Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

“Size ne oluyor ki,….”

Büyük Fetih

3 Ocak veya 11 Ocak tarihi, İslâm tarihinde Mekke-i Mükerreme’nin fethinin sene-i devriyesidir.

İslâm tarihinde bazı mühim dönüm noktaları vardır. Birincisi, Bi’set; yani Efendimiz (sav)e peygamberliğin gelmesidir. Ona peygamberlik gelince, son peygamberin kendilerinden olmasını bekleyen Yahudiler perişan olduğu gibi Mekke’de başta Kureyş olmak üzere insanlara liderlik yapmak, üstünlük kurmak isteyenler de bertaraf oldular. Bu sebeple bütün bu zümreler, Kur’anın  hak kitap olduğunu, Hz. Muhammed’(sav)in son peygamber olduğunu çok iyi bildikleri halde menfaatleri elinden gittiği için İslâm’a düşman oldular.

Özellikle Kureyş; Sevgili peygamberimiz(sav) başta olmak üzere bütün Müslümanlara, bilhassa fakir ve kimsesiz olanlara, hatta Efendimiz(sav) i korumaya devam eden Haşimoğullarına bile elinden gelen her türlü sıkıntıyı, işkenceyi, boykotu yapmaktan geri durmadı, öldürmekten  bile çekinmedi. İslâm’ın ilk 13 senesi böyle çileli geçti.

Daha sonra Peygamberimiz(sav) ve ashabı hicretle rahatladılar.

Medine-i Münevvere’ye hicret, İslâm tarihinde ikinci bir dönüm noktasıdır.

Medineliler, onlara benzersiz bir fedakârlıkla sahip çıktı. Müslümanlar güçlendi. Medine-i Münevvere, Hadisi şerifte de ifade buyrulduğu üzere;

İslâm’ın Kubbesi, İman beldesi, Hicret toprağı,…” Ve İslâm devleti oldu.

Ancak; Kureyş başta olmak üzere, Yahudiler ve diğer müşrikler düşmanlıklarını daha da artırdı. Sırası ile Bedir, Uhut, Hendek imtihanları başarı ile geçildi.

Allah Resulünün ashabı, canlarını mallarını feda etmekten çekinmediler.

Şehit oldular, gazi oldular, çok büyük hizmetler yaptılar ve Allah katında çok büyük manevi dereceler kazandılar.

Bilhassa Hudeybiye de gösterilen muazzam bağlılık ve biatlerinden Cenab-ı Hakk o kadar razı ve memnun oldu ki, o biatlerini Kur’an-ı Mübin de medhü sena etti ve Büyük Fetih yani Mekke-i Mükerreme’nin fethi müjdelendi. Hicretin sekizinci senesi, müşrikler Hudeybiye antlaşmasına riayet etmediği için Allah’ın emri ile kan dökülmeden Mekke-i Mükerreme’nin fethi nasip oldu.

Bu Fetih üçüncü bir dönüm noktasıdır.

Nitekim, o zamana kadar civardaki Arap kabileleri İslâm’a meyletmişler, ancak Kureyş’in zararından çekindikleri için beklemede kalmışlardı. Kureyş bertaraf olunca, uzun zamandır istediklerine kavuştular ve İslâm’a koştular.

Nasr suresinde şöyle buyrulur:

“Allahın yardımı ve Fetih geldiği zaman. Ve Sen (Ey Habibim) insanları

 dalga dalga,(kitleler halinde) Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman.

 Allah’ı Hamd ile Tesbih et ve Ondan mağfiret dile. Elbette O tevbeleri fazlasıyla kabul edendir.”

İşte bu ayetler, Fethi ve sonraki büyük inkişafları müjde ediyordu.

İslâm dini hiçbir zaman tepeden inmeci olmamıştır. Büyük Fetih aslında önce kalplerin fethi olmuştur. Dinde zorlama da yoktur. Baskılardan kurtulan insanlık artık kendi istekleri ile İslâmla şereflendiler. Hatta onlardan önce Kureyş İslâm’a koştu. İslâm’ın nuru, Sevgili Peygamberimizin alemlere Rahmet olan güzel hasletleri onların kalplerindeki inkar bulutlarını dağıttı ve onlar da Allah Resulünün ashapları arasına katılıp ömürlerinin geri kalanını son nefeslerine kadar son nefesleri dahil İslâm için hizmet ve cihatla geçirdiler.

Onlar da çok büyük manevi dereceler kazandılar.

Ancak, bir hususa işaret etmek istiyorum. Amellerin derecesi zorluklarına göredir. Sonraki Müslümanlar da Allah yolunda bir ömür gayret etseler de ilklerin derecesine hiç çıkamadılar.

Hadid suresinin 10.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“(Ey müminler!) Size ne oluyor ki, Allah yolunda mallarınızı sarf etmiyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası (zaten) Hz. Allah’ındır. İçinizden; Fetihten (Mekke’nin fethinden) evvel, Allah yolunda (mallarını) harcayıp Allah yolunda savaşanlarınız, diğerleri ile eşit olmazlar. Onlar, fetihten sonra iman edip de Allah yolunda mallarını harcayıp, savaşanlardan, fazilet ve derece bakımından daha üstündürler. Bununla beraber Hz. Allah (bu iki zümreden) hepsine en güzel olanı (yani Cenneti) va’d etmiştir. Allahü teala bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

İslâm’ın garip zamanlarında, hizmete, yardıma en çok ihtiyaç varken Allah yolunda koşturanlarla, rahat zamanlarında bu işi yapanların asla bir olamayacağını bu ayeti kerimeden daha güzel ne anlatabilir.

