Reklamlar

Posts Tagged ‘Genç’

Ana Babaya İyilik Hakkında Hikaye ve Hadis-i Şerifler

          Kur’an-ı Kerim’de ana-baba hakkından bahseden bir sure var. En uzun sure, Bakara suresidir. Bu sure’nin Türkçesi  af edersiniz  “inek suresidir.”  Semavi kitapların en faziletlisi  Kur-an’ı Kerim, bunun da en uzun suresi de Bakara suresidir.  Bu surede anlatılan bir hadise var. İsrail oğullarından salih  bir zat annesine bir iyilik yapmış. Bu zattan Allah’ü Teala o kadar memnun olmuş ki; Allah’ü Teala meleklerine:

“Yer yüzünde annesine iyilik yapıp itaat eden  bir zat var  ben ondan çok razıyım” buyurmuş. İsrail oğullarından  olan bir zat yaşlandığını ve ölümünün yakın olduğunu düşünerek kıldığı bir namazın arkasından Allah’ü Tealaya dua etmiş:

“Allahım ben yaşlandım, oğlum çok küçük. Oğluma miras olarak bırakmak istediğim buzağıda küçük. Hem oğlum büyüyünceye kadar hem de buzağı büyüyünceye kadar bu buzağıyı sana emanet ediyorum.”demiş. Allah’ü Teala da:

“Sen bu buzağıyı ormanın tarif edilen yerine bırak, oğlun büyüdüğü zaman dağa gelsin ve düveyi gördüğü zaman “-İbrahim aleyhisselamın ilahının hakkı için.”diye çağırmasını söylemiş. Bunu hanımına da anlatmış ve bu zat belli bir süre sonra vefat etmiş. Aradan hayli bir süre geçince çocuk büyümüş genç delikanlı olmuş. Genç delikanlı da babası gibi  salihlerdenmiş  ve gündüzleri ormana gidip odun topluyor ve getirip satıyormuş. Elde ettiği kazancını üçe taksim ediyor ve üçte birini annesine veriyor, üçte birini evin geçimine harcıyor ve üçte birini de sadaka olarak veriyormuş. Geceleri de üçe bölüyormuş ve üçte birinde uyuyor, üçte birinde teheccüt vaktinde ibadet, zikir ve dua yapıyor ve kalan üçte birinde de annesinin ihtiyaçlarını gideriyormuş.Hiç ihtiyacı olmasa bile başucunda oturarak bekliyormuş.

          Allah’ü Teala Hazretleri gencin annesine bu itaatdan  dolayı çok razı olup meleklerine ve hayvanata sesleniyor ve benim böyle bir kulum var, annesine hizmet ediyor diye iftiharla anlatıyor ve çocuk büyüyünce annesi oğlunu yanına çağırıp durumu anlatıyor ve falan ormana gidip tarif edilen buzağıyı bulup:

“İbrahim Aleyhisselamın ilahının hakkı için buraya gel” diyeceğini ve yanına gelince de başına yuları takıp getirmesini söylüyor. Ormanda bu düveyi nasıl tanıyacağını soran oğluna:

“Tüyleri sapsarı ve çok parlak olacak öyle ki sanki güneş içine girmiş de tüyleri arasından güneş ışınları çıkıyormuş gibi göreceksin” diyor.

          Delikanlı ormana gidiyor ve sanki kendisi için saklanmış, kaybolmamış ve kimse tarafından yakalanmamış düveyi buluyor:

“Ey düve; İbrahim Aleyhisselamın İlahının hakkı için yanıma gel.” Deyince ,düve koşup yanına geliyor. Bu dünya imtihan dünyası , herkes imtihana tabi. En çok Peygamberler imtihan oluyor. Sonra sırasıyla evliyalar ve Allah’ın sevgili kulları.

