelenmiştir:
“Makbul olan haccın mükâfatı ancak cennettir. İki umre de arasında işlenen (küçük) günahlar için keffârettir.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)

Hacca Giden Nasıl Berat Belgesi Aldı. Tıklayınız…

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

Hani bir sıkıntıya düşersiniz.. Maddi  veya manevi dar bir boğazdan geçersiniz. Her türlü derman arar, stratejinizi durmadan gözden geçirirsiniz.  Dua dua yalvarırsınız. Sizi ferahlığa eriştirmesi için için bildiğiniz bütün güzel lafızlarla, kapanıp secdelere ta içinizden yalvarırsınız Allah’a.

Bir hastalıktır belki, şifa dilersiniz. Bir derttir, deva dilersiniz. Bir borçtur, eda dilersiniz. Bir beladır, felah dilersiniz. Hep böyle değil midir insanın hali? Kul, derdi varken daha yaklaşır alemlerin Rabb’ine. Huzurunda daha çok kalmak ister, en samimi haliyle yalvarır. Bir de bundandır, Allah’ın sevdiği kulunu hep imtihan  etmesi.

Şimdi düşün ki büyük bir derdin var. İçin için Hazreti Allah’a yalvarıyorsun. Bir derman diliyorsun. Günlerce bir medet bekliyorsun. Belki aylar geçiyor, yıl dönüyor da sen hâlâ sabırla bekliyorsun. Şimdi desek  aylardır ettiğin o dualar var ya, işte onların hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın katına ulaşmadı.

Şaşar kalırsın; ama öyledir. Boğulduğun o sudan çıkmaya çalışırken ayağına bağlı taşı görmezsin. Aynı taş dualarına da bağlıdır, yükselmesine manidir. Nedir ki o taş? İşte o taş, yediğin lokmadır.

Buyurur ki alemlerin efendisi Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) : “Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini göklere uzatarak: “Ya Rab, ya Rab!” diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?” (Sahih-i Müslim) Boğazından geçen haram bir lokma, makbul bir duaya manidir kıymetli kâri(okuyucu).

Suçu başkasında değil de yediklerinde ara. Sabahlara kadar yalvarsan bile duana icabet bulamazsın. Değil bugün, kırk gün evvel yediğin haram lokma bile daha bedeninden çıkmamıştır. Bugün yediğin ise kırk gün daha duanı bağlayacaktır. Ashabın büyüklerinden Enes Bin Malik’e (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

….

“Ey Enes, helal kazan duan müstecâp olur. Zira bir kimse ağzına haram lokma götürürse, muhakkak kırk gün onun duası kabul olmaz.”(Taberani, M.Evsat)

Kaynak: Helali Arama Stratejileri Sayfa 30-40

****

  1. “…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

  2. HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

  3. HELAL YEMEK

  4. Hangi Yemekte Hayır ve Bereket Yoktur?

  5. Tavuk yemeden önce okuyun!

  6. HAMAL’IN İP VE KÜFE HESABI

  7. Çocuk Eğitiminde Helal ve Haram Lokmanın Etkisi

  8. İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

  9. EKMEKÇİ TEYZE!  (İBRETLİK BİR HİKAYE)

  10. FIRINCININ DUASI

Şirkten Sakınmak

Her mümin için en büyük tehlike, küfür ve ona eşdeğer sayılan şirktir.

Kur’an-ı Kerimde şirk; büyük bir zulüm olarak bahsedilmiş, pek çok ayeti kerimede onun fenalığı ifade edilmiştir.

Hadis-i Şerifte Resulullah efendimiz (sas) ashabına hitaben:

 “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Ashab “Evet!” deyince şöyle buyurmuşlardı:”(En büyük günah)Allah’a şirk koşmaktır.”(Kütüb-üsitte terc.15/36)

İş bu kadar vahim olunca; hepimiz şirkin ne olduğunu, hangi hallerin şirk sayıldığını çok iyi bilmeli, ondan şiddetle korunmaya çalışmalıyız.