Bu tür zamanlar kıyamete kadar tarihin değişik devirlerinde olagelmiştir.

Gayret edenler en büyük manevi kazancı elde etmişlerdir.  

***

Müziksiz İlahi – Uyan Gel Gözlerim Gafletten Uyan

BİR EVİN HİKAYESİ

TERAZİMİZİN HANGİ KEFESİ AĞIR BASIYOR?

1960’ larda Hindistan’da büyük bir ekonomik kriz yaşanır. Temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları hiç görülmemiş bir şekilde artar. Eşyalardaki pahalılık artık halkın dayanamayacağı bir duruma gelir. Halk büyük âlimlerden olan Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin yanına gelip bu durumu şikayet ederek pahalılıktan ve fiyat artışından yakınırlar. Ondan bu duruma karşı ne yapmaları gerektiğini sorarlar. 

Kandehlevî onlara şu önemli nasihati yapar ve der ki: 

“İnsanlar ve eşyalar Allah katında iki elin iki terazisinin kefesi gibidir. Eğer Allah katında insanın değeri artarsa eşyanın değeri düşer ve fiyatlar ucuzlar ama eğer Allah katında insanın değeri düşerse eşyanın değeri artar ve fiyatlar yükselip pahalılık olur.

 Siz Allah katındaki değerinizi yükseltmeye bakın ki böylece insanın değeri yükselsin ve eşyanın değeri de azalıp fiyatlarda düşsün.” Sonra Halka dönüp şu ayeti bu söylediğine delil olarak okur:

 “Eğer O şehirlerin halkı (hakkıyla) iman edip takva sahibi olsalardı muhakkak onlar üzerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık” (S.Araf,96).

Allahım merhametinle muamele eyle. 

***

Farklı şikayetlere tek tavsiye! tıklayınız…

UMÛMÎ FELAKETLERİN SEBEBİ

İslâmiyet, her kelimesi selâmete götüren, dünya ve âhirette kurtuluş yolunu gösteren, ferah ve saadete sevk eden mükemmel bir dindir.

Müslümanların uğradığı umûmî felaketlerin sebebi, dinimizin emirlerinin ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetlerinin aksine hareket edilmesidir.

Binâenaleyh maddî ve manevî felaketlerden muhafaza için Müslümanlar, İslâm’ın hükümlerini tebliğ husûsunda malı ve canı ile gücü yettiği kadar gayret etmelidir.

Müslümanların günah işlemelerine mâni olmak ve bidat sahipleri tarafından ortaya atılan, dinden olmadığı hâlde dinin esasındanmış gibi gösterilen düşüncelerin, bidatlerin kötülüğünü en uygun şekilde anlatmak ve bu sayede İslâmiyet’in, en büyük saadet ve medeniyet olduğunu herkese bildirmek lâzımdır. Çünkü ümmetin salâh ve fesadı buna bağlıdır.

İlim ehli kimseler, şerîatı teblîğ etmekten kaçınır ve sükût eder, halk artık şerîatı unutur ve ondan uzaklaşırsa, “Muhakkak emr-i bil-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar; iyiliği emreder, kötülükten nehyeder misiniz, yoksa Allâhü Zülcelâl, akılları hayrette bırakırcasına gece karanlıkları gibi birtakım fitneleri üzerinize musallat etsin mi?” manasındaki hadîs-i şerîf tahakkuk eder.

İslâmiyet, her kelimesi selâmete götüren, dünya ve âhirette kurtuluş yolunu gösteren, ferah ve saadete sevk eden mükemmel bir dindir. İnsanların hak olan bir şeye itirazları ancak o hakikati bilmediklerinden ileri gelir. Hakikati bildiği hâlde itiraz edenler, bu dünyada olmazsa da âhirette muhakkak pişman olacaklardır. Ancak o pişmanlık fayda vermeyecektir.

Kaynak: Fazilet Takvimi 

Farklı şikayetlere tek tavsiye!

TERAZİMİZİN HANGİ KEFESİ AĞIR BASIYOR?

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Bir kimseye Allâhü Teâlâ’dan bir nimet ulaşınca şükretmeli, kendisini ona ehil görmemeli, bu nimetin sırf Allâh’ın ihsânı olduğunu bilmelidir.

Başına bir musîbet geldiğinde de ona sabretmeli, Allâhü Teâlâ’nın kazâ ve takdirine râzı ve teslîm olmalıdır. Zira mü’min, başına gelen musibet ve belâlar sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine nâil olur.

Yahûdîlerden bir adam Müslüman olduktan sonra gözlerini kaybetti, malı telef oldu, evladı öldü. Hemen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize gelip: “Müslüman olmak üzere sana ettiğim bey‘atimi bozmak istiyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “İslâm bey‘ati bozulmaz” buyurdu. Adam: “Ben bu dinimden hayır görmedim; gözlerim kör oldu, malım telef oldu, evladım da öldü” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Yahûdi! Ateşin, demir, gümüş ve altından pası kiri temizlediği gibi İslâm da insanları temizler” buyurdu. Bunun üzerine: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allâh’a inhirâf (tereddüd) üzere ibâdet eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder (gelir)se yüreği rahat eder ve eğer bir mihnet isâbet eder (belâ gelir)se yüzü üzerine dönüverir. O, dünyasını da âhiretini de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur” (meâlindeki Hac sûresinin 11. âyeti) nâzil oldu. (Dürrü’l-Mensur)

İbn-i Abbâs (r.anhümâ) Hazretleri anlattı: “Peygamberlerden bir zât şöyle duâ etti: “Yâ Rabbi, mü’min bir kulun sana itâat eder, yasakladıklarını terkeder. Sonra sen ondan dünyayı uzaklaştırır, onu belâlara uğratırsın. Kâfir ve âsîlere ise küfür ve isyanlarına rağmen onlardan belâları uzaklaştırır dünyâyı onlara verirsin.” Allâhü Teâlâ buyurdu ki:

“Kullar benim kullarımdır, belâ da ancak benim takdirimle iner. Mü’min kulun bir günahı olur, dünyayı ondan uzaklaştırıp belâlara mârûz kılarım, o günahına keffâret olur. Bana günahsız olarak kavuştuğunda da, hayırlı amellerinin mükâfâtını veririm.

Kâfirin iyi işleri olur, ona bol rızık vererek ve belâları ondan uzaklaştırarak dünyada iken mükâfâtını veririm. Huzuruma hiçbir hayırlı ameli kalmadığı halde gelir, günahlarıyla da cezalandırırım.” (Mişkâtü’l-Envâr)

Mescidlerin maddi ve manevi imarı

Mescid, kelime olarak secde edilen mekân manasınadır. Ayeti kerime ve hadisi şeriflerde bu kelime kullanılır. Daha umumi olan Mabed kelimesi, kendisinde ibadet edilen yer demektir. Bizdeki Cami kelimesi ise; toplayıcı manasına, daha ziyade Cuma namazı kılınan büyük mescitler için kullanılmakta iken zamanla umuma şamil olmuştur. Hepsi de aynı yeri anlatır.

Bilindiği gibi, İnsanoğlunun yaratılış gayesi Hz.Allah’ı bilip tanıması ve Ona kulluk etmektir. Onun için yeryüzündeki ilk yapı Kabe-i Muazzama olmuştur. Onun etrafı da insanların İbadet edeceği mescidi haramdır. Ki yeryüzünün en kıymetli mescididir.

Sevgili peygamberimiz(sav) de Medine-i münevvere ye hicret edince ilk iş olarak Mescid-i Nebi inşa edilmiş, buradan bütün insanlığa İslam’ın Nuru yayılmıştır. Yine hicret esnasında konakladığı Kuba’da mescid inşa etmiştir.

Hayatın merkezinde Allaha kulluk olunca, Mescitler de aynı şekilde ehemmiyet kazanmış ve Medeniyetin merkezi olmuştur. İnsanlığa ve medeniyete yol gösterecek olan mescitlerin imarı ve buna katkıda bulunmak da aynı derecede kıymet kazanmıştır. Hadisi şerifte şöyle müjdelenir: Kim ki (Allah için) bir mescit inşa ederse Cenab-ı Hakk da ona cennette bir mislini ihsan eder.” (Sahihi Buhari ve Müslim)

Mescidlerin imarı iki türlüdür. İkisi de elzemdir ve Cenabı Hakkın emridir.

Maddi imarı; binasının güzelce yapılması, bakım ve temizliğidir.

Manevi imarı da içinde Hz.Allah’ın zikredilmesi, namazların kılınması, ilim öğrenilmesi, kalplerin huzur bulmasıdır. Maddi imar ve temizlik de ibadet ve maneviyat için ehem dir. Nitekim Kabe-i Muazzamayı yeniden inşa eden Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail in bu hizmeti Kuran-ı Kerim’de medhedilmiş, Oranın ibadet edenler için temiz tutulması ayrıca emredilmiştir.(Hac suresi 26)

Mescid-i Nebi yapılınca Ashab-ı kiramdan Temimi Dari(ra) Şam civarından kandiller getirterek içini aydınlatınca, Fahri kainat(sav) çok memnun olmuş; “Mescidimizi aydınlatan kimsenin Hz. Allah’da kabrini aydınlatsın.”(İbni Mace) buyurmuşlardır.

Efendimiz(sav) kendi hane-i saadetlerini mescidin bitişiğe inşa etmiş, aynı zamanda mescidin sofasına talebeleri olan ashabı suffe için yer yaptırmıştı. Ashabı Suffe İlim talebeleridir. Sayıları dörtyüze kadar çıkmıştır.  İslam’ı insanlığa öğretecek kadro orada yetişiyordu.

Herhangi bir yerden İslam’ı öğrenmek için talep gelince bunlardan gönderilirdi

Mescitlerde veya oranın bitişiğinde ilim okunması, mescitlerin manevi imarı içindi. İslam tarihinde ilmi hareketler buradan başlamış, daha sonra da imkanlar geliştikçe düzenli medreseler kurulmuştur. Nitekim şanlı ecdadımız asırlar boyu; içerisinde hala huzurla ibadet ettiğimiz büyük camiler inşa edip, etrafında medreseler, şifahaneler, aş evleri gibi mekanları oturtmuş, bunların devamında işyerleri ve evler yaparak, şehirler ve medeniyetler kurmuşlardır.

Bugün yine teknolojinin ve imkanların gelişmesi ile hayır sahipleri tarafından güzel ve modern camiler kolaylıkla inşa edilmektedir. Bu işin maddi kısmıdır. Ancak hepimiz de biliyoruz ki o güzel mabedler maalesef manevi yönden aynı derecede canlı değildir. Cuma, bayram ve hususi zamanlar hariç, Camilerimiz artık, cemaatle dolup taşmıyor. Bu bakımdan Mescidlerin manevi imarı için İçini dolduracak cemaatin yetişmesi, gençlerin yetiştirilmesi gerekir.

Tevbe suresinin 18.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“Allah’ın mescidlerini ancak şunlar (maddeten ve manen) imar ederler : Allah’a ve ahiret gününe tam inanan, namazını güzelce kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmayanlar. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.”

***

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Yellenildiğinde Sağır Olabilmek

Abdurrahman Bin Hatem (ölüm:851) Belh ‘de yaşamış tasavvuf alimi.

Bir kadın ona bir mes’ele sormak için gelir ve boş bulunup yanında gaz kaçırır. Kadıncağız mahçup olmasın diye; “Kızım benim kulaklarım ağır duyar, biraz daha yüksek sesle konuş ki söylediğini işiteyim” diyerek kendisine “sağır” süsü verir.
Kadın da: “Kulağı sağır, benim yellendiğimi duymamıştır” diye sevinir.
Hatem edeb gözetip bundan sonra o kadın vefat edinceye kadar halk arasında sağır olarak göründü.
Bu yüzden “Hatem-i Esam” (Sağır Hatem) diye meşhur oldu.

***

BÜYÜK VEZİRİN İNCELİĞİ TIKLAYINIZ…

Zikrin Kabul Edilmesinin Âlâmeti

NİYAZ EHLİNİN ALLAH’I ZİKRİ

Adamın birisi, her gece ‘Allah’ diye zikrederdi. Şeytan dedi ki:

-Ey utanmaz, yüzsüz adam! Ne zamana kadar ‘Allah’ deyip duracaksın. Görmüyor musun, sana ondan bir cevap gelmiyor. Cevap almadan seslenişin manası ne?

Adam bu sözden çok mahcup oldu. Epeyce ağladıktan sonra güçsüz kalıp uykuya daldı. Rüyasında Hızır aleyhisselamı gördü. Hızır aleyhisselam ona:

-Allah’ı zikretmeye devam etmelisin. Niçin onu anmaktan vazgeçtin? dedi. Adam:

-‘Lebbeyk’ cevabı alamadım, beni kapısından kovduğunu zannettim, dedi. Hızır aleyhisselam dedi ki:

Allahü Teâlâ kullarına şöyle buyuruyor:

-“Zikrinizi kabul ettiğim için sizi o zikirle meşgul kıldım. Sizin zikrediyor olmanız bizim kabul ettiğimize, ‘Lebbeyk’imize işarettir.” Rabbim kendini zikredebilen kullarından eylesin. (Mesnevi’den Secmeler. Camlıca B.Y.)

ZİKİRLE DOLU BİR GÖNÜL Tıklayınız…

ÂHİRET GÜNÜNE İMAN

İmanın şartlarından birisi de âhiret gününe inanmaktır.

Dünya, sonradan yaratılmış ve sonu olan bir hayattır. Kıyametin kopması haktır. Bu sebeple elbet bir gün, kıyamet kopacaktır. Lâkin zamanını Allâhü Teâlâ’dan başka kimse bilemez. Kıyamet koptuğunda gerek ruhlar âleminde, gerek dünya âleminde hiçbir hayat sahibi kalmayacaktır.

Kıyametin kopmasından sonra âhiret hayatı başlar; yani haşr, amel defterlerinin verilmesi, mîzân, sırattan geçilip cennete girilmesi veya geçilemeyip cehenneme düşülmesi ile artık cennet ve cehennem hayatı başlar.

Haşr; kıyametin kopmasından bir müddet sonra bütün canlıların ruhlarının dünyada bulundukları şekil ve hâl üzere, yeniden diriltilecek olan cesetlerine tekrar iade olunmasından ve bu şekilde ‘Arasat’ denilen çok geniş, düz, boş bir mahalde toplanmalarından ibarettir. Bu hâdiseye “ba‘s” da denir.

Amel defteri; dünyada iken herkesin yaptığı iyi ve kötü amellere dair ‘Hafaza’ denilen meleklerin tuttukları defterlerdir. Bu defter kıyamet günü, sahibine verilecektir. Amel defterleri; müminlere sağ taraflarından, kâfirlere de sol veya arka taraflarından verilecek ve her birine, ‘Kitabını oku!’ denilecektir.

Mîzân; mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir tartıdır. Bu vasıta ile her şahıs, kendi sevap ve günahının miktarını bilecektir. Akıl, bunun nasıl olacağını anlamaktan âcizdir, bunu ancak Hazret-i Allah bilir.

Suâl; kıyamet gününde mekândan münezzeh olan Allâhü Teâlâ Hazretlerinin dilediği husûsları bizzât kendisinin, kullarından sorması demektir. Bu mahkemede bütün varlıklar amellerinden dolayı hesaba tâbi tutulur ve Cenâb-ı Hakk’ın adaleti, kemâliyle tecelli eder. Diğer bütün hayvanlar da haşrolunarak biri, diğerindeki haklarını alacaktır. Mesela boynuzlu bir koç, boynuzsuz bir koça, dünyada boynuzuyla vurmuş ise boynuzsuz koçun hakkı alındıktan ve insanlara verdikleri veya insanların onlara verdikleri zararların karşılığı verildikten sonra hayvanlar, yine toprak olacaktır.

Şefaat; Peygamberlerin, seçilmiş muhterem zâtların (Allah dostlarının, âlimlerin ve şehitlerin) kıyamet gününde müminlerden günah sahiplerinin af ve mağfireti, ibadet ve tâat ehli kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için, Hazret-i Allah’tan rahmet ve mağfiret talebinde bulunmalarıdır.

