Archive for the ‘MUHTELİF KONULAR’ Category

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Bir kimseye Allâhü Teâlâ’dan bir nimet ulaşınca şükretmeli, kendisini ona ehil görmemeli, bu nimetin sırf Allâh’ın ihsânı olduğunu bilmelidir.

Başına bir musîbet geldiğinde de ona sabretmeli, Allâhü Teâlâ’nın kazâ ve takdirine râzı ve teslîm olmalıdır. Zira mü’min, başına gelen musibet ve belâlar sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine nâil olur.

Yahûdîlerden bir adam Müslüman olduktan sonra gözlerini kaybetti, malı telef oldu, evladı öldü. Hemen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize gelip: “Müslüman olmak üzere sana ettiğim bey‘atimi bozmak istiyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “İslâm bey‘ati bozulmaz” buyurdu. Adam: “Ben bu dinimden hayır görmedim; gözlerim kör oldu, malım telef oldu, evladım da öldü” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Yahûdi! Ateşin, demir, gümüş ve altından pası kiri temizlediği gibi İslâm da insanları temizler” buyurdu. Bunun üzerine: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allâh’a inhirâf (tereddüd) üzere ibâdet eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder (gelir)se yüreği rahat eder ve eğer bir mihnet isâbet eder (belâ gelir)se yüzü üzerine dönüverir. O, dünyasını da âhiretini de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur” (meâlindeki Hac sûresinin 11. âyeti) nâzil oldu. (Dürrü’l-Mensur)

İbn-i Abbâs (r.anhümâ) Hazretleri anlattı: “Peygamberlerden bir zât şöyle duâ etti: “Yâ Rabbi, mü’min bir kulun sana itâat eder, yasakladıklarını terkeder. Sonra sen ondan dünyayı uzaklaştırır, onu belâlara uğratırsın. Kâfir ve âsîlere ise küfür ve isyanlarına rağmen onlardan belâları uzaklaştırır dünyâyı onlara verirsin.” Allâhü Teâlâ buyurdu ki:

“Kullar benim kullarımdır, belâ da ancak benim takdirimle iner. Mü’min kulun bir günahı olur, dünyayı ondan uzaklaştırıp belâlara mârûz kılarım, o günahına keffâret olur. Bana günahsız olarak kavuştuğunda da, hayırlı amellerinin mükâfâtını veririm.

Kâfirin iyi işleri olur, ona bol rızık vererek ve belâları ondan uzaklaştırarak dünyada iken mükâfâtını veririm. Huzuruma hiçbir hayırlı ameli kalmadığı halde gelir, günahlarıyla da cezalandırırım.” (Mişkâtü’l-Envâr)

Reklamlar

99. İslam halifesi ve 34.Osmanlı padişahı Sultan 2.Abdülhamid Han

 

Sultan Abdülhamid HanBugün 10 şubat 2018. Bundan 100 sene önce, 10 Şubat 1918’de irtihal eden Büyük İslam halifesi, Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han’ın vefatının 100. Yıldönümü. Tarihimiz içerisinde en mağdur, en çok hakkı çiğnenen, iftiralara maruz kalanlardan biri de Sultan 2.Abdülhamid Han’dır.

Her ne kadar bugün, üzerindeki sis perdesi kısmen kalkmaya başlasa da yine o zatı daha çok tanımaya bu milletin ihtiyacı var. Çünkü o, vazifesini layığı ile yerine getirip, Cenab-ı Mevla’nın huzurunda, Sevgili Peygamberimizin (sas) maiyyetindedir. Ama ona ve millete düşmanlık edenlerin iki yakaları bir araya gelmemektedir.

İslamiyette ırkçılık, kavmiyetçilik, üstün ırk yoktur. Üstünlük takvadadır.

Hz. Ömer efendimiz, “Biz zelil ve hakir bir kavim idik İslamla şeref bulduk.” buyurmaktadır. O halde şeref İslamda ve Kur’an-ı Kerimdedir.

Bu itibarla ecdadımız da İslamla şereflenmesinden itibaren bu yüce dinin potasında kendi benliğini eritmiş ve ona hizmette daima önde olmuştur.

Bilhassa Sultan Tuğrul beyden başlayarak, Selçuklu ve Osmanlı sultanları yüce dinimize çok büyük hizmetler yapmışlardır.