          Düve; bakalım annesine ne kadar itaatkar görelim diye genci imtihan etmek istiyor.Allah’u Teala düveye konuşma melekesi vererek düve:  “Ey anasına iyilik yapan genç; sen benim sırtıma bin seni ben evine kadar yorulmadan götüreyim” dediğinde genç:

“Ben senin sırtına binemem. Çünkü anam başına yuları tak ve yularından tutup getir.” Dedi. Ben anamın sözünden çıkamam diyor. Düve:

“İmtihanı kazandın ey Salih kişi eğer sırtıma binmeye çalışsaydın beni hiçbir zaman ele geçiremiyecektin.Annene olan bu itaatin sebebiyle şu dağa bile peşimden gel diye emir versen dağ yerinden sökülür peşinden gelirdi, buyur nereye dersen gidelim” diyor. 

          Genç; düveyi yularından tutup annesine getiriyor. Annesi de oğlunun çok yorulduğunu bu düveye bakamayacağını ve satmalarının daha iyi olacağını söylüyor ve 3 dinar’a satmaya karar veriyorlar. Dinar bizim bildiğimiz altın yerine geçen para birimidir. Annesi düveyi Pazar’a götürmesini 3 altın’a satmasını ancak müşteri çıktığında da mutlaka anneme söylemem lazım demesini tembihliyor. Bir müşteri çıkıyor ve 3 altın yerine 6 altın vereceğini ama annesine söylemezse geçerli olduğunu söylüyor. Genç de:

“Değil 6 altın düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” diyor. Annesine gelip durumu anlatınca 6 altın’a satmaya karar veriyorlar. Yine Pazar da müşteri çıkıyor. 6 altın değil 12 altın vereceğini ama şartının anasına sormaması olduğunu söyleyince genç yine aynı şeyi tekrarlıyor. Ve annesine durumu anlatınca; annesi bunda bir iş var. Senin karşına çıkan müşteriler insan kılığına girmiş melek olsa gerek diyor. Sen yarın Pazar da karşına çıkan müşteriye bu düveyi satalım mı satmayalım mı diye sor diyor. Melek de deşifre olduğunu anlıyor ve anlatıyor. Allah’ü Teala’nın övündüğü genç annesine olan sadakatinden para için vazgeçecek mi diye imtihan ettik. Bu düveyi satmayınız. Allah’ü Teala size bir gün müşteri yollayacak o zaman düvenin ağırlığınca altın isteyin diyor. Düveyi kesin , derisini yüzün ve çuval yapıp ağzına kadar silmece altın ile doldurana verin diyor. Genç gelip bunu annesine anlatıyor.

          İşte bu sureye ismini veren bu düvedir. .Annesine olan itaatten öyle memnun olunuyor  ki kıyamet sabahına kadar bunu okusunlar deniyor. Ana ve babaya itaat Allah’ü Teala’nın en çok razı olduğu amel. Bakara suresinin 68., 69. ve 70.ayetlerinde anlatılan kıssa da çok zengin  bir kişi var. Çocuğu yok. Yeğenleri  bu kişinin mirasına konmak için adamı öldürüyorlar. Ve vay amcamızı kim öldürdü diye ortalığı karıştırıyorlar. Şehrin ileri gelenleri Musa aleyhisselam’a gelip İlahına sormasını istiyorlar. Musa aleyhisselam da tur-i sinaya gidip soruyor. Allah’ü Teala da “onlara söyle; bir inek kurban etsinler.” buyuruyor.. Burada dikkat etmemiz gereken bir husus insanlar bir müşkülleri için kurban kessinler; mesajını almamızdır. Ve bu kurbanın bir parça etini ölünün göğsüne sürsünler ölü dirilecek diyor. Dört defa Musa aleyhisselam’ı Tur-i Sina’ya gönderiyorlar. Hep bir şeyler soruyorlar. “Öyle bir düve kurban etmeliler ki sapsarı tüyleri olan, gücü yerinde, genç, tüyleri parlak olmalı.” buyuruyor. Aramaya koyuluyorlar ama hiçbir düve bu tarife uymuyor. En sonunda bu düveden haberdar oluyorlar ve gidip gördüklerinde tüm tarif’e uyduğunu görüyorlar. Biz bu düveyi satın almak istiyoruz diyorlar. 12 altın olmaz, 40 altın olmaz, 50 altın olmaz derken genç kendinse tarif edilen şekilde ağırlığınca altın verirlerse düveyi alabileceklerini söylüyor.  Kilolarca altın getiriyorlar. Düve’nin bir parça etini mezardan çıkardıkları ölünün göğsüne sürünce bütün milletin gözü önünde ölü dirilip ayağa kalkıyor ve kendisini  öldüreni  gösterip tekrar yere uzanıyor. Binlerce insanın gözü önünde olan bu hadiseye, mucizeye rağmen bir kişi bile iman etmiyor. Kalpleri kararmış bu insanları cezalandırırken bir kulunu da anasına itaatinden dolayı ödüllendiriyor. Ana-babaya yapılan iyilik Allah’ın en çok sevdiği  ameldir.