İslami bir terim olarak şirk; Hz. Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rabb oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmek demektir.

Ayrıca; yapılan ibadetlerde Allah’tan gayrısını gözetme ve riya gibi kötü hasletler için de şirk kelimesi kullanılmıştır. Riya da gizli şirktir.

 Allahü teala; noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıftır.

Şeriki (yani ortağı) ve benzeri yoktur. Şirkten, ortaklıktan en uzak ve en beri olan Zatı Ecell-i A’la dır. Cenabı Hakka bu şekilde zati ve sübuti sıfatlarıyla inanıp tasdik etmek tevhit, bunun aksi ise küfür ve şirktir.

Şirk, Hz. Allaha hiç inanmamak değildir. Ona inanmakla beraber, layık olduğu şekliyle inanmayıp ona başkalarını da ortak koşmaktır.

Nitekim asrı sadette Sevgili peygamberimiz (sas)in en azılı düşmanları olan Ebu Cehil ve avenesi de Hz. Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı. (Yani, bugünkü tabirle ateist değillerdi.) Ancak Hz. Allah’ın yanında kendi putlarını da sözüm ona ufak tefek ilahlar olarak görüyor, onlara da paye veriyorlardı. Bu sebeple bu kişilere Allaha şirk koşan manasına müşrik demekteyiz. Yine Kuran-ı Kerimde ifade buyrulduğu üzere; Yahudiler, Üzeyr (as)’a Allah’ın oğlu diyerek, Hıristiyanlar da İsa (as)’a Allah’ın oğlu diyerek şirke düştüler.

Ateşe, güneşe, putlara tapanlar vb. de müşriktirler.

Bunların yanında değişik şekilde dilimize ve kültürümüze sokulmaya çalışılan eski Yunan, eski Hind vb. eski sapık inançların, mitolojilerin sözüm ona şu tanrısı, bu tanrıçası gibi saçmalıklar da tamamen şirktir.

Bunlara dilimizde, konuşmamızda yer vermemeliyiz.

Bunların belli markalarımıza, ticarethanelerimize isim olarak verilmesi de aynı derecede sakıncalıdır. Cenabı Hakkın gazabına sebeptir.

Yine konuşmalarımızda haşa; ”Tanrılar böyle istedi” vb. ifadeler de aynı derecede yanlış ve sakıncalıdır. Geçtiğimiz yıllarda bizlere dayatılmaya çalışılan dinler arası diyalog vb. şeyler de şirktir.

İslamiyet ortaklık kabul etmez. İmamı Rabbani hz. şöyle buyurur:

 ”İki dini tasdik eden kişi şirk ehlinden sayılır… Hâlbuki küfürden uzaklaşmak İslam’ın şartıdır, gereğidir. Şirk şaibesinden (şüphesinden dahi) sakınmak tevhittir.” (Mektubat c.3 m.41)

Onun için her mümin tam bir iman ve ihlas ile yaşayıp; küfürle eşdeğer olan şirkten korkup sakınmalı, bu hususlarla alakalı ihtiyaç olan dini bilgileri öğrenmeye çalışmalı ve küfür ve şirkten daima Cenabı Hakka sığınmalıdır.

Ayeti Kerimede yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“Doğrusu Hz. Allah, kendisine şirk (yani ortak) koşulmasını asla affetmez.

Ondan başkasını (yani diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa suresi 48)

Bu ayeti kerimeden anlıyoruz ki:

Küfür ve şirkin cezası Cehennemdir. Öyle ki iman sahibi bir kişi bile küfür ve şirk sıfatları olduğu halde bu dünyadan göçerse onun da cezası cehennemdir. Ancak; küfür ve şirk bulaşığı ile ölen müminler bu sıfatlardan temizleninceye kadar cehennemde yanıp, orada temizlendikten sonra cennete gireceklerdir. Tamamen küfür ve şirk içerisinde ölen ise ebedi azap içerisindedir.İmamı Rabbani hz. nin buyurduğuna göre;

 ”Cehennem azabı küfür ve küfür sıfatlarına mahsustur.

Geçici cehennem azabı küfür sıfatının cezasıdır, ebedi cehennem azabı ise bizatihi küfrün cezasıdır.”(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, c.1.M.266)

Tam bu noktada bir islâm büyüğü bizlere büyük bir müjde vererek  buyuruyorlar ki:

 “(Cehennem küfür ve şirkin cezası olduğuna göre) küfür ve şirk bulaşığı olmadan, sadece diğer günahlarla ölen müminlerin; ölüm anında çektiği zorluklar, kabir azabı, mahşer sıkıntısı gibi hallerle günahlarından temizlenip; hiç cehennem azabı tatmadan Cennete girmeleri Yüce Allah’ın sonsuz fazlından ve kereminden ümit olunur.”

Hal böyle olunca, hepimiz şu kısacık dünya hayatımızda dikkat ve sabırla bu tehlikelerden sakınmalı, iman ve salih amellerle dopdolu bir şekilde ömrümüzü tamamlayıp Cennet ve Cemali ilahi ile şereflenmenin gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıyız.                                 

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Bir kimseye Allâhü Teâlâ’dan bir nimet ulaşınca şükretmeli, kendisini ona ehil görmemeli, bu nimetin sırf Allâh’ın ihsânı olduğunu bilmelidir.

Başına bir musîbet geldiğinde de ona sabretmeli, Allâhü Teâlâ’nın kazâ ve takdirine râzı ve teslîm olmalıdır. Zira mü’min, başına gelen musibet ve belâlar sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine nâil olur.

Yahûdîlerden bir adam Müslüman olduktan sonra gözlerini kaybetti, malı telef oldu, evladı öldü. Hemen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize gelip: “Müslüman olmak üzere sana ettiğim bey‘atimi bozmak istiyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “İslâm bey‘ati bozulmaz” buyurdu. Adam: “Ben bu dinimden hayır görmedim; gözlerim kör oldu, malım telef oldu, evladım da öldü” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Yahûdi! Ateşin, demir, gümüş ve altından pası kiri temizlediği gibi İslâm da insanları temizler” buyurdu. Bunun üzerine: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allâh’a inhirâf (tereddüd) üzere ibâdet eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder (gelir)se yüreği rahat eder ve eğer bir mihnet isâbet eder (belâ gelir)se yüzü üzerine dönüverir. O, dünyasını da âhiretini de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur” (meâlindeki Hac sûresinin 11. âyeti) nâzil oldu. (Dürrü’l-Mensur)

İbn-i Abbâs (r.anhümâ) Hazretleri anlattı: “Peygamberlerden bir zât şöyle duâ etti: “Yâ Rabbi, mü’min bir kulun sana itâat eder, yasakladıklarını terkeder. Sonra sen ondan dünyayı uzaklaştırır, onu belâlara uğratırsın. Kâfir ve âsîlere ise küfür ve isyanlarına rağmen onlardan belâları uzaklaştırır dünyâyı onlara verirsin.” Allâhü Teâlâ buyurdu ki:

“Kullar benim kullarımdır, belâ da ancak benim takdirimle iner. Mü’min kulun bir günahı olur, dünyayı ondan uzaklaştırıp belâlara mârûz kılarım, o günahına keffâret olur. Bana günahsız olarak kavuştuğunda da, hayırlı amellerinin mükâfâtını veririm.

Kâfirin iyi işleri olur, ona bol rızık vererek ve belâları ondan uzaklaştırarak dünyada iken mükâfâtını veririm. Huzuruma hiçbir hayırlı ameli kalmadığı halde gelir, günahlarıyla da cezalandırırım.” (Mişkâtü’l-Envâr)

99. İslam halifesi ve 34.Osmanlı padişahı Sultan 2.Abdülhamid Han

 

Sultan Abdülhamid HanBugün 10 şubat 2019. Bundan 101 sene önce, 10 Şubat 1918’de irtihal eden Büyük İslam halifesi, Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han’ın vefatının 101. Yıldönümü. Tarihimiz içerisinde en mağdur, en çok hakkı çiğnenen, iftiralara maruz kalanlardan biri de Sultan 2.Abdülhamid Han’dır.

Her ne kadar bugün, üzerindeki sis perdesi kısmen kalkmaya başlasa da yine o zatı daha çok tanımaya bu milletin ihtiyacı var. Çünkü o, vazifesini layığı ile yerine getirip, Cenab-ı Mevla’nın huzurunda, Sevgili Peygamberimizin (sas) maiyyetindedir. Ama ona ve millete düşmanlık edenlerin iki yakaları bir araya gelmemektedir.

İslamiyette ırkçılık, kavmiyetçilik, üstün ırk yoktur. Üstünlük takvadadır.

Hz. Ömer efendimiz, “Biz zelil ve hakir bir kavim idik İslamla şeref bulduk.” buyurmaktadır. O halde şeref İslamda ve Kur’an-ı Kerimdedir.

Bu itibarla ecdadımız da İslamla şereflenmesinden itibaren bu yüce dinin potasında kendi benliğini eritmiş ve ona hizmette daima önde olmuştur.

Bilhassa Sultan Tuğrul beyden başlayarak, Selçuklu ve Osmanlı sultanları yüce dinimize çok büyük hizmetler yapmışlardır.

Bir taraftan siyasi ve askeri olarak İslam dünyasını dış tehditlerden korurken, içerideki zararlı fikirler, Ehli Sünnet dışı akımlardan da korumak için medreseler kurmuşlar, İlim adamları yetiştirmişlerdir.

Bu bin yıllık tarihte, gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı sultanları içerisinde daha büyüğü, daha çok veya daha az başarılı olanı çıkmıştır.

Ancak İslama hizmet, Kur’ana hizmet, Mübarek beldelere hürmette; ayrıca halkına hizmet, adalet ve şefkat hususunda farklı düşünen veya yanlış yapan olmamıştır. Onun için böyle bir ecdada ve tarihe sahip olmak bizlere daima güç vermekte, bir o kadar da hizmetle alakalı mesuliyetler yüklemektedir.

İşte bu gün yad etmeye çalıştığımız Sultan 2.Abdülhamid han, bu şerefli mazide bizi en çok gururlandıranlardan biridir.

Öyle ki,zaman geçtikçe kıymeti daha çok anlaşılmakta,kendisini tanıyanlar hayran olmaktadır.

Abdülhamid Han Hz. 34 yaşında tahta geçmiş,33 sene tahtta kalmış, Osmanlı devletinin 34.padişahı ve 99.İslam halifesidir.

Osmanlı Devletinin en sıkıntılı bir döneminde devlet idaresine geçti.

33 sene kargaşadan, savaştan, gösterişten, israftan uzak bir şekilde ülkenin imarı, halkın refahı için gecesini gündüzüne kattı.

Amcası Sultan Abdülaziz Hanın, saflığının iyi niyetinin kurbanı olarak şehit edildiğini görmüştü. Onun için her türlü gizli ve kirli işlerden haberdar olup devlet ve milleti bu  tehlikelerden korumaya çalıştı. Bunu yaparken de adaletten ve merhametten ayrılmadı. Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlânın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”(Müslim, İmâre 18)

İşte bu müjdeye layık olarak,Sultan Abdülhamid; Müslüman olsun, gayri müslim olsun, kendisini sevsin veya düşmanı olsun,hiç kimseyi dışlamadı, adaletten ayrılmadı.