Bir taraftan siyasi ve askeri olarak İslam dünyasını dış tehditlerden korurken, içerideki zararlı fikirler, Ehli Sünnet dışı akımlardan da korumak için medreseler kurmuşlar, İlim adamları yetiştirmişlerdir.

Bu bin yıllık tarihte, gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı sultanları içerisinde daha büyüğü, daha çok veya daha az başarılı olanı çıkmıştır.

Ancak İslama hizmet, Kur’ana hizmet, Mübarek beldelere hürmette; ayrıca halkına hizmet, adalet ve şefkat hususunda farklı düşünen veya yanlış yapan olmamıştır. Onun için böyle bir ecdada ve tarihe sahip olmak bizlere daima güç vermekte, bir o kadar da hizmetle alakalı mesuliyetler yüklemektedir.

İşte bu gün yad etmeye çalıştığımız Sultan 2.Abdülhamid han, bu şerefli mazide bizi en çok gururlandıranlardan biridir.

Öyle ki,zaman geçtikçe kıymeti daha çok anlaşılmakta,kendisini tanıyanlar hayran olmaktadır.

Abdülhamid Han Hz. 34 yaşında tahta geçmiş,33 sene tahtta kalmış, Osmanlı devletinin 34.padişahı ve 99.İslam halifesidir.

Osmanlı Devletinin en sıkıntılı bir döneminde devlet idaresine geçti.

33 sene kargaşadan, savaştan, gösterişten, israftan uzak bir şekilde ülkenin imarı, halkın refahı için gecesini gündüzüne kattı.

Amcası Sultan Abdülaziz Hanın, saflığının iyi niyetinin kurbanı olarak şehit edildiğini görmüştü. Onun için her türlü gizli ve kirli işlerden haberdar olup devlet ve milleti bu  tehlikelerden korumaya çalıştı. Bunu yaparken de adaletten ve merhametten ayrılmadı. Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlânın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”(Müslim, İmâre 18)

İşte bu müjdeye layık olarak,Sultan Abdülhamid; Müslüman olsun, gayri müslim olsun, kendisini sevsin veya düşmanı olsun,hiç kimseyi dışlamadı, adaletten ayrılmadı.

Kendi canına kast edip suikast kuranları bile affedip, sonra devlet hizmetinde kullandı. Abdestsiz hiç bir evrakı imzalamadı. Uyumadan, istirahat etmeden, gece gündüz devlet ve milleti için; hatta halife sıfatı ile tüm İslam alemi için çalıştı çırpındı, gece seher vakitlerinde tesbih namazları kılıp gözyaşı döktü. Onun ibadet ve takva ehli bir mümin olduğuna dost-düşman şahitliik etti. Alimlere, Evliya’ya çok hürmet ederdi..

 “Uyanın! Allahın dostları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar ki iman edip takva üzere olanlardır. Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler, mutluluklar  vardır. Allah’ın sözlerinde bir değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.”   (Yunus suresi 62-64)

Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han 33 senelik saltanatı müddetince memleketi baştanbaşa imar etti. Önceki dönemlerde ihmal edilmiş pek çok konuya el attı. Ulaştırma, Eğitim, Sağlık, Bayındırlık sahalarında yapılanlar en dikkat çekenlerdi. O zamanın en modern iletişim aracı olan telgraf hatlarını ülkenin her yanına yaydı. Devlet gelirlerinden çoğu önceki dönemlerden alınan borçlara gidiyordu. Bununla beraber o kısıtlı bütçeyle yapılanlar hayret vericidir. O, Bir kavmin efendisi ona hizmet edendir.” hadisi şerifine layık olarak halkının daima hizmetinde oldu.

Dış ilişkilerde, macerayı sevmezdi. Mümkün mertebe barışçıl yollarla meseleleri halletmeye çalıştı. Düşmanlarının ve rakiplerinin bile hayran kaldığı siyasi dehası ile bütün Avrupa devletlerini birbirleri ile uğraştırıp ülkeyi onların zararlarından korumaya çalıştı.