Baştan ne söylemişti : “Değil 6 altın, düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” Anaya itaatın sonucu ve dünyadaki karşılığı olarak düvenin ağırlığınca altın. Ahiretteki karşılığı Allahü alem.(Allah bilir)

***

Bir Karga Hikayesi.. tıklayınız…

***

ANA BABAYA İYİLİK HAKKINDA HADİSLER

 H.Ş.: Kim ömrü uzun ve rızkı ziyâde olmasını isterse, ana babasına ihsanda bulunsun ve akrabasını yoklasın. (Ramuz 238)

H.Ş.: Size vasiyet ederim: Ana babaya iyilik ömrü uzatır. Canım yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ömründen üç sene kalan bir kul, ana babasına ihsan ederse, üç seneyi Allahü Teâlâ otuz sene yapar. Eğer kötülük ederse, üç seneyi üç güne indirir. Ehline ve akrabâsına iyilik etmek ömrü uzatır, kötülük etmek ömrü kısaltır rızkı daraltır ve Allah’ı gazaplandırır. (Kenzü’l İrfan 431-432)

 H.Ş.: Cennette makamımda iken kulağıma azap görenlerin feryatları gelir. Buna kalbim dayanamaz, Arş’ın altında secdeye varıp onlara şefaat için Rabb’imden izin isterim. Rabb’im “Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır, ana-babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam” buyurur. Makamıma dönerim. Fakat feryatlar devam eder. Yine secde eder şefaat izni isterim. “Yâ Muhammed! Kaldır başını, başka isteğin varsa vereyim, bunlara şefâat dileme! Ana babaları râzı olmadıkça onları cehennemden çıkarmam” buyurur.

Tekrar makamıma dönüp bu hâli unutmaya çalışırım; fakat ardı arkası kesilmeyen feryatlar devam eder. Rabb’ime şöyle yalvarırım: Allah’ım! Cehennemin bekçisine emir buyur, azap görenlerin yerini bana göstersin, hallerini göreyim.” İzn-i ilâhî ile gösterilir. Ateşten çengellere takılmışlar, zebânîler ateşten sopalarla sırt ve ayaklarına vuruyorlar, yılan ve akrepler de saldırıyor. Ziyâde mahzun olurum. Üçüncü defa secdeye varıp kurtulmalarını dilerim. Ana-babalarının rızâsı olmadıkça kurtulmayacakları bildirilir. Ana-babalarının yerlerini sorarım. Bir kısmı cennette zevk u sefâda, bir kısmı Arasat’ta, bir kısmı Cennetü’l Me’vâ’da ve diğer yerlerdeler diye haber verilir.

Kendilerini görmek niyâzında bulunurum. İzin verilir. Yanlarına gidip, evlâtlarına verilen cezâları  ve üzüntümü anlatıp onları affetmelerini istediğimde, dünyada yaptıklarını hatırlayıp biri şöyle der: “Yâ Resûlallah! Onu bırakınız, lâyık olduğu azabı çeksin. Dünyadayken beni döver, söver, incitir, vaziyeti iyi olduğu halde, yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarımı görmezdi. Hanım ve çocuklarına, hanımın akrabalarına her yardımı yapar, ben istersem azarlar, kovardı. Bunların acısı içimdedir. Bırakınız cezâsını çeksin.”

Ben de onlara: “Onlar dünyada olan şeyler. Burası af ve merhamet yeridir. Onları affetmeniz için yanınıza kadar geldim”

Bu esnâda Hitabı-ı İzzet gelir:

“Habîbim Onlara acıma! İzzet ve Celâlim hakkı için ana ve babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam.”

Fahr-i Âlem S.A.V. izn-i İlâhî ile ana ve babalarını cehennem kapısına getirip, evlâtların hallerini gösterir. Hepsi ağlaşırlar. Yemin ederek: “Biz bu hallerini bilmiyorduk” derler. Evlâtlarına seslenmeye başlarlar. Ana-babalarının seslerini duyan evlâtlar da feryatlarını artırır; “Anacığım, babacığım! Ateş ciğerlerimizi dağladı, azap bizi mahvetti. Yandık, kurtarın, imdat edin. Dünyada güneşte kalmamıza ve diken batmasına râzı olmazdınız. Bu hâlimize acıyın. Derilerimiz yandı, kemiklerimiz kaynadı, hâlimizi gördünüz. İmdat edin, bizi kurtarın… diye feryat ederler.

Ana-babalar da ağlayarak bana: “Yâ Resûlallah! Onlara imdat et kurtar” derler. Hak Teâlâ ise: “Siz şefâat etmedikçe, onlar kurtulmaz! Zirâ onlara sizin için azap ettim.” Buyurur. Ana-babalar bu defa:

“Ey Rabb’imiz” Onları azabından kurtar” diye yalvarırlar. Hak Teâlâ’dan nidâ gelir: “Siz râzı oldunuz, haklarınızı helâl ettiniz mi?”

Râzı olduklarını bildirirler. Bunun üzerine:

İsteyen evlâtlarını cehennemden çıkarsın. İstemeyenlerin ki kalsın ve hüküm yerini bulsun! buyurulur. Cehennemden çıkanları hayat nehrinde yıkarlar. Vücutları düzelir, cennete giderler” buyurdu.

 H.Ş.: Amellerin Allahü Teâlâ yanında en sevimlisi, vaktinde kılınan namaz sonra ana babaya iyilik sonra da Allah yolunda cihattır. (Ramuz 16/12)

 H.Ş.: Baba ve anasının rızasını kazanan kendisi için dünya ve âhiret iyiliğini bir araya getirmiştir.

H. Ş.: İki günâh var ki, kişi bunların cezâsını dünyada görmeden ölmez; zulüm ve ana babaya eziyet etmek.

H.Ş.: Ana babaya ihsan etmek; nâfile namaz kılmak, Haccetmek, sadaka vermek ve harbe gitmekten efdaldir.

H.Ş.: Kıyâmet günü en şiddetli azap üç sınıf kimseyedir:

1. Ana babasına eziyet edenler,

2. Zina edenler,

3. Allah’a şirk koşanlar.

 

H.Ş.: Üç dua ret olunmaz:

1. Ana babanın evlâda duâsı,

2. Oruçlunun duâsı,

3. Misâfirin duâsı.

 

H.Ş.: Üç şeye bakmak ibâdettir:

1. Ana babanın yüzüne bakmak,

2. Kur’an’a bakmak,

3. Deryaya bakmak.

 

H.Ş.: Bir kimse ana babasının yüzlerine merhamet ve sevgi ile baksa, her bakışında ona bir hac ve umre sevâbı ihsan olunur.

– Günde yüz defa baksa da böyle mi yâ Rasûlallah?” suâline:

-Yüz bin kere baksa da bu ecre nâil olur” buyurdular. 

Ana babaya iyilik, sâlih amellerin önde geleni ve en üstünüdür. (Hz. Ali R.A.)

 

* * *

Reklamlar

Vali, Kızını Neden Hizmetçisine Verdi.

