Archive for Temmuz 2015

HAMDETMENİN EHEMMİYETİ

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular:

“Allâhü Teâlâ bir kuluna nimet verdiğinde kul ‘Elhamdülillah’ derse Allâhü Teâlâ da buna mukabil şöyle der:

“Kuluma bakın! Ben ona kıymetsiz bir şey verdim. Bunun karşılığında o bana çok kıymetli bir şey takdim etti.”

Allâhü Teâlâ Hz. İbrahim’e (a.s) şöyle vahyetmiştir: “Namaz kıldığında namaza Elhamdülillah ile başla. Çünkü ben, bana hamd edene, dört şey ikram edeceğime dair söz verdim. (Bu dört şey); zorluktan sonra kolaylık, fakirlikten sonra zenginlik, dünya ve âhirette rahatlık ve Cehenneme karşı emniyette olmaktır.”

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Kul, Elhamdülillah dediğinde yer ve gök arası bununla dolar. Bu sözü ikinci kez söylediğinde yedi kat yerle yedi kat gök arasını doldurur. Üçüncü kez söylediğinde Allâhü Teâlâ ‘İste ki sana verilsin’ buyurur.”

Reklamlar

Hacca Giden Nasıl Berat Belgesi Aldı.(Saflık ve Samimiyet)

Berat Belgesi
Eski zamanlarda Bağdat’ta kendi halinde fakir, salih bir dokumacı yaşardı. Kurban bayramının birkaç hafta öncesiydi. Şehrin ileri gelenleri hac için hazırlık yapmaktaydılar. Onların bu tatlı telaşını gören fakir dokumacının içine bir ateştir düşüverdi. Hacca gitmek istiyordu ama ne parası vardı, ne yol azığı. Gönlünü yakıp kavuran bir sevda… Bütün sermayesi buncağızdan ibaretti.
Hani bir dem gelir, kulda kendi benliğinden eser kalmaz, içinden biri seslenir ya ötelere. Geri dönmez o anda dilekler, uzaklar yakın olur, imkansız diye bir şey kalmaz ya… İşte öyle bir vakitte hacca niyetlendi dokumacı. Gecenin bir yarısı gözyaşları içinde açtı ellerini:
– Ya Rabbi, nasip et ben de geleyim. Kullarının malı-mülkü var, benim senden gayrı kimsem yok. Sana sığındım, sana dayandım. Sen de beni nimetlendirip bana ihsan eyle…
Sabah olunca yol için hazırlıklarını yaptı, yenice yola çıkmış olan hac kafilesinin ardına düştü. Yaklaşıp selam verdi yolculara. Onu görünce şaşırdılar. İçlerinden bir hoca yanına gelip, perişan haline bakarak:
– Ne o komşu, sende mi hacca gidiyorsun, dedi dudak bükerek.
Sevinç içindeydi dokumacı. Bayram sabahına uyanmış çocuklar kadar mutluydu.
– İnşallah hocam, dedi; Beytullah’ı tavaf etmeye, Ravza’ya yüz sürmeye gidiyorum. Rabbim nasip ederse…
Bu sözler üzerine arkadaşlarına bakıp güldü hoca. Niyeti dokumacıyla eğlenmekti:
– Komşu, Allah mübarek etsin, ama bakıyorum da ne bineğin var, ne yol azığın. Bari cebinde birkaç bin akçen var mı?
Bayramın ne olduğunu bile bilmeyen çocuklar kadar saftı dokumacı:
– Allah bana yeter, beni yedirir. Bütün alem onun elinden rızıklanmıyor mu?
Kafiledekiler gülüştüler, hoca arkadaşlarının yanına döndü.
Nihayet uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra mübarek topraklara ayak bastılar. Tavaflarını yaptılar, Arafat’ta vakfeye durdular, hac görevini bitirip, gerisin geri memleketlerine doğru yola koyuldular. Hac boyunca dokumacı ve kafiledekiler birbirlerini görmemişlerdi.
Dokumacı kafileye yetiştiğinde, onu ilk hoca fark etti. Arkadaşlarını eğlendirmek maksadıyla yanına yaklaşıp;
Komşu, dedi, haccını ifa ettin mi sen de? Bizimki aynı safiyetle cevap verdi:
– Şükürler olsun hocam, günahıma isyanıma bakmadı Rabbim. Fakir kuluna da nasip etti hacı olmayı.
Hacı oldum diyorsun ama, hüccetini aldın mı bari, berat verdiler mi sana da?
– Yoo, berat ne ola ki? Nasıl verirler?
– Amma yaptın be komşu! Kim Beytullah’a yüz sürerse ona bir berat verirler. Cehennemden azat olduğunun nişanesidir o. Yoksa sen bunu hiç duymadın mı?
Bak, işte bizim beratımız…