Bütün tarihçilerin ortak görüşü; bu gün doğu ve güneydoğu bölgemiz bizlerde ise bunu Abdülhamid Hana borçluyuz. Avrupalıların baskılarına rağmen Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan kurulmasına yol açacak uygulamaları hiçbir zaman kabul etmedi. Bu sebeple söz konusu azınlık, isyanlar çıkardı, suikastlar tertip etti. Buna rağmen geri adım atmadı

Diğer taraftan Avrupalı misyonerler vasıtasıyla Güneydoğuda Müslüman Kürt kardeşlerimiz üzerinde sinsi oyunlar oynayıp onları bizden koparmak isteyenlerin oyunlarını başarıyla bozdu. Kürt aşiretlerin ileri gelenlerini saraya davet eti, çocuklarını İstanbul’da okuttu.

Dini duyguları son derece yüksek olan bu insanlar, azıcık bir ilgi ile devletlerine sımsıkı bağlandılar.

Kürt aşiretlerinden Hamidiye adı ile askeri milis birlikler oluşturdu.

Ermeni isyanlarını bunlarla bastırdı.

1.Dünya savaşı başlayınca, büyük paralar vererek bölge halkını devletimize karşı kışkırtan İngilizlere;bu İslam Hıristiyan savaşıdır, sizinle olamayız.” deyip çantaları para dolu İngiliz ajanlarını eli boş gönderdiler.

 Elbette ki bunda Sultan Abdülhamid hanın zamanında gösterdiği sıcak ilginin büyük tesiri vardır.

Onun en anlamlı projelerinden biri de İstanbul’u Medine-i Münevvere’ ye Devletin kalbini, kainatın kalbine bağlayan demiryoludur.

 O günün teknolojisi, siyasi ve ekonomik şartları düşünüldüğünde bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Padişah demiryolunun hizmete açıldığı 1908 senesinde Medine-i Münevvere de kurdurduğu bir elektrik santrali ile Mescidi Nebeviyi elektrikle aydınlatmıştır. Henüz İstanbul’da kendi sarayında elektrik yoktu.

( Demiryolunun son 10 km’sini keçe ile kaplatması, Mübarek beldeye yaklaşırken, motorların kapatılıp sessizce, tevazu ile girilmesi, onun Sevgili peygamberimiz (SAS)e karşı duyduğu muhabbet ve edebin can alıcı örneklerindendir.)

O, bütün Müslümanların halifesi idi. Devrinin imkânsızlıklarına rağmen bütün dünya Müslümanları ile ilgilendi. Afrika’nın pek çok kabilesinden İstanbul’ a talebeler getirtip okuttu eğitimleri ile ilgilendi. Onların dillerinden İslam İlmihali bastırıp gönderdi. Doğu Türkistan ve Çin’deki Müslümanlarla ilgilendi. Çin Müslümanları Pekin’de onun adına Hamidiye Üniversitesi kurdular. Hint Müslümanları üzerinde çok büyük sevgi ve muhabbet tesis etti. Ondan sonraki dönemlerde de bu bağlılık devam etti.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çalışan Siyonistlere fırsat vermedi. Osmanlı devleti ağır borç yükü altında olduğu için büyük paralar vererek bu emellerine ulaşacaklarını zannedenlere şu cevabı verdi: ”Bu topraklar bana ait değildir. Ecdadımın kanıyla sulanmıştır, para ile satılamaz.”

Bu söz, her şeyi maddeyle ölçen, para ile her şeyi elde edeceğini zannedenlere, parası ile şımaranlara verilmiş en güzel bir cevaptır.

Dünya durdukça bu asil duruş daha da değer kazanmaktadır.

Ayeti kerimede şöyle müjdelenir:

“İman edip salih amel işleyenlere gelince, şu bir gerçek ki biz o güzel işler yapanların işlerini, ecir ve sevaplarını zayi etmeyeceğiz.”         KEHF Suresi 30. ayet

Ne mutlu! Kısacık dünya hayatını; İmanla, ihlasla,hizmetle tamamlayıp ebedi mükafaata nail olanlara…

AHİRETTE ÖZÜR VE BAHANE YOKTUR 

Güzelliğinden dolayı günaha bulaşan güzel bir kadını, kıyamet günü getirdiklerinde: “Neden günah işledin?” diye soracaklar. Cevaben diyecektir: “Yâ Rabbi, beni güzel yarattın, bu yüzden günah işledim!” Bu sırada Allahü teala, Hazret-i Meryem’i getirmelerini emredecektir. O kadına: “Sen mi daha güzelsin yoksa bu mu? Biz onu daha güzel yarattık ama o güzelliğinden dolayı aldanıp günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra yakışıklığından dolayı günaha düşen yakışıklı bir erkeği sorguya çektiklerinde: “Neden günaha düştün?” diye soracaklardır. O cevaben şöyle diyecektir: “Yâ Rabbi, beni yakışıklı yarattın; bundan dolayı kadınlar bana yöneldi, ben de aldanarak günaha düştüm!” Bu sırada Yusuf aleyhisselamı getirerek ona: “Sen mi daha yakışıklısın yoksa Yusuf mu? Biz ona cemal ve güzellik verdik ama o aldanarak günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra bela ve sıkıntılarından dolayı isyan ederek günaha düşen birisini getirecekler. “Neden isyan ederek günaha düştün?” dediklerinde şöyle diyecek: “Yâ Rabbi, bana şiddetli bela, musibet ve sıkıntılar verdin, bu yüzden isyan ederek günaha düştüm” Bu sırada Eyyub aleyhisselamı getirerek o adama şöyle denilecek: “Senin belan mı daha şiddetli idi yoksa Eyyub’un mu? Halbuki biz onu şiddetli belaya uğrattık ama o isyan ederek günaha düşmedi” denilecektir.
İşte böylece özür ve bahane yolu günahkârlara kapanmış olacaktır.

 

İhlas ve Riya

ihlas

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyat suresi 56.ayet) buyuruyor. Yüce Rabbimiz böyle buyurduğuna göre, her mü’min yaradılış gâyesine münâsib olarak hareket etmelidir.

Bu sebeple, üzerine düşen dini vazîfeleri, her türlü ibâdât-ü tâatı elinden geldiği, gücünün yettiği nisbette ve hassasiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bütün bunları yaparken de dikkat etmesi gereken en mühim hususlardan biri;her türlü söz, amel ve fiillerinde riyâ dan(yani gösterişten)son derece kaçınmak ve mümkün olduğu nisbette ihlâs ve samimiyet ile yapmaya gayret göstermektir. Öyle ise ihlâs nedir?

İhlâs; yaptığımız her türlü ibâdeti ve hizmeti sadece Allah(cc)’ın rızâsını kazanmak gâyesiyle yapmak, herhangi bir dünyevî menfaat beklememek ve başkalarının gözüne gözükmek için yapmamaktır. Bunun aksi ise riyâdır. Yani yaradanının rızâsını talep için yapması icâb eden ibâdeti, itaatı, hizmeti, başka bir menfaat için yapmaya riyâ denir, samimiyetsizlik denir.

Riyâ ise gizli şirktir. Şirk ise insanı küfre götürür.

Hadîs-i Şerifte  beyan edildiğine göre; Fahr-i Kâinât (sas)Efendimiz ;

Ey insanlar, gizli şirkten sakının” buyurdular. Ashâb: “Gizli şirk nedir Ya Resulallah?” dediler. Resûlüllah Efendimiz: “Bir adam kalkar da namaz kılar, namazını insanların gözüne girmek için güzel kılarsa, bu gizli şirktir.” buyurdular.

( Diğer bir hadîs-i şerîfde Resûlüllah (sav): “Kim âhiret işine karşılık dünyâ isterse yüzü değişir, (adı) anılmaz ve ismi ateş içinde tesbit olunur.” buyurmaktadırlar.)

Nitekim bir Hadîs-i Kudsîde Cenâb-ı Hakk:

“Ben , ortaklıktan en müstağnî olanıyım. Kim benim için bir iş yapar da başkasını ona ortak kılarsa ben ondan uzağım.

O iş (benim için değil) ortak içindir.” buyurmaktadır.

Bir diğer Hadîs-i Kudsîde de:

“İhlâs benim sırlarımdan bir sırdır. Onu ancak sevdiğim kulların kalbine koyarım.” buyurmaktadır.

Öyle ise; şuur ve idrak sâhibi her mü’mine düşen vazîfe, ihlâslı bir kul olmaya çalışmak, riyâdan azamî derecede kaçınmaktır.

Ancak ihlâs sahibi olmak o kadar kolay bir iş değildir.

Hadisi kutsi’de müjdelendiği üzere, Cenabı Hakkın kalbimize ihlası lütfetmesi  için ibadet, gayret, dua ile beraber; devamlı nefis ile mücâdele etmek, onu dizginlemeye çalışmak îcâb eder.

(Evliyâullahdan bir zât (Cüneydi Bağdadi hz.)şöyle buyuruyor:

“Dünyada en aziz şey ihlâstır. Çünkü kalbimden riyâyı atmak için ne kadar uğraştımsa o başka bir renkte gene yeşerdi.”)

(Büyüklerden Sehl b. Abdullâh’a: “Nefse en zor gelen şey nedir?” diye sormuşlar. Cevâben: “İhlâstır; çünkü ihlâsta nefis için bir nasîb yoktur.” demiştir. Ama riyâda ise nefs ve şeytânın emellerine hizmet vardır.

İnsan dünya menfaatini ibâdetine gâye edinirse, hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrar. Dünyâ ve âhiretin her türlü izzet ve kemâli Allâh(cc)’a mahsustur. Hakîki mülk sahibi odur. Öyle ise ibâdet yalnız onun rızâsı için yapılır.)

Bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor: “Kim halis ve muhlis olarak La ilahe illallah derse cennete girer.” bu hadis-i şerifin izahını bir büyük İslam âlimi şöyle yapmışlardır:

“Hâlis; i’tikatta ehl-i sünnet üzere olup şirk ve nifak gibi kalbi afetlerden pâk olmak demektir. Muhlis ise; amelde ihlâs üzere olup hulûs-i kalb ile kulluk yapmaya derler”

İhlâsı da şu şekilde tarif etmişlerdir:

“İhlâs;  bir mazarrattan (yani zarardan) korkmadan ve bir menfaat beklemeden yalnız Allah rızası için çalışıp (…Allah yolunda hizmet etme…) sırrına mazhar olmaktır ki, işte bu kimse hem sekerât-ı mevt geçidini, (yani en zorlu ölüm geçidini) hem mîzân ve hem de sırâtı kolayca geçerek cennet ve cemâl-i ilâhî ile müşerref olacak  hakiki bir kuldur.”

Bir hadis-i şerifte:

“Kim kırk gün Allah(cc) için ihlâs (ile kulluk) yaparsa, kalbindeki hikmet çeşmeleri dilinin üzerinde belirip akmaya başlar.”

Misafir ne getirir ne götürür?

gunes-manzaraaa1Bir gün Peygamber Efendimize bir Sahabi eşinden şikayete gelir.

“Benim eşim misafiri sevmiyor. Bana ne gibi tavsiyede bulunursunuz?” der.

Efendimiz ( sav );

“Yarın size misafir olacağım. Eşin, ben içeri girerken de baksın ,çıkarken de baksın der.”

Sahabi  eşine efendimizin geleceğini müjdeler. Eşi çok sevinir . Yalnız dışarıdan içeri girerkende çıkarkende  bakmasını söyler ve hazırlıklarını yapar . Ertesi gün  olur. Efendimiz ( sav ) gelirken Pencereden bakınca ne görsün ki! Efendimiz gümüşten tepsi içinde, cennetten çeşit çeşit yiyecekleri de beraberinde getirmiş.

Efendimiz’i bir sevinç içinde ağırladıktan, sonra Efendimiz yola koyulmuş. Sahabenin eşi tekrar pencereden bakmış. Birde ne görsün ki! Getirdiği tepsinin içinde yılanlar çıyanlar akrepler böcekler doldurmuş geri gidiyor. Hemen eşine seslenmiş. Korku içinde anlatmış. Eşi koşarak Efendimizin yanına sormaya gitmiş. Peygamber ( sav) bu durum karşısında;

” Eşine anlat. Misafirin güzelliği, yiyeceklerle ikramlarla bereketle gelir ve  evden giderken bütün kötülükleri alır ve götürür .

Tepside  gördüğü kötülükler, günahlar kavgalar dövüşler böcekler yılanlar çiyanlar  misafir ile  çıkar ve gider eve huzur  ve bereket  gelir. Misafir gelmeyen eve  kavga, dövüş ,huzursuzluk  ve bereketsizlik , fakirlik baş gösterir.”

Kaynak : http://www.istiklal.com.tr/foto-galeri/benim-esim-misafiri-sevmiyor/69604

***

Mecusi Neden İmana Geldi?

Dünyada Yapılan İyiliklerin Dünyadaki Karşılığı Bire Ondur

Afet ve belalar hangi sebeble gelir?

yusufsuresi86

Aldanma dünyaya, fânî cihandır bu;

Kendi âşikâr, ateşi gizli külhandır bu;

Giden geri gelmez, iki kapılı handır bu;

İnsafı terk eyleme makâmı imtihandır bu!

***

DÜNYAYA DEĞER VERİLMEZ

Akıllılar; kötülüğü defetmek ve iyiliği elde etmek için, dünya pisliğine, mevkî, mal ve geçici şöhretine muhabbet etmediler.

Hikmet Sâhipleri  dünyayı yedi şeye benzettiler:

1- Kandırmayan tuzlu su,

2- Kararı olmayan bulut gölgesi,

3- Mazarratı  olan faydası olmayan yıldırım,

4- Yağmursuz yaz bulutu,

5- Yazın bitmesiyle kuruyup yok olan otlar ve çimenlikler,

6- Uyuyan adamın ihtilam olması,

7- İçerken hoş gelen zehirli şerbet.

Kezâ: “Dünya; karışık rüyâ, sevinci bulut gölgesi, hâdiseleri ok, arzûları zehir, fitne ve belâları yıkıcı dalgalar gibidir” denilmiş.

*Dünyada selâmet aramak, akrep yuvası üzerine çadır kurmaya benzer.”

Nasihatten anlamayıp dünya düşkünlüğünden vazgeçmeyene Cenâb-ı Hak, İlâhî hikmet ve rahmet îcâbı dünyayı terk etmesi için bir takım musîbetler ve hastalıklar verir.

Büyükler: “Musîbetler, Hakk’a dâvet, Nûra hidâyet içindir” dediler.

* “Âfet ve belâların zuhûrunda ‘Hakîm’ ism-i şerîfinin îcâbı hikmet, kullar için de büyük maslahat vardır. Âfet ve belâların zuhûru, itâata dâvet hikmetine bağlıdır. Cenâb-ı Hak, istîdâdını kaybetmeyen kullarını itâata dönsünler diye bir takım âfet ve belâlarla îkaz eder. İşledikleri günahların bir kısmının acısını bu dünyada tattırır.

Âfet ve belâlar üç sebepten gelir:

 1-Belâ, insana itâat hâlinde gelir de itâata devam ederse, hayır, rütbe ve derecedir.

 2-Gaflet halinde iken gelir de uyanırsa, îkaz ve mağfirettir.

 3-İsyan halinde iken gelir de o halden dönerse, af ve mağfiret, isyana devam ederse cezâdır.

Devamlı isyanda olup da belâ gelmeyenler, Firavun gibi istidracla dünyayı toplar, âhirette ise ebedî cehennemi boylarlar.

Âfet ve belâlardan kurtulmanın yolu, kulluk ve ibâdettir.”

*Dünyanın en güzel eşyası hüzün ve kederdir. Bu sofranın hazmı kolay nimeti, belâ ve musîbettir; sabredilirse kerâmetlere sebep olur. Öyle ki, acı şeyler ona kılıf yapılmış. Onun tadını saâdet ehli olanlar bilir, acıyı şeker gibi yerler.

Dünyaya rağbet etmeyenler, Mevlâ’dan gelen her hükme râzî olurlar. (M.İ.R.K.S.)

Cenâb-ı Hakk’ın, mü’minlere, sevabı âhirette vermesinin iki hikmeti vardır:

1- Kullarına ihsan etmeyi murat ettiği nîmetlerin dünyaya sığmayışıdır. Âhirette, en aşağı derecede olan mü’mine dünyanın on misli cennet ihsan edileceği hadîs-i şerifle bildirilmiştir.

2- Hay ve Bâkî olan Cenâb-ı Hak, ihsanını dâimî olan Âlem-i Âhirette verecektir.

*Rasûlüllah Efendimiz S.A.V.:

– “Size verilenle sevinip şımarmayın, elinizden çıkınca da tasalanmayın” buyurmuştur.

