Posts Tagged ‘doğru ve güvenilir tüccar’

HELÂLİNDEN KAZANMAK

Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:

“Hiçbir kimse kendi elinin emeğiyle kazanarak yediğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir. Allâh’ın peygamberi olan Dâvûd Aleyhisselâm da kendi el emeğiyle kazandığını yerdi.” (Sahîh-i Buhârî)

Allâhü Teâlâ, Dâvûd Aleyhisselâm’a zırh yapma sanatını öğretmişti. Günde bir zırh yaparak onu altı bin dirheme satardı. Onun iki bin dirhemini kendisi ve âilesinin ihtiyaçları için harcar, dört bin dirhemini de sadaka olarak İsrailoğullarının fakirlerine dağıtırdı. 

Diğer bir hadîs-i şerîfte: “Beş vakit namazdan sonra en mühim farz, helâl kazanmaktır” buyurulmuştur. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)

Helal kazanmak için çalışan kimse dürüst olmalı, alışverişinde yalan ve hıyanetten uzak durmalıdır. 

Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır ki:

“Kazancın en temiz ve helâl olanı şu tüccârların kazancıdır ki onlar (alış verişlerinde) bir söz söylediklerinde -aslâ- yalan söylemezler. Kendilerine bir şey emânet edildiğinde; güvenildiğinde aslâ hâinlik etmezler. Va’dettikleri vakit vaadlerini bozmazlar. Aldıkları şeyi (fiyatını düşürmek için) kötülemezler. Sattıkları şeyi de (fiyatını yükseltmek için) aşırı methetmezler. Üzerlerinde bir borç olunca (ihmalkâr davranıp) onu ödemeyi geciktirmezler. Borç verdiklerinde de borçluyu çok sıkıştırmazlar.”

İşte bu şartlara riâyet eden tüccâr hakkında Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır ki: 

“Kendisine güvenilen ve doğruluktan asla ayrılmayan tüccar, (kıyâmet günü) peygamberler, sıddîklar ve şehîdler ile beraberdir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)

/ FAZİLET TAKVİMİ Cuma-15-Kasım-2019

Reklamlar

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi. Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada fazlaca para vardı. Belli ki, tezgahtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: 

Hangi kumaşlardan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti, tüccar.
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Tezgahtar gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı.

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı ve sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar,

Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu.

Tüccar, birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun küçük(!) bir davranış idi…

Yapılan tek şey vardı sadece:
İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Yani, asıl olan söz dili değil, hal diliydi.

Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi

anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktı…