Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

Padişah Niçin Cennetlik, Âbid Niçin Cehennemlik Olur?

Padişahlardan birisi bir âbide sordu:

“Hiç bizi hatırladığın var mı?” dedi. Âbid :

“Evet ne zaman Cenab-ı  Hakkı unutursam o zaman hatırlarım.” dedi.

Birisini Cenab-ı  Hakk kapısından sürerse, o zavallı her tarafa koşar;  fakat birisini Cenab-ı Hakk çağırırsa onu  kimsenin kapısına koşturmaz.

 ***

İyi adamlardan birisi rüyasında bir padişahı cennette, bir âbidi cehennemde gördü.

Bu adam, hükemâdan birisine:

“Padişahın böyle âlî dereceler bulmasının, âbidin böyle çukurlara, düşmesinin sebebi, hikmeti nedir? Biz bunun aksini zannerderdik!…” diye sordu. Hakim şöyle cevap verdi:

“Padişah dervişlere muhabbet sebebiyle cennetlik, âbid padişahlara yaklaşmak sebebiyle cehennemlik olmuştur.” dedi.  

Fakirin kapsını çalan ve bunun halini, hatırını soran emîr ne güzel emîrdir.  Emîrin kapısında bulunan, ondan ihsan dilenen fakir ne kötü fakirdir.

Hırka, çul, palas, yamalı elbise ne işine yarar? Bunlar ile adam olamazsın. Allah’a varamazsın.  Eğer adam olmak istiyorsan kendini fena işlerden uzak tut! Derviş olmak için kuzu derisinden yapılmış âdi serpuşa(başlık, baş örten, şapka) hacet yoktur. Sen ahlâkça, sıfatça derviş  ol da, istersen başına  tatar külâhı koy.

Kaynak : Gülistan 83 Sayfa

Cennet Kadınlarının Efendisi Tıklayınız…

KALBÎ HASTALIKLAR İBADETLERİ YAPMAYI ZORLAŞTIRIR.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri buyurdular: “Bir hastanın hastalığı devam ettiği müddetçe, en güzel, en nefis yiyeceklerin bile hastaya asla fayda vermeyeceği hekimler tarafından kat’î olarak ifade edilmiştir.

Aynen bunun gibi insan da, ‘fî kulûbihim merazun’ (“Kalblerinde bir maraz vardır.” meâlindeki) Bakara Sûresi’nin 10. âyet-i kerîmesinde bildirilen kalbî hastalıklara mübtelâ olduğu zaman, ona ibâdet ve tâat asla menfaat vermez.” (Mektûbât-ı Şerîfe, c. 1, m. 105.)

Binâenaleyh nefs-i emmâreden neş’et eden kalbî hastalıklardan, nefis ve şeytanın tasallutundan kurtulamayan insanın, hakkıyla namaza hazırlanması mümkün değildir. Esasen böyle bir kimseye bütün ibâdetler ve bilhâssa namazın edâsı ağır ve zor gelir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Bilinmesi lâzımdır ki, zâhirî hastalıklar, nasıl şer’î hükümlerin edâsında zorluğa sebep oluyorsa bâtınî hastalıklar da aynı şekildedir.” (Mektûbât-ı Şerîfe, c. 1, m. 219)

GÖNÜL HASTALIKLARI VE TEDAVİ YOLLARI tıklayınız

HASTALIĞA SABRIN MÜKÂFÂTI

Ashâb-ı Kirâm’dan Şeddâd bin Evs ve Sunâbihî (radıyallâhü anhümâ) hasta bir arkadaşlarını ziyârete giderler. Ona “Nasılsın?” diye hâlinden suâl ederler. Hasta zât “Elhamdülillah, iyiyim.” deyince Şeddâd (r.a.) şöyle der:

“Sana günahlarının affolunduğunu ve hatalarının silindiğini müjdelerim. Çünkü ben Resûlullah Efendimizden (sallallâhü aleyhi ve sellem) işittim, buyurdular ki:

‘Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:

‘Ben mümin kullarımdan bir kulumu bir sıkıntı ile imtihan ettiğim zaman bu sıkıntı üzerine bana hamd etse, muhakkak o kimse anasından doğduğu ilk günkü gibi hatalarından temizlenmiş olarak yatağından kalkar.’ Rabbimiz yine buyurdu ki: ‘Ben kulumu (hastalığı sebebiyle) hapsettim ve onu imtihan ettim. (Ey meleklerim) ona (sıhhatli iken yaptığı amellerin) daha güzellerini yazın.”