Sırat; cehennem üzerine kurulmuş, son derece ince ve keskin bir köprüdür. Cennete gidebilmek için ondan başka yol yoktur. Bu köprünün üzerinden müminler, sâlih amellerine münasip bir sûrette, bazıları şimşek gibi, bazıları rüzgâr gibi geçerler. Kâfirler ve bazı âsî müminler ise bu köprüden geçemeyip cehenneme düşerler.

Kevser Havzı; mahşer gününde Allâhü Teâlâ tarafından Peygamber Efendimize (s.a.v.) ihsan buyurulacak olan gayet geniş bir havuzdur. Müminlerden Hazret-i Allâh’ın diledikleri bu havuzdan içecek ve susuzlukları gidecektir.

Cennet; akla ve hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle aslâ kıyas edilemeyen cismânî ve ruhânî nice nimetleri ve lezzetleri içerisinde bulunduran, sekiz tabakadan oluşan bir mükâfat yurdudur.

Cehennem; bütün kâfirlerin ve bazı âsî müminlerin azâp edilerek cezalandırılmaları için yedi dereke olarak yaratılmış bir azâp yurdudur.

Cennet ve cehennem yaratılmış olup şu an mevcuttur. Her ikisi de yok olmayacaklardır. Cennet ve cehennem ehli olan kimseler de bulundukları yerlerde dâimîdirler. Lâkin cehenneme giren âsî müminler, cezalarını çektikten sonra cennete intikal edeceklerdir. Zira zerre miktarı imanı olan kimse, ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır.

Kaynak:14-15 Haziran 2022-Fazilet Takvimi

 

Gözleri Haramdan Korumak

Elimiz, dilimiz, kalbimiz, midemiz, kulağımız ve gözümüz haramlardan korumamız gereken başlıca uzuvlarımızdandır.

İçerisinde bulunduğumuz devir’de belki de en çok zorlandığımız; gözlerimizi haramdan korumaktır.

Cenab-ı Hak, ayeti kerimelerde mealen şöyle buyurur:

“Habibim mümin erkeklere söyle, gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.”

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. (El, yüz gibi) Kendiliğinden görünen kısımları müstesna, zinetlerini, güzelliklerini teşhir etmesinler(Nur Suresi Ayet 30-31)

İslam da tesettürü emreden ve meâlinin bir kısmını vermiş olduğumuz Nur Suresinin bu Ayetlerinde, Rabbimiz erkeklerin ve kadınların sakınması gereken bazı hususları anlatmıştır.

 Bu ayetlerin izahında İslam âlimleri şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

 Kur’an-ı kerimdeki bir  çok hükümde sadece erkek sigasıyla hitap edilip, kadınlar da bu hitâbın altında kastedilirken burada erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı olarak, ama aynı talimat gelmiştir:

“Gözlerinizi haramlardan sakının ve namuslarınızı koruyun.”

Bu emirdeki sıralama da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü göz, kalbe açılan bir penceredir. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar.

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere gözlerini koruması gerekenler sadece erkekler değildir. Kadınların da yabancı erkeklere karşı durumu aynıdır.

Nitekim Ezvac-ı Tahirat’ tan Ümmü Seleme validemiz şöyle anlatır:

Biz Resulullah (sas)in yanında iken, iki gözü de görmeyen Abdullah İbni Ümmü Mektum, izin isteyip içeri girdi. Bunun üzerine  Resulullah (sas) bize,

“İçeriye girin” buyurdu. “O â’mâ değil mi,”( bizi görmez) dedim.

(O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)

O halde gerek kendi ailevi ziyaretlerimizde, gerekse de çarşı pazarda gezinirken; erkek olsun, kadın olsun bakışlarımıza dikkat etmeliyiz.

Hadisi Şerifte  şöyle buyrulmaktadır:

“Harama bakmak, şeytânın zehirli oklarından bir oktur.

 Kim Allahtan korktuğu için onu terk ederse, Allah da ona mükafat olarak öyle bir îmân nasîb eder ki, o îmânın zevkini kalbinde hisseder.” (Tergib. c.III, s. 6 )

(Hz. Ali (K.V): “Ya Rasûlallah ansızın karşımıza çıkarsa ne yapalım?” diye sorunca; Efendimiz (S.A.V) “Birinci bakış yani gözün harama ilk ilişmesi,(eğer gözünü çevirirsen) senin lehinedir; fakat ikinci bakış, yani şehvet nazarı ile bakmaya devam etmek ise aleyhinedir” buyurdular. (Ramuz sh.178 no 2050)

Özellikle sokaklarda, çarşılarda, gözü haramdan sakınmanın çok  zor olduğu, daha çok açılmanın daha çok cesaret olarak takdim edildiği, evlatlarımızın ahlaksızlığa özendirildiği bir devirde yaşıyoruz.

Hepimiz kendimizi ve evlatlarımızı korumakla yükümlüyüz.

Tabi ki zorluk ne kadar çok olur, gayret ne nisbette artarsa, ecir ve sevap da o derece artar. Bir hadisi şerifte haramlar karşısında kapanan gözlerin cehennemde yanmayacağı müjdelenmiştir.

Ayrıca  zorluklar karşısında verilen büyük kolaylıklar da vardır.

Bunlardan biri de hepimizin bildiği, namazlardaki tesbihattan sonra okuduğumuz şu duadır: 

 “Lâa ilâahe illellâahü vahdehüü lâa şeriyke leh.