Hocanın cümlesi yarım kalmıştı. Dokumacı birden feryat ederek Mekke’ye geri koşmaya başladı. Ne hüccetten haberi vardı, ne berat almıştı. Koşuyor, ağlıyor, inliyordu.
Nihayet Mescid-i Haram’in kapısından içeri girdiğinde perişan haldeydi. Kabe’nin kapısına varıp yapıştı, eşiğe yüzünü sürüp yalvarmaya başladı:
– Ey zenginler zengini Rabbim, ey ihsan edenlerin en cömerdi, ey alemlerin sahibi, senin lütfün, senin ihsanın bütün cihanı kaplar. Kulların beratlarını almışlar, azat olmuşlar cehennemden. Ben de senin kulunum, bana berat verilmedi. Yoksa ben azat olanlardan değil miyim?
Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyor, kâh ellerini Kabe’nin eşiğine vurarak çırpınıyor, kâh semaya kaldırıp dualar ediyordu. Bu halde kendinden geçti, kapının önüne yığılıp kaldı. O esnada yanına birisi geldi, elinde tuttuğu şeyle dokumacıyı hafifçe dürterek, gülümseyen bir yüzle “bırak artık inlemeyi” dedi; “kaldır başını, al işte beratın, var git arkadaşlarına yetiş.”
Kağıdı eline alınca dokumacı, mis gibi bir koku yayıldı. Daha önce gördüğü kağıtlar gibi değildi bu. Yazısı nur, rengi nur, kağıdı nur… Öptü, başına koydu beratını. Şükürler edip, elbisesinin içine, kalbinin üzerine yerleştirdi. Sevinçle arkadaşlarının yanına koştu.
Hoca onun geldiğini görünce, arkadaşlarını dürterek, işte, dedi, geliyor bizimki. Biraz daha alay etmek istiyordu. Dokumacının gülen yüzünü görünce sordu:
– Ne o komşu, beratını almış gibisin…
– Aldım ya, bu fakiri de geri çevirmediler.
– Görelim hele şu beratı, bakalım bizimkine benzer mi?
– Buyur hocam, ben kaybederim belki, seninkinin yanında dursun, olmaz mı?

Hoca beratı eline alınca bir çığlık atıp atından aşağı düştü. Kokladı, yüzüne gözüne sürdü yemyeşil bir kağıdın üzerine nurdan yazıyla yazılmış, kokusu insanı kendinden geçiren beratı. Ağlıyor, ah ah, diyordu, yazık boşa geçirdiğim bu ömre, yazık bütün bildiklerime, öğrendiklerime. Keşke ben de şu komşum gibi saf ve samimi olaydım. Keşke beni de Allah ile aldatsalardı, ah…
Dokumacı olanlara anlam veremiyordu. Hem zaten bir şey düşünecek durumda da değildi. Herhalde adet böyle olsa gerektir, diye düşündü. Bağdat’a vardıklarında ayrılacakları sıra beratı tekrar hocaya uzattı:
– Al bunu, sende kalsın hocam. Ben ölünce kefenimin içine koyarsın, sana vasiyetimdir.
Hoca beratı evine götürüp bir sandığa kilitledi. Her şey yine eskisi gibiydi Bağdat’ta. Hoca biraz değişmişti, hepsi o kadar. Suskun bir adam olmuş, talebelerini dağıtıp ticaretle meşgul olmaya başlamıştı artık.
Gel zaman git zaman, şehir dışından döndüğü bir gün, dokumacının vefatını öğrendi. Ağlayarak evine gitti, vasiyeti yerine getiremedim diye üzülüp dövünerek sandığı açıp baktı ki, berat yerinde yok. Şaşırdı, belki de bizim çocuklar vasiyeti yerine getirmişlerdir, diye düşündü. Evde kimse yoktu, merakını yenemeyip, mezarlığa gitmeye karar verdi.
Kabrin başında durup dualar etti. Dokumacının siması gözünün önünden gitmiyordu. Delice merakına gem vuramayıp, mezarı açıp berat var mı yok mu diye bakmaya niyetlenince bir ses işitti:
– Mezarı açma. Biz birine berat verir de, sonra onu darda mı bırakırız? Verilen berat sahibini buldu. Bizimle aldanan aldanır mı hiç?

