Archive for the ‘GÜZEL SÖZLER’ Category

Müslümanlık Şuuru

Yüce İslam dini bütün insanlığa en son ve en mükemmel bir din olarak gönderildiği için, kendi mensuplarına da İslam’ın üstünlük şuurunu layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün ve farklı kılmıştır.

Her Müslüman bu nimetin farkında olmalı, gereğini yerine getirmelidir.

Nitekim Sen Müslüman mısın diye sorulduğunda “evet ben Müslüman’ım “ şeklinde değil; ”Elhamdülillah Müslüman’ım” diye cevap verilip, İslam’ın bir nimet olduğunun hatırlatılması ve  hamd edilmesi bundandır.

Okuduğum ayeti kerimede Yüce Mevla’mız;

 ”Allah katında hak din sadece İslam’dır.” buyuruyor.(Al-i İmran,19)

 Hadis-i Şerifte ise İslam’ın bu üstünlüğü şöyle ifade edilir:                                                     

İslam daima üstündür, hiçbir şey ondan daha üstün olamaz.”

İşte bu üstünlük şuuru sebebi ile; Müslümanlara, gayri Müslimlerle her türlü insani ve medeni münasebetlerde izin verilmişken; onlarla kalben beraber olacak, kalplerini o tarafa meylettirecek durumlar ve bu vesile ile onları taklit etmek ve onlara benzemek de asla uygun görülmemiştir.

Nitekim her namazda ve her rekâtta okuduğumuz, Kuran-ı Kerim’in anahtarı olan Fatiha suresinin son ayetinde; “Yahudiler ve onlar gibi Allahın gazabına uğrayanlardan, Hıristiyanlar ve onlar gibi Allahın yolundan sapanlardan bizleri uzak tutması” için Cenab-ı Hakka dua etmekteyiz.

Yine bundan dolayıdır ki; Namaz gibi en mühim bir ibadet, güneşe tapanlara benzememek için;güneşin doğduğu, zirvede olduğu ve battığı anda kılınmamıştır.

 Ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı namaz kılmak mekruhtur. (Muharrem’in onuncu günü oruç tutan sevgili Peygamberimiz (sas)’e bu günde Hristiyan ve Yahudiler de tutuyor, denince; ”öyle ise biz de onlardan ayrılmak için dokuzu ila beraber tutarız.” Buyurmuşlardır.) Bu misalleri çoğaltabiliriz.

Burada şu soru akla gelebilir. Bizim niyetimiz onlara benzemek değil; şeklen benzerliğin ne mahzuru var? Evet, aslolan niyettir. Ama unutmayalım ki Allah Resulünün niyeti elbette hepimizden sağlamdı. Ama bu mevzu o kadar mühim ki Yüce Mevla’mız şeklen bile benzerliğe  razı olmamıştır.

İslam her şeyi ile diğerlerinden ayrı ve üstündür. Ortaklık yani şirk kabul etmez. Müslümanlar da bunu anlamalı, başkalarına benzemekten sakınmalıdır.

 ( Büyük İslam âlimi İmamı Rabbani Hz.de; gayri Müslimlere benzemenin şirk olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır: “İki dini tasdik etmek şirktir. Gayr-i Müslimlerin kendi dinlerince değerli saydıkları hususi günlerine onlar gibi katılıp rağbet etmek (Allah muhafaza) şirktir ve küfür’ dür.” (Mektubat-ı şerif, c.3/ m.41)

Efendimiz (sas) konunun ehemmiyet ve tehlikesine binaen bizleri uyarmış ve okuduğum hadisi şerifte; Kim kendisini bizden başkasına benzetirse o bizden değildir.” Buyurmuş, Ayrıca;Kişi sevdiği ile beraberdir,” buyurarak kıyamete kadar gelecek olan ümmetine bu tehlikeleri net olarak bildirmiştir.

Dünya tarihinde Sosyoloji  ilminin kurucusu olarak kabul edilen büyük İslam âlimi İbn-i Haldun, taklidin toplumlara zararını şöyle anlatır:

”Benzemek, taklit etmek onu güzel görüp benimsemeye yol açar.Hâlbuki mağlup ve geri olan topluluklar, kendinden üstün gördüklerine özenip taklit ederler. Bu taklit onları ilerletmediği gibi, bir de kendi benliklerinden, manevi değerlerinden uzaklaşıp mahrum kalmalarına ve neticede tamamen çökmelerine sebep olur.” (İbn-i Haldun, Mukaddime Terc.465/22)

Bu görüşlere göre de, batı Hıristiyan âleminin sadece son birkaç asır maddi yönden gelişmesi, Müslümanlardaki inanç ve üstünlük şuurunu zedelememelidir.

Maddi üstünlük zamanla el değiştirir durur. Bu da bir imtihandır.

Asıl olan maneviyat ve ebedi hayattır.

(Asrı saadetten bir misal vermek istiyorum: Uhut harbi her yönden ibretlerle doludur. Müslümanlar, Bedirden sonra burada da müşriklere galip gelmişlerdi.

Ancak ; okçuların yerini terk etmesi ile çok büyük sıkıntılar yaşadılar.

Harbin sonunda Müşrikler, galip bir eda ile şunu söylediler: Harp sıra iledir. Bu gün Bedrin karşılığıdır. Bunun üzerine Hz.Ömer (ra), Resulu Ekrem (sas) efendimizden izin alarak onlara şu cevabı verdi: Hayır,siz hiçbir zaman üstün değilsiniz.Çünkü bizim ölülerimiz şehit oldu, Cennete gittiler. Sizinkiler ise Cehennem’dedir.)

 Al-i İmran suresi 139. Ayeti kerimesinde bu husus öyle anlatılıyor: ”Gevşemeyin, hüzünlenmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız, en üstün olan sizlersiniz.”

Böyle bir imanı kalbinde yaşayan kimse, başkalarına rağbet etmez.

Gayri Müslimlerin ne yılbaşıları, ne yortuları, ne de bozuk inanç ve aile yapıları; hangi ambalaj içinde gelirse gelsin onları etkilemez. Hakiki müminlerin gözü, gönlü; İslam’dan, Kuran’dan ve Resulullah (sas)den başka bir şey görmez. Onlar bizim dünyamıza da, ahiretimize de kâfidirler.

Reklamlar

Okumak ve İlim Öğrenmek

Cenabı Hakkın mahlûkatına son fermanı olan yüce kitabımız Kur’an; kelime manası itibarı ile okumak demektir.
Pek çok ayeti kerime bizlere okumayı, ilim sahibi olmayı emreder.
Hepimizin bildiği gibi, Kur’an-ı Kerimin ilk inzal olan ayetlerinde şöyle buyrulur:
”Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. O insanı,”alak” tan yarattı.
Oku! (çünkü) senin Rabbin en cömert olandır.
O,kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.”
Bu gün inmiş gibi bizlere ürperti ve heyecan veren bu ayeti kerimelerdeki birkaç hususa dikkat çekmek gerekir.
Resulullah (sas)in mübarek şahsında hepimize gelen ilk emir “oku” olmuştur. Ancak, bizleri bir alak’ tan(yani embriyo’) dan meydana getiren, yaratıp büyüten Rabbimizin adı ile okumamız istenir. Okumamız, öğrenmemiz gereken şeyler, Hz. Allahın adı ile başlanan ve bizi Ona yaklaştıran şeyler olmalıdır. Ondan uzaklaştıranlar değil. Demek ki mümin seçici olmalıdır.
Bu şekilde okudukça, O çok cömert olan Rabbimizin ihsanları da zuhur edecektir.
“O, kalemle yazıyı öğretti, insana bilmediğini öğretti” ayeti kerimelerinden de anlıyoruz ki gerçek öğretici, gerçek terbiyeci Cenabı Hakk’tır.
Zaten bu ayeti kerimede zikredilen Rabb ism-i şerifinin manası da yarattığı kullarını terbiye eden demektir.
Bu ayeti kerimelerden başlayarak, Kur’an-ı Kerimin pek çok yerinde okumak, öğrenmek,ilim sahibi olmak teşvik edilir. Yüce dinimiz ilmi o kadar yüceltmiştir ki; İlim, Cenabı Hakkın sıfatlarından biridir. Allahımızın güzel isimlerinden biri de Aliim, yani sonsuz ilim sahibi olan demektir. Sevgili peygamberimiz(sas) de hadis-i şeriflerinde; ”İlim talep etmek,yolunda olmak, her Müslüman erkek ve kadın için farzdır.”buyurmuşlardır. Bir şey farz olunca, onun sevabı çok büyük; ihmali de o nispette günah demektir. Tabi ki burada her Müslümana farz olan ilim, ihtisas gerektiren hususlar veya dünyevi ilimler değildir. Her Müslümanın mutlaka bilmesi gereken, dini bilgilerdir: 

Bunlar, başta inancımızla alakalı mevzular olmak üzere; temizlik, abdest, namaz, haram, helal, ticaret, nikah, gibi dünya ve ahiretimizi ilgilendiren hususlardır.
Bunları öğrenmek, öğrenme yolunda gayret etmek, hadis-i şeriflerde müjdelendiği üzere nafile ibadet yapmaktan, Allah yolunda savaşmaktan bile daha faziletlidir. Sevgili Peygamberimiz(sas)bunun için zaman sınırı koymamış,”İlim beşikten mezara kadardır. Mümin cennete girinceye kadar hayra doymaz” buyurmuştur.

 Sevgili Peygamberimiz(sas)şöyle buyuruyor:
“Her kim ilim tahsili için bir yola girerse Hz.Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Şüphesiz melekler de ilim yoluna girenin yaptığından memnun oldukları için onun üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar hatta suyun içindeki balıklar bile, ilim adamları için Allah’tan bağışlamasını dilerler. Âlim bir kimsenin, bilgisizce ibadet eden bir kimseye üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras olarak bırakmazlar, onlar sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte o mirasa konan kimse de bol nasib ve kısmet almış olur.” (Ebu Davud, İlim, 1; Tirmizi, İlim, 19)
Bu müjdelere nail olmak; Kur’an-ı Kerimi, haram helal, abdest, namaz, gusül gibi hepimiz için elzem olan hususları öğrenmek veya ilmini artırmak için ileride keşke dememek için fırsatları değerlendirmeliyiz.

Unutmayalım ki Hz.Ali(K.V)’nin  buyurduğu  gibi : “Bugün çalışma var hesap yok, yarın hesap var, çalışma yok.”

60-70 yıllık şu dünya hayatı için 20 yıl kadar okul hayatında hepimiz başarılı olmak için büyük çaba sarfediyoruz. Peki ahiret alemi için……………

Ayet-i Kerime : “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” (Tahrim Suresi 6)

H.Ş.: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur, kadın da kocasının evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice ititbariyle hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz …”(Buhârî, Cum`a, 11)

İslami ilimleri öğrenmenin lüzumu

Hepimizin bildiği gibi dünya ve ahretin en büyük saadeti, Allaha kulluktur.

Bütün dünyayı bizim emrimize veren, sayısız nimetler bahşeden Rabbimiz, bizlerden de kendi zatı şeriflerini tanımamızı ve kulluk etmemizi istemiştir.

Bunu yapabilmek için de kulluk vecibelerimizi iyi bilmek gerekir.

Nitekim ister dini, isterse dünyevi hususlar osun, bilinmeyen bir şeyin sağlıklı icrası mümkün değildir. Nasıl ki hepimiz; dünyalık elde ettiğimiz, para kazandığımız mesleğimizle ilgili mevzuları ne pahasına olursa olsun bütün yönleri ile öğrenmeye, eksik bir şey bırakmamaya çalışırız; bunu gibi, ebedi hayatımızın mamur olabilmesi için de adına ilmihal dediğimiz, zaruri dini bilgileri öğrenmeli, bu hususta daima gayret içerisinde olmalıyız.

Bunu ihmal etmek,Yüce Allahımıza karşı kulluk vazifelerimizi hafife almaktır. Büyük bir vebaldir.

Öyle ki Dini mevzularda bilgisizlik, bizi dünya ve ahret hüsrana götürür de farkında bile olmayız. Bilmemiş olmak mazeret değildir. Mesela Kanunen suç işleyen bir kişinin kanunu bilmemesi mazeret değilse, dini hususlar da böyledir.

Bu bakımdan, her Müslüman öncelikle inanç, ibadetler ve muamelat dediğimiz yaşayışa ait dini hükümleri öğrenmekte gayretli ve istekli olmalıdır.

Bunları öğrenmek farz olduğu için, sevabı da o nisbette büyüktür.

Okuduğum Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Ey Habibim de ki: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»Ancak temiz akıl sahibi olanlar bunları hakkıyla düşünüp anlar.”(Zümer suresi 9)

(Bir Hadisi şerifte ise şöyle müjdelenir: ”Senin fıkıhtan (yani;abdest, namaz, haram helal gibi hususlardan) bir meseleyi öğrenmen, Allah katında kabul olunmuş bir senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır.Bunu bir başkasına öğretmen ise – öğrettiğin kişi bununla ister amel etsin ister etmesin –

Allah katında iki senelik nafile ibadetten hayırlıdır.”)

İçerisinde yetiştiğimiz, belki anne ve babalarımızın bile yetiştikleri dönemler; Yüce Kitabımızın, Aziz dinimizin layığı ile öğrenildiği, öğretildiği devirler değildi. Bu gün belki pek çoğumuz yetersiz, kulaktan dolma bilgilerin ötesinde sağlam dini bilgilere sahip değiliz.