İmâm Gazâli Hazretleri bu hadîs-i şerîfi şöyle îzah eder:

“Kulun bu mertebeye nâil olması gerekir. Çünkü her mümin haramlardan kaçınmak üzere sabra güç yetirebilir fakat belâ ve sıkıntılara sabredemez. Bu ancak sıddîkların işidir. Zîra sıkıntıya sabretmek nefse ağır gelir. Sabrın acılığı ne kadar katı olursa karşılığındaki mükâfat da o kadar çok olur.”

Burada kulu sabra teşvik ve şikâyetten sakındırma vardır. Lâkin hastanın, hastalığı şiddetlendiği zaman “Ben hastayım, âh başım” gibi sözler söylemesi şikâyetten sayılmaz. İmâm Buhârî Hazretleri de böyle denmesinde ruhsat vardır, demiştir. Ancak kul, hastalık veya musîbet hâlinde çok fazla sızlanmak, aşırı üzülmek ve şiddetli usangaçlık göstermek gibi terk edilmesi mümkün olan şeyleri yapmamakla mükellef kılınmıştır.

Kul, Rabbinin takdîrine râzı olmalı, O’na karşı hüsn-i zan beslemeli ve her hâline şükretmelidir. Mevlâ’nın her işinde bir hayır vardır ve O, kulunun menfaatlerini en iyi bilendir.

/ FAZİLET TAKVİMİ Perşembe-12-Aralık-2019

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

 

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Âriflerden bir zât, Peygamberimizin (s.a.v.) ‘Müminin ruhu cesedinden, kılın hamurdan çıktığı gibi (kolayca) çıkar.’ hadîs-i şerîfini kuvvetlendirecek bir âyet-i kerîme var mıdır? diye tefekkür etmiş. Bu düşünce ile Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş, fakat bir şey bulamamış. Hatmi bitirdiği gece Peygamberimizi (s.a.v.) rüyasında görmüş ve: “Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hak (meâlen):Yaş ve kuru (hiçbir şey) müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitapta (Kur’ân-ı Kerîm’de)dir.” buyuruyor. Fakat ben sizin şu hadîs-i şerîfinizin mânâsını Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadım.” demiş. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: 

“Onun manasını Yûsuf Sûresi’nde ara.” buyurmuşlar. 

Uyanınca hemen Yûsuf Sûresi’ni okumuş ve hadîs-i şerîfin mânâsını (meâlen): ‘Ve ey Yûsuf, onların karşılarına çık, dedi. Onu görür görmez, (gözlerinde) pek büyüttüler (güzelliği karşısında hayrette kaldılar) ve kendi ellerini kesiverdiler…’(Yûsuf Sûresi, 31.)  âyet-i kerîmesinde bulmuş. 

Yani kadınlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın fevkalâde güzelliğini görünce onu seyretmekle meşgul oldular da ellerini kesmelerinin acısını hissetmediler. İşte mümin de ölüm esnasında melâike-i kirâmı, cennetteki makâmını ve orada kendisi için hazırlanan nîmetleri görünce kalbi bunlarla meşgul olur ve ölümün acısını hissetmez.  

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazar-24-Kasım-2019

HAZRET-İ NÛH ALEYHİSSELÂM VE AŞURE PİŞİRMEK

Hz. Âdem’den sonra insanlar çoğalmış, birçok yerleri îmar etmiş, fakat hakîki dîni, Allâhü Teâlâ’ya ibâdeti bırakmış, putlara tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine kırk veya elli yaşında bulunan Nûh Aleyhisselâm peygamber gönderildi. Kavmini dokuz yüz elli sene, Allâh’a inanıp ibâdet etmeye çağırdı, fakat onlar öğütlerini dinlemediler. Nihayet Hz. Nûh, Allâhü Teâlâ’nın emriyle bir gemi yaptı. Gemi bitince gökten yağmurlar yağmaya, yerlerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı. Sular bütün yeryüzünü kapladı, dağların tepelerini bile aştı. Buna ‘tufan hâdisesi’ denir ki, beş veya yedi ay devam etmiştir.

Nûh Aleyhisselâm, Sâm, Hâm, Yâfes adındaki üç oğlu ile diğer müminleri ve hayvanlardan birer çifti gemiye almış, dışarıda kalanlar suların içinde boğulup gitmişlerdir. 

Hz. Nûh’un, Yâm adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr kavimle beraber mahvolup gitmiştir.