Lehü’lmülkü ve lehü’l-hamdü yuhyii ve yümiytü ve hüve hayyün lâa yemüüt. Biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.”
(Mânâsı:”Allâh’ tan başka hiçbir ilah yoktur. Ancak tek o vardır. Onun ortağı yoktur. Öldüren ve dirilten odur. O (ise) diridir, ölmez. Hayır, ancak onun eliyledir. O, her şeye kadirdir.”)
Bu duâ her sabah 11 defa okunur. Özellikle de Çarşıya çıkarken, yollarda, sokaklarda her yerde okunur. Resulullah Efendimiz (sas);

 “Çarşıya çıkarken bunu okuyana Cenâb-ı Hak bir milyon sevap verir, bir milyon günahını siler, derecesini de bir milyon yükseltir.” Buyurmuşlardır. (Ayrıca okuyan mü’minin imânı tazelenir. Bu duâ şefâat-ı Resûlüllâh’a en büyük vesiledir.)

Hadisi şerif alimleri bu duadaki müjdenin büyüklüğüne hayran kalmışlar.. Ve şuna kail olmuşlar: Ahir zamanda Ümmeti Muhammed, çarşı ve pazara çıktığında gözleri çok fena haller görecek. (haramlarla muhatap olacak)

İşte bu dua, onları bu günahlardan kurtarmak için Resulullah (sav)in şefaatlerinden büyük bir şefaattir.”

Dilin Afetleri

İslam dini, iman ve ibadetle beraber güzel ahlakı da emreder, onunla bütünleşir. Hayatımızın tamamında da edep ve nezaket usulleri öğretilir.

Haya ve Edeb dini olan İslâm, edebe aykırı hareket ve sözden uzaklaşmayı her mü’mine  emreder.”Hayâ imandandır.” Müminin kalbindeki iman nuru ve yaptığı ibadetler onun azalarına da sirayet eder.

 Onun elinde, dilinde ve davranışlarında hep güzel ahlakın numuneleri vardır.

Dili ile Yüce Allah’ın ismini zikrediyorsa onu başka şeylerle kirletmez.

Bilhassa yalan, iftira, gıybet, dedikodu, laf taşımak gibi dil afetlerinin ahiret yıkımına sebep olduğunu bilir. Hadisi şerifte ifade buyrulduğu üzere; “Müslüman, elin­den ve dilinden insanların selâmette olduğu kimsedir.”

 Onun için, eli ile dili ile veya uygulamaları ile hiç kimseyi rahatsız edemez.

Ebû Hureyre (r.a.) ın rivayetine göreRasûlullah (sav)e, insanları cennete en fazla sevk eden şey sorulduğunda; “Allah korkusu ve güzel ahlaktır.“ buyurdu.

 (Başka bir zaman): İnsanları en fazla ateşe götüren nedir, diye sorulunca da:“Ağız ve ırz’ dır. ” buyurdular. (Tirmizî, kitabü’l-birr 62.)

Dil afetleri içerisinde, yaşadığımız topluma ne zaman sirayet ettiğini bilmediğimiz, belki de kanıksadığımız; ama İslam’a ve insanlığa hiç yakışmayan çok yaygın bir hastalıktan bahsetmek istiyorum .O da sövüp-saymak, ahlaksızca  konuşmaktır.

Bu hastalık günümüzde o kadar yaygın ki; adeta Türkçemizdeki bir bağlaç halinde, rahat bir şekilde kullanılmaktadır… Maalesef; aile ortamlarında, baba oğul birbirlerine konuşurken bile bu çirkin kelimelerden sakınılmamaktadır.

Bazen öfke anında, bazen de hiçbir sebep yokken cümlenin başında, ortasında, sonunda bu iğrenç ifadeler sayılıp dökülmektedir.

Bunlar yetmezmiş gibi, edep ve haya timsali olması gereken hanımların ve kız çocuklarının da bazen bu çirkefliğe bulaşması, adeta erkeklerle yarışması, toplumumuzdaki ahlaki seviyeyi göstermesi bakımından oldukça ibretliktir.

Halbuki sövmek, İslam edeplerine aykırı bulunan hareketlerin başında ge­lir.

Sövmenin en ağırı, dilimize yerleşmiş bulunan ve ırz ve namusa tecavüzü ifade eden galiz lâflardır. Ve maalesef toplumumuzdaki büyük bir ahlaki yaradır.

Bunlardan başka, bir kimsenin ailesinin ve kendisinin ırzına ve na­musuna leke teşkil edecek, şeref ve haysiyetini kıracak sözlerde bulun­mak da buna dâhildir.
Sövmenin tamamı günahtır. Bu lafızların derecesine göre günahı da artar.

Bazıları, insanı dinden, imandan uzaklaştırıp küfre götürür. Bu se­beple o gibi sövmelere Türkçemizde “Küfür lâfzı” veya “Küfretmek” de denilmiştir.

Meselâ bir kimse­nin mukaddesattan birine; Peygambere, Kur’ân’ a, iba­detlere ve dinî hükümlere sövmesi onu dinden çıkarır ve imandan mahrum eder.

 Aynı zamanda insanın başı ve başında bulunan, göz kulak gibi azaları da mukaddestir. Onlardan birine sövmek de kişiyi dinden çıkarır.
Rabbimizin “öf” bile dememize müsaade buyurmadığı anne ve babamıza sövmek büyük günahlardandır. Buna sebep olmak da aynıdır.

Nitekim Resûlullah (sav)Efendimiz bir gün ashabına hitaben;

”Bir adamın, ana ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır.” buyurmuştu. Ashabı kiram:

“Ey Allah’ın Resulü! Bir adam anne ve babasına sövebilir mi? de­diler.