Hatta okumuş kariyer sahibi olmuş pek çok insanımızın bile, dini hususlarda hurafelerden öteye geçemediklerine zaman zaman şahit olmaktayız.

Öte yandan türlü bozuk inanç ve fikir sahipleri, her türlü medyayı kullanarak; başta Ehli sünnet ve’ l cemaat inancı olmak üzere, manevi hayatımız üzerinde yıkıcı çalışmalardan geri kalmıyorlar.

(Öncelikle, Kuran ve sünnetin ışığında bizlere dini hayatımızı öğretip yön verenmezheplerimiz, daha sonra Sevgili peygamberimiz (sas) efendimizin sünnetleri, yani hadisi şerifleri üzerinde şüpheler oluşturmak; bunda da netice aldıklarında hiç çekinmeden Yüce kitabımız Kuranı Azimüşşana saldırıp onun ayetleri üzerinde şüphe oluşturmaya çalışanları esefle görmekteyiz. Bu zavallıların, Rabbimizin himayesinde olan Kuran ve Sünnete zarar verebilmesi; mümkün değildir.

Hatta iyi bir dini eğitime sahip her Müslüman bunlardan korunabilir.

Ancak, bizim insanımızın çoğu nesiller boyu köklü bir dini eğitimden mahrum bırakıldığı için bunlardan olumsuz etkilenmekte,  bazıları da tamamen savrulup belki inancını bile kaybedip boşluğa düşmekte, ebedi felakete sürüklenmektedir. )

Bütün bu şer odaklarına verilecek en güzel cevap, Yüce dinimizin, mukaddes kitabımızın en iyi şekilde öğretilmesi, öğrenilmesidir.

 Bilhassa; yetişme çağındaki evlatlarımız ve gençlerimizi her türlü ahlaksızlıktan ve itikadi tehlikelerden korumak ve okullarını okurken, onları şuurlu bir Müslüman olarak da yetiştirmek için büyük fedakârlıktır. Onları seviyorsak ve ebedi saadetini düşünüyorsak, savunmasız bir vaziyette böyle bir ortama terk edemeyiz. (YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI? tıklayınız…)

Böyle bir dönemde Kur’an-a ve sünnete sımsıkı sarılmak, başka zaman kazanılması mümkün olmayan büyük manevi dereceleri kazandırmaktadır.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Dünya mel’undur. Onun içindekiler de mel’undur.(Yani, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmışlardır) Ancak Allah-ü Teâlâ’yı zikir ve Allah-ü Teâlâ’yı zikre yaklaştıran şeyler ile âlim ve  müte’allim (İlim sahibi olanlar ve ilim öğrenenler) müstesnadır.” (İbni Mace)                                                                                                     

EHLİ SÜNNETE UYMAK

Yüce Mevla’mız; ”Âlemlere Rahmet”, ”Işık saçan bir kandil”, ”Müminlere çok düşkün, şefkat ve merhametin sahibi” ve daha birçok üstün vasıflarını Kur’an-ı Keriminde bildirdiği Sevgili Habibine tam manası ile itaat etmeyi, tabi olmayı, onu kendimize her hususta numune almayı bizlere emretmiştir. Dünya ve ahiret saadetinin temeli, O yüce Resule her hususta itaat edip tabi olmaktır.

Nisa suresine; ”Kim Resul(as)a itaat ederse, gerçekte Hz.Allaha itaat etmiştir.”(80.ayet) buyrulurken, Muhammed suresinde,

“Ey İman edenler Allaha itaat edin, Resulüne de itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın”(33.ayet) şeklinde ikaz vardır.

Bu ve benzeri onlarca ayeti kerime bizleri hep aynı merkeze yönlendirir.

Resulullah (sas)’e tabi olmanın ne olduğunu, birkaç başlıkta hatırlamaya çalışalım: Evvela Ehli sünnet ve’l cemaat üzere inanç ve itikada sahip olmak ve bunu diğer yanlış akımlardan korumak gerekir. Çünkü inanç işin aslıdır.

Ehli  sünnet inancı, Resulullah (sas)’in ve onun ashabının inancıdır.

Abdullah İbni Amr (R.Anh) ın bildirdiğine göre Efendimiz (sas) birgün ashabına ileride zuhur edecek ayrılıkları haber vermişler ve devamında, ”Kurtuluş, benim ve ashabımın yolu üzere olanlardadır.” buyurmuşlardır.