Bilâhare yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hz. Nûh’un gemisi de Cûdî denilen dağın üzerinde Muharrem ayının onuna rastlayan Âşûra gününde durmuştur. Kırkı erkek, kırkı da kadın olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi halkı karaya çıkmış, Allâhü Teâlâ’nın dinine sarıldıkları için selâmete ermişlerdir.

Hz. Nûh’a İkinci Âdem denir. Çünkü insanlar tufandan sonra onun neslinden çoğalıp yeryüzüne dağılmıştır.

Hazret-i Nûh’un oğlu Sâm Arapların, Farsların ve Rumların; Hâm Habeş ve Kıbt Kavmi’nin; Yâfes de Türklerin ilk babasıdır. 

Hazret-i Nûh, tufandan sonra altmış sene yaşamıştır.   

AşûreHz. Nûh (a.s.) karaya çıktığı Âşûrâ günü Allâh’a şükretmek için oruç tuttu, gemideki halka da oruç tutmalarını emretti. Sonra yanında kalan hubûbâttan yedi çeşit azığı (Nohut, arpa, mercimek, buğday, bezelye, pirinç, fasulye) topladı, onları birbirine karıştırarak pişirdi ve yediler. İşte, bugün de hubûbâtı karıştırıp pişirmek yani aşûre pişirmek Nûh Aleyhisselâm’dan kalma bir âdet olup müstehaptır.
 

/ FAZİLET TAKVİMİ Salı-03-Eylül-2019

HAC İBADETİ

Dinimizin beş esasından biri olan Hac ibadetidir. Yüce İslam dini Muhkem bir Saraya benzetilirse, bunun temeli İman ve şahadettir. O asıldır, din bunun üzerine bina edilir. Bu temel üzerindeki binanın ana direkleri Namaz’dır. Tabiri caiz ise onun destekleri ve duvarları Oruç ve zekâttır. İçinin tezyinatı; diğer Vacip, Sünnet, Nafile ibadetlerdir. Bu binanın kubbesi ise Hadis-i Şerifte ifade buyrulduğu üzere Hac ibadetidir. Nitekim Hac emri, diğer farzlardan çok sonra Resulullah (sas.)in irtihalinden yaklaşık bir buçuk yıl önce, hicretin 9.yılında farz kılınmıştır. Bununla dinimizin esasları tamamlamıştır.
(Resulullah efendimiz(sas) o sene Hz. Ebu Bekir efendimizi Hac emiri olarak
gönderdiler, ertesi sene ise kendisinin ilk ve son haccı olan veda haccını yaptılar. Arafat’ta o meşhur veda hutbesini irad buyurdular. Ve kendisine

“Bu gün sizin dininizi ikmal ettim,üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak İslam’dan razı oldum” mealindeki Maide suresinin üçüncü ayeti nazil oldu. Artık kıyamete kadar geçerli olacak olan o yüce din; hac ibadeti ile tamamlanmıştı.)
Tıpkı bunun gibi Hac farizasını layığı ile eda etmeye muvaffak olan, oradaki manevi güzellikleri tam manasıyla yaşayan kimselerde İslam nimetinin kemaleermesine bu hadisi şerifte işaret vardır.

Al-i İmran suresinin 96. ve 97.Ayet-i Kerimelerinde Yüce Mevla’mız şöyle buyurmaktadır:
“Muhakkak ki, insanların ibâdeti için kurulan ilk mâbed, Mekke’deki o çok mübârek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir. Onda, Allah katındaki şeref ve hürmetini gösteren apaçık deliller ve Makam-ı İbrahim vardır. Kim O Kabe’ye girerse emniyette olur.(O halde) Yoluna gücüyeten kimsenin Beytullahı haccetmesi Allahın kulları üzerinde bir hakkıdır. Her kim bu hakkı tanımaz ve haccı inkâr ederse, doğrusu Hz. Allah bütün âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur.”(Al-i İmran,96-97)
Bu Ayet-i kerimenin tefsirinden öğreniyoruz ki; Allahü Teala Hz. Adem (as.)ı yer yüzüne indirirken;