 Efendimiz (sav)”Evet, o bir başka adamın babasına söver de o da onun babasına sö­ver. Anasına söver de o da onun anasına söver.” buyurmuşlardır. )

Öfke zamanında nasıl konuşacağımızı ise Efendimiz(sav) bizlere şöyle öğretiyor:

Sizden biriniz arkadaşına kızacak olursa, ona iftira etmesin; annesine, babasına, milletine sövmesin. Fakat sövme (kötü konuşma) ihtiyacını duyuyorsa, o zaman:’Sen cimrisin yahut korkaksın, yalancısın, yaramazsın.’ desin.”(Kenzü’l-Ummal, No: 8134)
Görüldüğü gibi İslam’da kızmanın bile bir edebi varken, bir Müslümanın din kardeşine küfretmesi, İslam’a da insanlığa da sığmayan çirkin bir harekettir.

En şe­refli ve temiz bir uzuv olan ağzımızı en bayağı işlere âlet etmek, esef vericidir. 

Hadisi şerifte ”Dilini tutan kurtuldu.” buyrulur. 

Kaf suresinin 18. ayeti kerimesinde mealen: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.” Buyrulur.

Yani ağzımızdan çıkanlar hep kayıt altındadır ve hesabı vardır.

O halde dilimize sahip çıkalım, basit şeylerle ebedi hayatımızı tehlikeye atmayalım. Özellikle çocuklarımızın yanında daha sorumlu ve daha dikkatli olalım.

Selâmlaşmak

Selamlaşmak en kolay, ama faziletçe çok büyük bir İslami güzelliktir.

Selâm Allah’ın isimlerindendir. Kullarını tehlikelerden sâlim kılan, mahlûkatına esenlik ve selâmet veren Allahü Zülcelâl (cc), Selâm’dır.

Cenâb-ı Hakk’ın Kendi Zât-ı Akdes’i her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan sâlim ve münezzehtir.

Cenâb-ı Hak bu mübarek ismini kulları arasında muhabbeti artırmak, onlara huzur sağlamak için ikram etmiştir.

Hem dünyada hem ahirette bu mübarek isim bizler için bereket vesilesidir.

Bizler her namazdan; sağımızdaki ve solumuzdaki insanlara, cinlere ve meleklere selâm vererek çıkarız; selâmdan sonra da “Allahümme ente’s-Selâmü ve minke’s-Selâm..” Yani Allahım Selâm sensin ve selam selamet ve huzur,senden gelir diye söyleriz ki bu sünnettir..

Selâmı vermek sünnet-i kifâye; alması da farz-ı kifayedir.

Kifaye olması şudur: Kalabalıkta bir kişinin vermesi veya alması ile diğerleri de bu sünneti işlemiş olur.

Evet, selâm vermek sünnettir. Fakat bir farzın işlenmesine sebep olması ve İslâmî bir şiarın ihyasına hizmet etmesi bakımından almaktan daha hayırlıdır. Zira selâm veren kişi hem işlediği sünnetin ve işletmeye vesile olduğu farzın sevaplarını birlikte kazanmış olur. Bu sebeple bir hadîs-i şerifte, “İnsanların en cimrisi selamı esirgeyendir.”buyrulur.

Başka bir hadisi şerifte ise;

“İnsanların Allah’a göre en hayırlısı, selâma ilk başlayandır.” buyrulmuştur.

Nitekim Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz.de bir talebesine nasihatlerinde şöyle buyurur: ”Dışarıya çıktığında karşına ilk gelen kişiye selam ver, onun vermesini beklersen olmaz, önce sen ver. Çünkü veren el alan elden, sunan gönül, kabul edenden azizdir.”

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’in ondan fazla yerinde biz kullarına selâm vermiştir.  Ayet-i Kerimede buyruluyor ki:

“Bir selâm ile selâmlandığımz vakit siz ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şey’in hesabını hakkıyle arayandır.”(Nisa suresi.86).

Ayet-i Kerimede emredildiği üzere «Daha güzel» bir şekilde selâmı alabilmek için «esselâmü aleyküm» diyene «ve aleykümüs-selâm ve rahmetullah» denir.

«Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah» diye selâm verene;

«ve aleykümüsselam ve rahmetüllahi ve berekâtü» diye selâm almalıdır. Bunların hepsini birden söyleyene ayniyle mukabele edilir.

Veya, ”ve aleyküm” denilir.

 Selâm, küçük büyük her Müslümana verilir.

Tevazua daha muvafık olduğu için binekli, yaya olana; yürüyen, oturana selâm verir.

Az olan bir topluluk, çok olana selâm verir. Yaşça ve ilimce küçük olanlar, büyük olana selâm verir. Zira büyüklere hürmet, Islâmî bir vecibedir.

Ayrıca; Kişinin eve girdiğinde kendi ehline selam vermesi de sünnettir. Berekete sebeptir. Bununla beraber; Cum’a ve bayram günlerinde hutbe irâd edilirken, hatibe veya cemaate; ilmî bir ders yapıldığı sırada o mecliste hazır olanlara selâm verilmez. Çünkü, konuşan veya dinleyeni yanıltmak ihtimali vardır.

Ezan ve ikâmet okunurken selâm verilmez.

Kumar masası başında oyun oynayanlara, helâda bulunanlara, hamamda tesettürü terk etmiş kimselere selâm verilemez.

Beşerin hayatının başlangıcında selâm,- devamında selâm vardır.

 Selâm, hayırlı bir duadır. Dünya ve âhirette selâmette olmamız için yapılan bir niyazdır. Selam, cennete girmenin en kolay yollarından biridir.