Kendi canına kast edip suikast kuranları bile affedip, sonra devlet hizmetinde kullandı. Abdestsiz hiç bir evrakı imzalamadı. Uyumadan, istirahat etmeden, gece gündüz devlet ve milleti için; hatta halife sıfatı ile tüm İslam alemi için çalıştı çırpındı, gece seher vakitlerinde tesbih namazları kılıp gözyaşı döktü. Onun ibadet ve takva ehli bir mümin olduğuna dost-düşman şahitliik etti. Alimlere, Evliya’ya çok hürmet ederdi..

 “Uyanın! Allahın dostları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar ki iman edip takva üzere olanlardır. Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler, mutluluklar  vardır. Allah’ın sözlerinde bir değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.”   (Yunus suresi 62-64)

Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han 33 senelik saltanatı müddetince memleketi baştanbaşa imar etti. Önceki dönemlerde ihmal edilmiş pek çok konuya el attı. Ulaştırma, Eğitim, Sağlık, Bayındırlık sahalarında yapılanlar en dikkat çekenlerdi. O zamanın en modern iletişim aracı olan telgraf hatlarını ülkenin her yanına yaydı. Devlet gelirlerinden çoğu önceki dönemlerden alınan borçlara gidiyordu. Bununla beraber o kısıtlı bütçeyle yapılanlar hayret vericidir. O, Bir kavmin efendisi ona hizmet edendir.” hadisi şerifine layık olarak halkının daima hizmetinde oldu.

Dış ilişkilerde, macerayı sevmezdi. Mümkün mertebe barışçıl yollarla meseleleri halletmeye çalıştı. Düşmanlarının ve rakiplerinin bile hayran kaldığı siyasi dehası ile bütün Avrupa devletlerini birbirleri ile uğraştırıp ülkeyi onların zararlarından korumaya çalıştı.

Bütün tarihçilerin ortak görüşü; bu gün doğu ve güneydoğu bölgemiz bizlerde ise bunu Abdülhamid Hana borçluyuz. Avrupalıların baskılarına rağmen Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan kurulmasına yol açacak uygulamaları hiçbir zaman kabul etmedi. Bu sebeple söz konusu azınlık, isyanlar çıkardı, suikastlar tertip etti. Buna rağmen geri adım atmadı

Diğer taraftan Avrupalı misyonerler vasıtasıyla Güneydoğuda Müslüman Kürt kardeşlerimiz üzerinde sinsi oyunlar oynayıp onları bizden koparmak isteyenlerin oyunlarını başarıyla bozdu. Kürt aşiretlerin ileri gelenlerini saraya davet eti, çocuklarını İstanbul’da okuttu.

Dini duyguları son derece yüksek olan bu insanlar, azıcık bir ilgi ile devletlerine sımsıkı bağlandılar.

Kürt aşiretlerinden Hamidiye adı ile askeri milis birlikler oluşturdu.

Ermeni isyanlarını bunlarla bastırdı.

1.Dünya savaşı başlayınca, büyük paralar vererek bölge halkını devletimize karşı kışkırtan İngilizlere;bu İslam Hıristiyan savaşıdır, sizinle olamayız.” deyip çantaları para dolu İngiliz ajanlarını eli boş gönderdiler.

 Elbette ki bunda Sultan Abdülhamid hanın zamanında gösterdiği sıcak ilginin büyük tesiri vardır.

Onun en anlamlı projelerinden biri de İstanbul’u Medine-i Münevvere’ ye Devletin kalbini, kainatın kalbine bağlayan demiryoludur.

 O günün teknolojisi, siyasi ve ekonomik şartları düşünüldüğünde bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Padişah demiryolunun hizmete açıldığı 1908 senesinde Medine-i Münevvere de kurdurduğu bir elektrik santrali ile Mescidi Nebeviyi elektrikle aydınlatmıştır. Henüz İstanbul’da kendi sarayında elektrik yoktu.