”Ey Adem ben seninle birlikte Arşımın etrafında olduğu gibi, etrafında tavaf edilecek; Arşımın yanında namaz kılındığı gibi yanında namaz kılınacak bir Beyt-i Şerifi de indiriyorum.” buyurdu. Bu bakımdan haccın Farz olmasının sebebi (Arş-ı A’lanın yer yüzündeki bir temsilcisi gibi) Allah-u zül celalin kendi zatı Şeriflerine tahsis edip “evim” diyerek taltif ettiği, Nuru ile tecelli buyurduğu Ka’be-i Muazzama’nın yer yüzünde varlığıdır. Kâbe-i Muazzama bir adet olduğu için de Hac bir defa farzdır. Kâbe-i Muazzama’ nın bereketi ile onun civarında bulunan Safa ve Merve tepelerini de Cenab-ı Hak, İslam’ın Şiarından, Dinin alametlerinden saymıştır. Onun çevresi belli bir yere kadar Yüce Allahın haremi sayılmış, çevresindeki bütün canlılar o kutsiyetten nasiplenmiştir. Bunu maddi ölçülerle anlamamız mümkün değildir. Zaten Cenabı Hak Orada nefsin hoşuna gidecek bir maddi özellik yaratmamıştır. Ancak inanan insanlar, İman, İhlas ve gayretleri ölçüsünde oranın feyzinden, nurundan nasiplenirler. Orada maddiyattan, dünyevilik’ten, nefsaniyetten sıyrılıp, manevi güzellikleri yaşamaya çalışırlar. Orada hepimiz için bir nasip vardır. Gidemeyenler bile niyet ve gayretleri nisbetinde gitmiş gibi derece kazanırlar. Hadis-i Şerifte şöyle müjdelenmiştir:
“Makbul olan haccın mükâfatı ancak cennettir. İki umre de arasında işlenen (küçük) günahlar için keffârettir.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)

Hacca Giden Nasıl Berat Belgesi Aldı. Tıklayınız…

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

Hani bir sıkıntıya düşersiniz.. Maddi  veya manevi dar bir boğazdan geçersiniz. Her türlü derman arar, stratejinizi durmadan gözden geçirirsiniz.  Dua dua yalvarırsınız. Sizi ferahlığa eriştirmesi için için bildiğiniz bütün güzel lafızlarla, kapanıp secdelere ta içinizden yalvarırsınız Allah’a.

Bir hastalıktır belki, şifa dilersiniz. Bir derttir, deva dilersiniz. Bir borçtur, eda dilersiniz. Bir beladır, felah dilersiniz. Hep böyle değil midir insanın hali? Kul, derdi varken daha yaklaşır alemlerin Rabb’ine. Huzurunda daha çok kalmak ister, en samimi haliyle yalvarır. Bir de bundandır, Allah’ın sevdiği kulunu hep imtihan  etmesi.

Şimdi düşün ki büyük bir derdin var. İçin için Hazreti Allah’a yalvarıyorsun. Bir derman diliyorsun. Günlerce bir medet bekliyorsun. Belki aylar geçiyor, yıl dönüyor da sen hâlâ sabırla bekliyorsun. Şimdi desek  aylardır ettiğin o dualar var ya, işte onların hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın katına ulaşmadı.

Şaşar kalırsın; ama öyledir. Boğulduğun o sudan çıkmaya çalışırken ayağına bağlı taşı görmezsin. Aynı taş dualarına da bağlıdır, yükselmesine manidir. Nedir ki o taş? İşte o taş, yediğin lokmadır.

Buyurur ki alemlerin efendisi Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) : “Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini göklere uzatarak: “Ya Rab, ya Rab!” diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?” (Sahih-i Müslim) Boğazından geçen haram bir lokma, makbul bir duaya manidir kıymetli kâri(okuyucu).

Suçu başkasında değil de yediklerinde ara. Sabahlara kadar yalvarsan bile duana icabet bulamazsın. Değil bugün, kırk gün evvel yediğin haram lokma bile daha bedeninden çıkmamıştır. Bugün yediğin ise kırk gün daha duanı bağlayacaktır. Ashabın büyüklerinden Enes Bin Malik’e (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

….

“Ey Enes, helal kazan duan müstecâp olur. Zira bir kimse ağzına haram lokma götürürse, muhakkak kırk gün onun duası kabul olmaz.”(Taberani, M.Evsat)

Kaynak: Helali Arama Stratejileri Sayfa 30-40

****

  1. “…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

  2. HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

  3. HELAL YEMEK

  4. Hangi Yemekte Hayır ve Bereket Yoktur?

  5. Tavuk yemeden önce okuyun!

  6. HAMAL’IN İP VE KÜFE HESABI

  7. Çocuk Eğitiminde Helal ve Haram Lokmanın Etkisi

  8. İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

  9. EKMEKÇİ TEYZE!  (İBRETLİK BİR HİKAYE)

  10. FIRINCININ DUASI