Cennete girerken ve cennette hep selam vardır.

Esasen Cennet; dârü’s-Selâm’dır, yani selâm yurdudur.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Selâm Allah’ın isimlerinden büyük bir isimdir. Onu kulları arasına bir teminat vesilesi kılmıştır. Dolayısıyla Müslüman, Müslüman’a selam verince artık selam verdiği kimseyi hayrın dışında bir şeyle anması haramdır.” (Deylemi)

«Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalık (vazifelerin) i devam ettiriniz ve halk uyurken namaz kılınız, selâm (ve selâmet) ile cennete giresiniz» (Tirmizi-İbni Mace)

KABİR ZİYARETİ

Bayramdan önce, Cuma günleri vs. yapılan kabir ziyaretleri insanımız için güzel bir adet haline gelmiş bu vesileyle de olsa ölümü ve geçmişlerimizi hatırlıyor, bir nevi ibrete vesile oluyor.

Esselamu aleyküm ya ehlelkubur minelmü’minine velmü’mü’minât velmüslimina velmüslimât ve inna inşeallahü biküm lahıkun.

Diye selam verilir.

1 Fatiha 11 ihlâsı şerif 1 elhekümüttekasür sureleri okunur.

Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Selman -ı Farisi hazretlerine:

– Ya Selman ! Seninle garipleri ziyarete gidelim buyurdular.

Hazreti Selman (r.a.)

– Garipler kimlerdir Ya Resulullah? dedi Peygamberimiz:

– Garipler o kimselerdir ki, dünyadan göçüp gitmişler ve arkalarından da rahmet okuyacak kimseleri kalmayan ölülerdir, buyurdu. Sonra beraberce Medine kabristanlığına gittiler..

Kabristanlıkta Peygamber Efendimiz bir kabrin başına varınca elbisesi ıslanıncaya kadar ağladı. Selman-ı Farisi hazretleri bu ağlamanın sebebini anlayamamış ve Efendimize şöyle sormuş

 – Ey ALLAH’ın resulü ağlamanızın sebebi nedir? dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz

 – Ya Selman! bu kabirde yatan bir delikanlıdır. Ona şiddetli azap olunmaktadır. Onun azabının şiddeti beni ağlatıyor, dedikten sonra devam ettiler

 – Kardeşim Cebrail bana geldi. Ben bu delikanlıya neden bu kadar azap ettiğini sordum. Cebrail, bu gencin dünyada iken annesine asi olduğunu ve annesinin de ona hakkını helal etmediğini, bu sebeple de kıyamete kadar azabının devam edeceğini, söyledi. Ya Selman! Sen şimdi Medine’ye git Bilal’e söyle, bütün Medine halkını buraya çağırsın buyurdular.

Selman-ı Farisi Hazretleri gidip Hazreti Bilal’e Peygamberimizin emrini bildirdi. Hazreti Bilal yüksek bir yere çıkıp, Peygamberimizin emrini Medine halkına duyurdu.  Medineliler bölük, bölük kabristana gelmeye başladılar.

Peygamberimiz herkese sahibi olduğu kabrin başına varmalarını emir buyurdu. Kendileri de azap gören o kabrin başına vardığı halde o azap gören kabrin başına kimse gelmiyordu. Hayli zaman geçtikten sonra elinde bastonu olduğu halde yaşlı bir kadın geldi, Peygamber efendimizin başında beklediği kabrin yanına gelip durdu.

Efendimiz ona:

– Burada yatan senin neyin oluyor ana? diye sordu.Kadın oğlu olduğunu söyledi. Peygamberimiz

 – Oğluna dargın mı idin? diye sordu. Kadıncağız dargın olduğunu söyledi ve oğlunun kendisine yaptığı eziyeti şöyle anlattı.

– Bir gün eve geç gelmişti. Kapıyı bir kaç defa çalmış, bense onun çaldığını duymamıştım. Kapıyı geç açtığım için beni eliyle itti, kolumu ve gönlümü incitti.

– Ondan sonra da çok geçmedi, dünyadan göçüp gitti. Bu sebeple ona hakkımı helal etmemiştim. dedi

Peygamberimiz, kadına analık hakkını helal etmesini, oğlunun kabir azabı çektiğini söyledi ise de kadın, ona karşı kalbinin kırık olduğunu ve hakkını helal etmeyi gönlünün istemediğini söyledi.

Bu defa Peygamberimiz, ihtiyar kadına:

– Ana bak oğlunun haline! Eğer sen hakkını helal etmezsen oğlun kıyamete kadar kabir azabı, sonra da cehennem azabı çekecek, diyerek gözlerinden dünya perdesini kaldırdı. Bunun üzerine kadın kabrin içindekileri görmeye başlar.

Baktı ki oğlu dört yandan hücum eden ateşler içinde kıvranıyor ve:

– Ah anneciğim nerdesin, beni kurtar, diye bağırıyordu. Oğlunun bu halini gören ihtiyar anne dayanamadı

– Ya Rabbi ! oğlumu affet, ben ona analık hakkımı helal ettim diye ALLAH’a yalvardı.

Hazreti ALLAH da hemen kabir azabını kaldırıp gencin kabrini cennet bahçesine çeviriverdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

– Siz kabri ne zannettiniz, kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur, buyurdular.

Zira
Resulullah S.A.V.  şöyle buyurdular;

“İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer.
Şu üç şey bundan müstesnadır:
Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat…”

***

MEZARLIKTA SEVAP PAYLAŞIMI