Merv şehrinde ismi Nûh b. Meryem olan bir adam vardı. Bu adam Merv şehrinin valisi ve hâkimi idi. Geçim düzeyi yüksekti. Kendisinin oldukça güzel ve yetişkin bir kızı vardı. Onu, kendi beldesi dahil olmak üzere civar bölgelerden büyük insanlar, reisler ve nice servet sahipleri istemişlerdi; fakat hiçbirisine evet diyememiş, kızını kiminle evlendireceğine karar verememişti. Kendi kendine: “Şayet kızımı filan kişiye versem filan kişi kızacak, filana versem filan darılacak” diye düşünüyordu.

Bu valinin Mübarek isminde Hintli, takva sahibi bir hizmetçisi vardı. Bir gün hizmetçisine

– Benim filan yerde bir üzüm bağım var; senin oraya gidip bağı korumanı istiyorum, dedi. Hizmetçi üzüm bağına giderek yaklaşık bir ay durdu. Efendisi bazı günler gelir ve üzümlerin nasıl olduğuna bakardı. Bir gelişinde ona:

– Ey Mübarek, bana bir üzüm salkımı ver, dedi. Mübarek ona kopardığı bir üzüm salkımı uzattı; efendisi üzümü çok ekşi buldu. Ondan başka bir salkım koparmasını istedi; fakat o da ekşiydi. Bu sefer efendisi:

– Neden bu kadar üzüm bağının içerisinden bana doğru dürüst, tatlı bir üzüm veremiyorsun? diye sordu. Mübarek:

– Çünkü ben hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorum! diye cevap verdi. Efendisi:

– Hayret! Tam bir aydır buradasın da hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorsun musun?! dedi. Mübarek:

Efendim, tadına bakmadığım için tatlı mı, yoksa ekşi mi olduğunu bilemiyorum! dedi. Efendisi:

– Peki neden hiç yemedin? diye sorduğunda; Mübarek:

– Çünkü siz, sadece bana üzüm bağını korumamı emrettiniz, yememi değil! Size ihanet edemezdim! dedi. Bunları duyan adam çok şaşırdı ve:

– Allah (c.c), sendeki emaneti korusun! diye dua etti. Vali, hizmetçisinin çok akıllı birisi olduğunu anladı; ona:

– Ey genç! Sen benim çok hoşuma gittin; sana emrettiğimi yerine getirmen gerekir! dedi. Hizmetçi:

– Önce Allah’a (c.c) sonra size itaatim sonsuzdur! diye karşılık verir. Vali:

– İyi dinle! Benim güzel bir kızım var. Onu isteyenler çok oldu; fakat ben hangisiyle evlendireceğimi bilemiyorum. Bana bir yol göster, dedi. Genç hizmetçi şöyle dedi:

– Cahiliyye zamanında kafirler evlenme şartları arasında asalet, nesep/soy, ev ve para ararlardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar güzellik ve zarafeti tercih ederlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) devrinde ise din ve takva üstünlüğü aranırdı. Zamanımızda ise insanların tercihi mal ve mülk olmuştur. İşte bu dört şıktan dilediğini seç! Vali:

– Ben din, takva ve emanet sahibi olanı tercih ettim; seni kızımla evlendirmek istiyorum; çünkü sende istikamet, diyanet ve emniyet gördüm. Senin iffeti ve emaneti korumaya ne kadar sahip çıkabileceğini imtihan ettim, dedi. Hizmetçi:

– Efendim, ben basit bir Hintli köleyim; siz beni paranızla satın aldınız! Nasıl olur da beni kızınızla evlendi-rebilirsiniz? Hem kızınız benimle evlenmeye razı olur mu? diye sordu; Kadı:

– Kalk o zaman eve gidelim, bakalım sonuç ne olur? dedi. Eve varınca hanımına:

– Hanım, beni iyi dinle! Bu genç hizmetçimiz dindar ve takva sahibi birisidir. Ben onun hâlini ve istikametini çok beğendim. Onu kızımızla evlendirmek istiyorum, bu konuda sen ne dersin? diye sordu. Hanımı:

– Söz sizindir; fakat, ben kızımızın yanına gidip bu konuda bilgi vereyim, daha sonra sana cevabını getiririm, dedi. Kadın kızının yanına varıp babasının teklifini anlattı. Kız:

– Annecim, siz bana ne emrettiyseniz ben onu yaptım; sizin sözünüzden çıkmamaya gayret ettim. Bu konuda da size karşı gelmem; bilakis hoş karşılarım, dedi. Kızının böyle söylemesinden sonra adam onları evlendirdi; kendilerine çokça mal verdi. Mübarek’in bir çocuğu oldu, adını Abdullah koydu.

İşte bu çocuk, İslam aleminde Abdullah b. Mübarek namiyle bilinen meşhur âlim; ilim, zühd ve takva sahibi, büyük hadis ravisidir. Dünya devam ettikçe insanlar ondan ilim ve hadis nakledeceklerdir.

Evet, ey kardeşim! Evleneceğin zaman mal ve şöhret sahibi olanı değil; din ve takva sahibi olanı tercih et. Çünkü mal vebalden başka bir şey getirmez; dikkat et, kadın seni bu vebale düşürmesin! Evlenmeyi şehvetini tatmin etmek için de yapma! Kadında din ve istikamet ara ki, Allah (c.c) korkusuyla sana itaat etsin. Ayrıca böyle bir kadın senin için cehennem ateşine karşı bir siper olur.

NAMAZ KILMAYA VAKİT BULAMAYANLARA

Namaz kılmaya vakit bulamayanlara… Namaza ayıracak zamanım yok diyenlere… Kısacası namazla arası açık olan mü’minlere ders ve ibret dolu bir hikaye… Ve yine namazla ilgili birkaç hikmetli söz…

Hikaye şöyle:

Sabah ezanı okunuyordu… Namazına yetişmek için vakur adımlarla camiye doğru ilerlerken aniden karşıma bir yiğit çıktı.

– Nereye ihtiyar?

– Namaza evladım. İstersen sende gel birlikte kılarız.

– Benim namaza ayıracak zamanım yok.

– Öyle deme evladım namaz insan için en büyük ihtiyaçtır.

– Bana bak ihtiyar benim namaza ihtiyacım yok… Gücüm ve sağlığım yerinde şimdi beni fazla kızdırmadan gitsen iyi olur, dedi

Ben de yoluma devam ettim… O günden sonra o yiğide hiç rastlamadım… Ta ki onu caminin önünde görene kadar.

– Hani gelmem diyordun.

– Sorma başıma gelenleri… O gün sen gittikten sonra gece rüyamda ellerim ve ayaklarım bağlanmış bir kuyuya atılacaktım ki, nur yüzlü bir amca beni kurtardı… Sen kimsin dediğimde, ‘Senin kılmaya zamanın olmadığı namazınım’, dedi. ve ne kadar haya ettiğimi/utandığımı/mahçup olduğumu o an anladım…

Fakir Çoban Padişahın Kızını Neden Almadı?

fakir cobanFakir bir çobandır… Hükümdarın kızını görür, aşık olur…
Aşkı onu mecnunlaştırır.

Her nasıl olursa olsun o kıza kavuşmayı  kafasına koyar…

“Acaba  nasıl olabilir?” diyerek memleketin ulu kişilerini, aklı erenlerini dolaşmaya başlar.

Her huzuruna vardığı mübareğe durumu anlatır ve sorar.
“Acep ben ne etsem de  hükümdar’a damat olabilsem?”

Dinleyenler tebessümle cevap verir. Sırt sıvazlar, teselli ederler:

“Be evladım”,  derler,
“Bu olacak iş mi, davul bile dengi dengine…Var git köyüne, kendi dengini bul… Hükümdar kızını unut.”