Yahyâ bin Muaz Hz: “Dünya bir gelin, onu arayan da tarakçısı… Tarakçı onu güzelleştirmek ister… Fakat zâhid, onun yüzünü tırmalar, saçlarını yolar, elbisesini yırtar… Ârif ise, ona hiç bakmaz; zikrullah ile meşgul olur.”

Fudayl K.S.: “Allahü Teâlâ bütün kötülükleri bir evde topladı, onun anahtarını dünya sevgisi kıldı. Bütün iyilikleri de bir evde topladı, bu evin anahtarını da ‘Zâhitlik’ kıldı.”

Kaynak : http://www.incemeseleler.com/ince-risaleler/1512-29-risale-dunya.html

İslamda Kardeşlik ve Muhabbet

Yüce Mevla’mız iman şerefini bahşettiği kullarını kardeş kılmış ve kardeşliğide sevgi ve muhabbetle kuvvetlendirmiştir.

Bu muhabbet Hz. Allah’ın kullarına bir hediyesidir ve yalnız ondan gelir.

Yüce Mevla’mız Bu muhabbeti bizlere ikram ettiği gibi korunması hususunda da vazifeler yüklemiştir.

Din kardeşlerinin kendi aralarındaki  muhabbete zarar verecek; kibir,gurur, kin, kıskançlık, gıybet gibi hususlar yasaklanmış, tam tersi; tevazu, cömertlik, ikram, selamlaşma, yardımlaşma  gibi muhabbeti pekiştirecek güzellikler de daima teşvik edilmiştir.

Hadisi Şerifte kardeşliğin bazı gerekleri şöyle ifade ediliyor:

Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek,şöyle buyurdular)Takva şuradadır.  Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır.(Müslim, “Birr”, 32)

Din kardeşliğinin Allah tarafından bizlere ihsan edilmiş bir nimet oluşu, Ali İmran suresinin 103. ayeti kerimesinde de şöyle hatırlatılır:

“(Ey Müminler!)Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün.

Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de; O, kalplerinizi birleştirmişti.

 İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.

 Ve siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.

 İşte Allah, size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” 

Bu ayeti kerime tarih boyunca bütün Müslümanlara; din kardeşliğinin ve muhabbetin kıymetini hatırlatmakta ve cahiliye döneminde olduğu gibi fitneden, tefrikadan, düşmanlıktan bizleri sakındırmaktadır.

Ayrılık ve tefrikadan bizleri koruyacak, muhabbetle birbirimize kenetleyecek ve Cenabı Hakkın üzerimizdeki maddi ve manevi nimetlerinin devamına vesile olacak şey ise, ayeti kerimede ifade buyrulduğu üzere Allah’ın sapasağlam ipi, Kur’an-ı Kerim ve Resulünün sünnetleridir.

Resulullah  (sas) Efendimiz de ümmetine şu haberleri verdiler:

“(Ey ümmet ve ashabım !) Muhakkak ki ileride karanlık gece parçaları gibi fitneler olacaktır.”

“Ey Allah’ın Resûlü ondan kurtuluş nasıl olur?” denildi. Buyurdu ki:

“Yüce Allah’ın kitabı ile. Devamla şöyle buyurdular;

Onda, sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberleri ve sizinle ilgili hükümler vardır.

 O bir eğlence vasıtası değildir. Hak ile bâtılı ayıran bir kelâmdır.

Onu kibirlenerek terk edenin Allah belini kırar. Kim doğru yolu ondan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O Allah’ın sapasağlam ipidir ve apaçık nurudur..Hikmet dolu Kur’an’dır, dosdoğru yoldur. Nefsânî arzuların sapıtmasından, fikirlerin dağılmasından koruyacak yegâne sebep odur. Âlimler ona doymazlar, Takva sahipleri (Allah’tan korkarak günahtan sakınanlar) ondan usanmazlar. Onun ilmini bilen ilerler, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli olur. Ona sımsıkı sarılan doğru yolu bulur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned,1,91, Elmalılı Tefsiri C. 1,223)

Bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:

1hadisCenabı Hak gazab etmez. Ama bir de gazap edince yerde ve gökte ne kadar melek varsa korkudan tesbihe başlarlar. Fakat onun gazabını hiçbir şey söndüremez. Ama ne zaman ki yer yüzünde iki sabi yavru Kur’an-ı Kerim okumaya başlarsa işte o zaman Allah’ın gazabı söner ve yer yüzünü Allah’ın rahmeti kaplayıverir.” (Râmuz el ehadis,1261)        

 

 

figur 

Bizleri yoktan var eden, mahlukatın şereflisi kılan ve en büyük nimet olarak, iman ve hidayeti ihsan eden Rabbimiz,kendi halimize bırakmayıp bizi kardeş kılmış veMüminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”(Hucurat 10) buyurarak,

lütfettiği bu kardeşliği de korumayı emretmiştir.

Allahımızın lütfü olan bu Din kardeşliği, nesep kardeşliğinden daha güçlüdür. Çünkü din kardeşi olanlar, hem dünyada hem de ahirette birbirlerine faydalı olurlar.

Fakat aralarında din bağı olmayan nesep kardeşleri ahirette birlikte olamazlar.

Kardeşliği muhafaza etmede hepimizin üzerine düşen sorumluluklar ve vazifeler vardır. Bunları yerine getirmeye çalışmak, Allahın rızasına yaklaşmaktır. Bunlara gereken dikkati göstermemek, sorumsuzca bu nimeti heba etmek ise şeytan-ı Aleyilla’ne’nin peşinden gitmektir ki o vebalin altından kalkılmaz.

Nitekim; Bakara suresinin 208.ayeti kerime’sinde şöyle buyuruyor:

 “Ey iman edenler! Hep birlikte barışa, selamete dahil olun. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

bos resim Rasülullah (s.a.v) Efendimizde Hadis-i Şerifte;  “Müslüman elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir[Tirmizî,] ifadelerini kullanmış, insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklayıp, merhametli olmayı emretmiş;“İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez buyurmuşlardır. (Riyazüssalihin,1/27.H.No.225)

Hz. Ali (k.v.) den rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

 “Müslüman’ın Müslüman üzerinde 30 hakkı vardır ki, ondan kurtuluş ancak o hakkın yerine getirilmesi veya Müslüman’ın bağışlaması ile mümkündür”.  Bu haklardan bazıları şunlardır:

Müslüman; din kardeşinin hatasını affeder, ayıbını örter, özrünü kabul eder, düştüğü zaman onu kaldırır, gıybetinin yapılmasına mani olur, ona nasihat etmeyi sürdürür, dostluğunu muhafaza eder, hasta olduğu zaman ziyaret eder, cenazesinde hazır bulunur, davetine icabet eder, selamını alır….”

İslam tarihi, din kardeşliğinin, merhametin imrendiren örnekleriyle doludur.

Sırf din uğruna yurtlarını, mülklerini, servetlerini bırakıp Mekke-i Mükerreme’ den Medine-i Münevvere’ye hicret eden ashabı kirama Medineli Müslümanların kucak açması; evlerini barklarını, mallarını mülklerini yutkunmadan onlarla paylaşmaları birbirlerinde adeta fani olmaları,

bütün Müslümanlar için eşsiz örneklerdir.

Tarih boyunca Müslümanlar, hususi ile ecdadımız; Ashab-ı Kiramın gösterdiği güzel kardeşlik örneklerini kendilerine numune alarak onların yolunda ilerlemişler, geçici dünya heveslerini terk edip,bunun yerine ahret sermayesi olacak güzellikler peşinde koşmuşlar,bu vesile ile bizlere miras olarak muhteşem bir medeniyet bırakmışlardır.

 

(Abdullah bin Ömer (r.a)şöyle buyurur:

 “Allaha yemin ederim. Eğer ben hiç bozmadan bütün gün oruçlu olsam, hiç uyumadan bütün geceyi ibadetle ihya edip, malımı Allah yolunda infak etsem bile; öleceğim gün kalbimde Allah’a itaat edenlere karşı sevgi, Allah a isyan edenlere karşı buğz yoksa benim bütün yaptıklarımın bana zerre kadar menfaati yoktur.”)

Bir Hadis-i Şerifde Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, birbirinizle alakayı kesmeyiniz. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.  Ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz!.. (Buhârî, Edeb, 57, 58)