İslam Kardeşliği

Kardeşler; görünüşleri farklı da olsa, aynı anne ve babadan meydana geldikleri için gerektiğinde birbirlerinin hayatlarını kurtarabilecek şekilde kan değerleri uyuşan kimselerdir. Küçük yaştan itibaren birlikte paylaştıkları acıları, sevinçleri, sırları ve hayalleri vardır. Zaman zaman aralarında meydana gelen tatsızlıklar bile, kardeşliğin sıcak atmosferinde çabucak eriyip sevgi ve dayanışmaya dönüşür.

Yüce  İslam dini, dar bir çerçevede kalan nesep kardeşliğini genişletmiş, tüm müslümanları birbirleri ile kardeş ilan etmiştir.

Ali İmran suresinde  şöyle buyrulur: “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Al-i imran,103)

Demek ki kardeşlik ve muhabbet Allahımızın bir lütfudur, nimetidir.

Ancak; Allahımızın lütfettiği bu kardeşliği muhafaza etmede hepimizin üzerine düşen sorumluluklar ve vazifeler vardır.

 Hz. Ali (k.v.) den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

 “Müslümanın müslüman üzerinde 30 hakkı vardır ki, ondan kurtuluş ancak o hakkın yerine getirilmesi veya müslümanın bağışlaması ile mümkündür”Bu haklardan bazıları şunlardır: Müslüman; din kardeşinin hatasını affeder, ayıbını örter, özrünü kabul eder, düştüğü zaman onu kaldırır, gıybetinin yapılmasına mani olur, ona nasihat etmeyi sürdürür, dostluğunu muhafaza eder, hasta olduğu zaman ziyaret eder, cenazesinde hazır bulunur, davetine icabet eder, selamını alır….”

Yüce Rabbimiz (c.c) Bakara suresinin 208.ayeti kerime’sinde şöyle buyuruyor:

 “Ey iman edenler! Hep birden barışa, selamete dahil olun. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

 Rasülullah (s.a.v) Efendimiz de Hadis-i Şeriflerinde müslümanı tarif ederken; “Elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir” [Tirmizî, Îmân] ifadelerini kullanmış, insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklayıp, merhametli olmayı emretmiş; “İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez buyurmuşlardır. (Riyazüssalihin,1/27.H.No.225)

 İslam tarihi, din kardeşliğinin imrendiren örnekleriyle doludur. Sırf din uğruna yurtlarını, mülklerini, servetlerini bırakıp Mekke-i Mükerreme’ den Medine-i Münevvere’ye hicret eden ashabı kirama Medineli Müslümanların kucak açması; evlerini barklarını, mallarını mülklerini yutkunmadan onlarla paylaşmaları birbirlerinde adeta fani olmaları  bütün Müslümanlar için eşsiz örneklerdir.

 Tarih boyunca Müslümanlar, hususi ile ecdadımız; Ashab-ı kiramın gösterdiği bu güzel kardeşliği kendilerine numune alarak onların yolunda ilerlemişler, geçici dünya heveslerini terk edip, bunun yerine ahiret sermayesi olacak iyilikler, güzellikler peşinde koşmuşlar, birbirlerine yardımı, dayanışmayı, vakıflar kurarak müesseseleştirmişler. O güzellik ruhlarına öylesine sinmiş ki; sadece insana değil, hayvanlara, ağaçlara bile gerekli hassasiyeti gösteren, karıncayı  incitmekten sakınan, kul hakkından son derece korkan, asırlarca dağılmadan sapa sağlam ayakta kalan bir kardeşlik örgüsü ile bezenen muhteşem bir medeniyet kurmuşlardır. Onlardaki imana ve İslam ahlakına sahip olan kimseler; kul hakkından, hayvan hakkından, hatta  yaptığı her şeyden Allaha hesap vereceğinin bilincinde olur. Haksız yere cana kıymak, ortalığı talan etmek, yakıp-yıkmak, sorumsuzca huzuru bozmak şöyle dursun; hiç kimseye, hiç bir şeye zarar vermeye kalkamaz.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Birbirinize buğuz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, birbirinizle alakayı kesmeyiniz. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.  Ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz!..”