Bu Hadis-i Şerifin izahında İmamı Rabbani hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
“Peygamber efendimiz(sas), kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasıdır. kurtuluş, yalnız bunlardadır.” (C. 1, m. 80)

Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“ And olsun ki Hz. Allah, müminlere kendilerinden, onlara Hz. Allahın ayetlerini okuyan, onları manevi kirlerinden arındırıp tertemiz yapan ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle çok büyük bir lütufta bulunmuştur…”(Ali İmran 164)

Bu ayeti kerimeden de açıkça anlaşılıyor ki; Cenab-ı Hakk, inzal buyurduğu Kur’an-ı Azimüşşanı; onun izahını, içerisindeki hükümleri, hikmetleri, incelikleri, ve her türlü tatbikatını -büyük bir lütuf olarak gönderdiği- Sevgili Habibine öğretmiş, onun vasıtası ile bizlere ulaştırmıştır.

Onun şerefli ashabı da hem Kur’an-ı Kerimi hem de Resulullah (sas)’in mübarek sünnetlerini en sağlam şekilde sonraki nesillere ve bizlere aktarmışlardır.

Yüce Mevla’mızın açık beyanları bizleri, daima Resulullah (sas) efendimize yönlendirirken; onu devre dışı bırakmak, sünneti üzerinde şüpheler uyandırmaya çalışmak, Kur’an-ı Kerimin onlarca ayetini yok sayarak, Kur’an-ı Kerime rağmen, ”Kuran bize yeter.” sloganı ile zihinleri bulandırıp, Kur’an-ı Kerimden sünneti ayırmak en başta Kur’an-ı Kerime yapılmış bir haksızlıktır.

Kuran ve sünnet ve onları bizlere ulaştıran mübarek ashabın aktardıkları bir kenara itilip; Kur’an-ı Kerimi, kendi kısır aklı ile, sözüm ona müsbet bilime göre ve zamanın sürekli değişen anlayışına göre yorumlamaya kalkışmak sadece gaflet değil, bir ihanettir. Ve iyi niyetten de uzaktır.

 Unutmayalım ki; her devirde baskın olan bazı anlayışlar ve doğru zannedilen bazı görüşler olabilir.

Ama bir dönem doğru kabul edilenler, daha sonra yanlış olarak görülür.

Müspet bilgiler, yapısı icabı devamlı ilerleyiş halindedir. Bundan bir asır öncesinin, hatta 20-30 yıl öncesinin bazı bilgileri bu gün çöpe atılmıştır.

Bu gün doğru zannettiğimiz pek çok şey de yarın, yanlışlığı ispatlanmış bilimsel hurafe olacaktır. Ancak, vahiyle gelen İlahi hükümler mutlak doğrulardır.

 Dün de bugün de yarın da doğru olarak kalmaya devam edecektir.

Vahye tabi kalanlar, O nurun peşinden gidenler, dünyada ahirette bahtiyar olacaklardır.

Sözlerimizi süslemek için…

 

ÂLEMDE EN BÜYÜK VE EN ŞEREFLİ DOĞUM tıklayınız…

Mevlid Kandili ve Peygamberimizin Doğumutıklayınız…

Müziksiz İlahi – Ey Sevgili Ey Rasûl tıklayınız…

Gayretimizi ne için olmalı?

***

AĞLA EY NEFİS! tıklayınız…

Farklı şikayetlere tek tavsiye! (İstiğfar etmenin faydaları)

 

Bir adam, Hasan-ı Basrî’ye (r.h.) gelip kıtlıktan şikâyet etti. ‘Allah’a istiğfar et.’ dedi. Başka birisi gelip fakirlikten şikâyet etti, başka biri, neslinin az olmasından, bir başkası da toprağının verimsizliğinden şikâyette bulundu. Bunların hepsine Allah’a istiğfar etmelerini emretti.

Bunun üzerine Rabî’ bin Sabîh, ‘Sana adamlar geldi. Hepsi farklı şeylerden şikâyet ettiler ve senden yardım istediler. Sen de hepsine aynı şeyi söyledin.’ deyince,

(*) Hasan-ı Basrî (r.h.) cevap olarak “Gelin, dedim, Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır.” “Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın.” “Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın.”mealindeki (Nuh sûresi, 10-11-12.) âyet-i kerîmelerini okudu.

 

 

TEVBE VE İSTİĞFAR tıklayınız….

HÂCETLER VE MUSÎBETLER İÇİN TESBÎH NAMAZI tıklayınız…

EN BÜYÜK İSTİĞFAR: TESBİH NAMAZI VE BU NAMAZDA OKUNAN TESBÎHİN FAZÎLETİ tıklayınız…