Fakat kaç kere bu ; Ümit yıkan cevabı almış olsa da yılmaz, garip çoban. Nihayet gerçek bir arif , gerçek bir “bilen kişi” bulana kadar…

O , arif kişi :
“Kolay” der , “Ama söyleyeceğimi aynen yapacaksın.”
Aşık çobanın gözleri ümitle parlar, heyecanla  atılır…
“Ne istersen söyle yaparım” der.

Arif kişi anlatır…
“Şehrin kapısının   karşısına bir divan kur. Üzerine otur,ve yirmi dört saat boyunca kendini ibadete ver, asli ihtiyaçlarını ve farz ibadetlerini yerine getir artan vakitlerinde de  sürekli olarak sadece  “Ya ALLAH” de.  Yanına kim gelirse gelsin, sana ne derse desin, ne yaparsa yapsın, sakın ara verme.  “ Ya ALLAH” demeyi terk etme…

Ta ki bir gün hükümdar kendi ayağıyla gelip kendi diliyle   sana kızını teklif edeceği ana kadar…

O zaman , ki artık, istediğin olmuştur,
“ Ya ALLAH “ demeyi bırakabilir, eski hayatına  dönebilirsin….

Aşkının imkansızlığı karşısında, çok basit ve kolay gelen arif kişinin bu teklifini hemen gerçekleştirir, Aşık çoban. Şimdi o bir tahta sıranın üzerine oturmuş, yirmi dört saat boyunca “ Ya ALLAH” demektedir.

Genç çoban kısa zamanda şehirde ünlü olur. Hep “ Ya ALLAH” demenin verdiği nurla da ayrı bir çekiciliğe bürünür…

Ve aşık çobanın meraklıları hayranları hızla artar. Herkes birbirine şehrin kapısındaki o gencecik hak dostunu, o nurlu veliyi anlatmaktadır.

Şöhreti ve ziyaret edenleri hızla çoğalır. Her gelen, gence başka bir şey dedirtmek dikkatini dağıtmak, “Ya ALLAH” ı bıraktırmak için akla gelen her şeyi yapmakta fakat hiç kimse başarılı olamamaktadır…

İleri gelenler, devlet adamları , vezirler… derken , duyduklarıyla iyice meraklanan  hükümdar da bir gün ayağına gelir,genç çobanın….

O da gözleriyle görür bu       “ NURA KESMİŞ” delikanlıyı kulaklarıyla duyar ve o da hayran kalır. O günlerde düşünmektedir hükümdar:

“Bizim kız evlenme çağına geldi, acaba damatlığa en uygun kimdir,” diye.

Hayran olduğu bu genç hak dostu ise aradığı kişidir. Hükümdar çekinerek edeple “Ya ALLAH“ diyen çobanın kulağına fısıldar;

“Oğlum ! bir dakika beni dinler misin?

 Aşık çobanın hali değişmez:

“Ya ALLAH”

Hükümdar çaresiz başını iki yana sallar:
“Peki der”, “Hiç olmasa kulağını bana ver. Benim damadım olur musun?”

Genç çoban susar… “Ya ALLAH” demesi bir an kesilir…. Herkes dehşete düşer…

Ağır ağır başını hükümdara çevirir, gözlerine  derin derin bakar, ağzından kelimeler tane tane  dökülür.

“Olamam efendim” der, “Siz kızınıza başka bir koca arayın.”

Genç çobana

“ Ya ALLAH” dedirten sebebi, olayın arka planını bilenler hayretle sorarlar:

“Bütün istediğin derdin bu değil miydi? Şimdi niçin hayır  diyorsun?”

Genç cevap verir ve  soru sahipleri oldukları yerde donarlar.

‘Ben, kullarından birine duyduğum bir aşk nedeniyle, riyakarca “Ya ALLAH” dedim’,

 Rabbim hükümdarı ayağıma getirdi, kendi diliyle kızını bana teklif ettirdi. Bundan sonra sadece ALLAH için , “Ya ALLAH” diyeceğim bakalım ona ne verecek.”

 ***

“ALLAH’ın onlardan razı kalması ise hepsinden büyüktür. 

İşte büyük başarı budur.” ( Tevbe  72)