Üçüncüsü Yok.

Yakuttan, zümrütten medet boşuna,

Hepsi bir gün döner, çakıl taşına.

Geç kalma.. Bakıp da o genç  yaşına,

Sanma ki; önünde seçenekler çok;

Ya ÎMÂN,ya İSYÂN, üçüncüsü yok..

Dünyanın serveti, şehveti sahte;

Bir kefen kadardır, vefâsı ahde.

Boğma vicdânını, meyde, kadehte,

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya AHLÂK, ya HELÂK, üçüncüsü yok..

Sen, şerefli doğdun, şerefli yaşa,

O bencil nefsini, vur taştan taşa;

Yoksa çıkamazsın, şeytanla başa.

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya CENNET, ya CİNNET, üçüncüsü yok..

İnsanlık yanıyor, ateş bacada,

Fitneler kaynıyor, binbir locada,

Umut kuyrukları, ‘cinci’ hocada;

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya İZZET, ya ZİLLET, üçüncüsü yok..

Bir kere baktın mı, kalkıp seherde?

Kapılar açılır, gök perde perde.

Sordun mu Kurân’a, kurtuluş nerde?

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya ŞÜKÜR, ya KÜFÜR, üçüncüsü yok..

Dağlara özenip, tepeden bakma,

Mezar taşlarına, rütbeni çakma,

Şu cennet köşkünü, kibirle yakma;

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya İHLÂS, ya İFLÂS, üçüncüsü yok..

Bırak.. O “çağdaşlar”, ne derse desin,

Hayat bir sınavdır, bu hüküm kesin,

Secde et ki; varsın, Allah’a sesin;

Sanma ki; önünde, seçenekler çok;

Ya KUR’ÂN, ya HÜSRÂN, üçüncüsü yok

Bayramlar iki kısımdır

Bayramı suri ki ramazan ve kurban bayramı. 

Bayramı hakiki 5 tir

1. Günahsız geçirdiğin gün

2. Bu dünyadan imanla göctüğün gün.

3. Amel defterinin sağ tarafından verildiğinde.

4. Cehennemden kurtulup Cennet i Ala ya girdiğinde

5. Cemali ilahî ile müşerref oldugunda.

Dünyada böyle Bayramları lutfeden Rabbimizden ahirette de hakiki bayramları yaşatmak dileğiyle bayramınız mübarek olsun

Sağlıkla, varlıkla, sıhhat ve afiyetle daha nice bayramlara.

MEZARLIKTA SEVAP PAYLAŞIMI

GÖNÜLLERE

MEZAR H.Ş. : “Kabrindeki ölü, suda boğulmakta olup da her şeye sarılan kimse gibidir; evladından, ana ve babasından, kardeşlerinden ve yakınlarından dua bekler.Ölülerin kabirlerine, her gün hayattakilerin dualarından dağlar gibi nurlar iner.”(Deylemi)Salihlerden biri bir akşam, misafir olmak istediği köyün mezarlığına kadar gelmiş; ancak köyde bir tanıdığı bulunmadığından, mezarlığın tenha bir yerinde sabahlamaya karar vermiş.Yatsıyı kılıp duasını yaptıktan sonra otların üzerine yatıp uyumuş.Geceleyin İbretli bir rüya görmüş…Bütün kabir halkı ayakta, sevinçle bir şeyler paylaşıyorlarmış… Merak edip sormuş:— Ey kabristan sakinleri, ne paylaşıyorsunuz böyle sevinçle? Biri cevap vermiş:— Sevap paylaşıyoruz, sevap!— Sevap sizin için çok mu önemli?— Ne diyorsun sen! Ateşe düşen bir adamın, ateşin yakmadığı bir gömleği giymesi ne kadar mühimse, sevap da bizim için öyle önemli. Çünkü bizler de, sizin gibi hayatta iken bazı günahlar işlemişiz. Bu günahlardan dolayı burada ateş gibi sıcakların İçinde yatıyoruz. Ancak bize sevap hediye edilirse, onları…

View original post 550 kelime daha

.

bayramtebrik