( Demiryolunun son 10 km’sini keçe ile kaplatması, Mübarek beldeye yaklaşırken, motorların kapatılıp sessizce, tevazu ile girilmesi, onun Sevgili peygamberimiz (SAS)e karşı duyduğu muhabbet ve edebin can alıcı örneklerindendir.)

O, bütün Müslümanların halifesi idi. Devrinin imkânsızlıklarına rağmen bütün dünya Müslümanları ile ilgilendi. Afrika’nın pek çok kabilesinden İstanbul’ a talebeler getirtip okuttu eğitimleri ile ilgilendi. Onların dillerinden İslam İlmihali bastırıp gönderdi. Doğu Türkistan ve Çin’deki Müslümanlarla ilgilendi. Çin Müslümanları Pekin’de onun adına Hamidiye Üniversitesi kurdular. Hint Müslümanları üzerinde çok büyük sevgi ve muhabbet tesis etti. Ondan sonraki dönemlerde de bu bağlılık devam etti.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çalışan Siyonistlere fırsat vermedi. Osmanlı devleti ağır borç yükü altında olduğu için büyük paralar vererek bu emellerine ulaşacaklarını zannedenlere şu cevabı verdi: ”Bu topraklar bana ait değildir. Ecdadımın kanıyla sulanmıştır, para ile satılamaz.”

Bu söz, her şeyi maddeyle ölçen, para ile her şeyi elde edeceğini zannedenlere, parası ile şımaranlara verilmiş en güzel bir cevaptır.

Dünya durdukça bu asil duruş daha da değer kazanmaktadır.

Ayeti kerimede şöyle müjdelenir:

“İman edip salih amel işleyenlere gelince, şu bir gerçek ki biz o güzel işler yapanların işlerini, ecir ve sevaplarını zayi etmeyeceğiz.”         KEHF Suresi 30. ayet

Ne mutlu! Kısacık dünya hayatını; İmanla, ihlasla,hizmetle tamamlayıp ebedi mükafaata nail olanlara…

AHİRETTE ÖZÜR VE BAHANE YOKTUR 

Güzelliğinden dolayı günaha bulaşan güzel bir kadını, kıyamet günü getirdiklerinde: “Neden günah işledin?” diye soracaklar. Cevaben diyecektir: “Yâ Rabbi, beni güzel yarattın, bu yüzden günah işledim!” Bu sırada Allahü teala, Hazret-i Meryem’i getirmelerini emredecektir. O kadına: “Sen mi daha güzelsin yoksa bu mu? Biz onu daha güzel yarattık ama o güzelliğinden dolayı aldanıp günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra yakışıklığından dolayı günaha düşen yakışıklı bir erkeği sorguya çektiklerinde: “Neden günaha düştün?” diye soracaklardır. O cevaben şöyle diyecektir: “Yâ Rabbi, beni yakışıklı yarattın; bundan dolayı kadınlar bana yöneldi, ben de aldanarak günaha düştüm!” Bu sırada Yusuf aleyhisselamı getirerek ona: “Sen mi daha yakışıklısın yoksa Yusuf mu? Biz ona cemal ve güzellik verdik ama o aldanarak günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra bela ve sıkıntılarından dolayı isyan ederek günaha düşen birisini getirecekler. “Neden isyan ederek günaha düştün?” dediklerinde şöyle diyecek: “Yâ Rabbi, bana şiddetli bela, musibet ve sıkıntılar verdin, bu yüzden isyan ederek günaha düştüm” Bu sırada Eyyub aleyhisselamı getirerek o adama şöyle denilecek: “Senin belan mı daha şiddetli idi yoksa Eyyub’un mu? Halbuki biz onu şiddetli belaya uğrattık ama o isyan ederek günaha düşmedi” denilecektir.
İşte böylece özür ve bahane yolu günahkârlara kapanmış olacaktır.