Archive for Mart 2015

Diken Eken Adam

 

Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri, yolun üstüne dikenler ekti. Oradan geçenler onu ayıpladılar, dikenleri söküp atmasını istediler. Adam söylenenlere aldırış etmedi.
Dikenler her geçen gün büyüyor, gelip geçenleri rahatsız ediyordu. İnsanların elbiseleri dikenlerden yırtılıyor, yoksulların ayakları parçalanıyordu.

O beldenin valisi, ”Bu dikenleri sök” diye emir verdi. Adam da, ”Efendim, bir gün sökeceğim” dedi.
Yarın sökerim, öbür gün sökerim derken zaman geçti. Dikenler iyice kökleşti. Vali adamı yanına çağırıp yine ikaz etti:
”Şu dikenleri bir an önce sök. Sözünde dur. İşini erteleme.”
Adam yine, ”Merak etmeyin, sökeceğim” deyince vali, ”Sen hep yarın diyerek, yapacağın işi erteliyorsun. Fakat şuna dikkat etmiyorsun. Her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor. Derinlere kök salıyor. Dikenleri sökecek olan sen ise her gün ihtiyarlıyorsun. Gücün kuvvetin azalıyor.”

***
Sen her kötü huyunu, bir diken bil. O dikenleri, Hz. Ali’nin Hayber Kalesi’nin kapısını kopardığı gibi, nefsinle mücadele ederek sök, at. Öyle yapamıyorsan, o dikenleri aşılayıp, gül fidanı haline getirecek bir mürşid-i kâmili bul. Kötü huylarının iyiye çevrilmesinde, mürşid-i kâmil rehberin olsun.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler.

Kaynak : https://yukarikayalar.wordpress.com/2015/03/29/diken-eken-adam/

Reklamlar

GÖNÜL HASTALIKLARI VE TEDAVİ YOLLARI

tablogünah İnsan oğlunun vücudundaki azaların her birisi hususi bir vazife için yaratılmışlardır. Bunların vazifelerini hiç yapmamaları veya zorlukla yapmaları, onların hastalıklarına işarettir. Mesela elin dokunma, elleme duygusunun normal olarak faaliyet göstermemesi sinir sisteminin bozukluğuna, gözün normal olarak görmemesi veya zorlukla görmesi onun sakatlığına alamettir. Aynen böyle de kalbin özel olarak yapmak için yaratılmış olduğu vazifesini yapamaması onun hastalığına alamettir. Halbuki kalbin vazifesi diğer uzuvlara nazaran çok zordur. Kalp : İlim, hikmet, marifet, Allah’a ibadet etmek, devamlı onu zikretmek, onun sevgisini diğer maddi arzuların üstünde tutmak gibi vazifeler için yaratılmıştır. Ekmek yemekten, su içmekten, taş ve toprak yemeyi daha fazla seven kimse nasıl hastaysa, öyle de gönlünü Allah’dan başka şeylerin sevgiyle dolduran kimse hastadır. Bu duruma göre zamanımızda hasta olmayan gönül pek azdır. Fakat bu hastalığın tehlikeli tarafı, hastalığa tutulan kimseler tarafından kendilerinin hasta olduklarının bilinmemesidir. Bilenlere de tedavi edilmek için sunulan ilaçları tatbik etmenin zor gelmesidir. Zira şehevi arzulardan doğan hastalıkların ameliyatı ölüm gibi çetindir. Herkes acısına dayanamaz. Dayanacak kimse bulunsa da ameliyat yapabilecek kudrette doktorlar pek az bulunur. Bizi tedavi ettiklerini sandığımız doktorların bir çoğu manen hastadır. Kendileri hasta olan doktorlar başka hastaları pek nadir olarak tedavi edebilirler. Hatta bazen vermiş oldukları ilaçlar hastayı iyi edecek yerde daha kritik duruma sokar. Bu hastalıklar nelerdir?

1.Şahsi kusurları görmemek veya kabullenmemek

2.Şehevi arzular

3.Çok ve boş yere konuşmak

4.Alay etmek

5.Mizah ve şaka

6.Fuhuş, küfür, dil bozukluğu

7.Husumet(düşmanlık)

8.Sır açıklamak

9.Yalan vaad

10. Yalan

11.Riya ve nifak

12.İki yüzlülük

12.Cimrilik

13.Hırs ve tama

14.Şöhret

15.Makam ve mevki ihtirası

16.Gıybet

17.Nemime(Koğuculuk)

18.Hased

Bu hastalıkların tedavisi

Nasıl diğer uzuvlar için doktorlara başvuruyorsak kalbimiz için de şifalar aramalıyız. Şifa ararken de kaynakları ve kişileri iyi seçmemiz gerekir. Unutmamalıyız ki gönlümüzün gıdası Hikmet, Marifet ve Allah Sevgisidir. Tedaviye başlarken ilk önce hastalık incelenmelidir. Mesela Tedavi edilmek istenen hastalık cimrilikse o hastaya ruhundaki cimrilik mikroplarını öldürecek cömertlik ilaçları içirilmelidir. Gönül hastalıklarının esası nefse uymak olduğundan nefis ve onun yoldaşı şeytana sırt çevirmeliyiz. Şahsi kusurlarımız için arkadaşlarımızdan yardım almalı onların bizi uyarmaları karşısında kızmamalı bilahare teşekkür etmeliyiz. Tevbe ederek bir daha yapmamalıyız. En büyük istiğfar olan Tesbih Namazını ihmal etmeyerek Allahü Teala’dan yardım dilemeliyiz. Çünkü en büyük şifa kaynağı Yüce Yaratandır.

EN BÜYÜK İSTİĞFAR: TESBİH NAMAZI VE BU NAMAZDA OKUNAN TESBÎHİN FAZÎLETİ 

🔥🔥🔥🔥NEVRÛZ NE DEMEKTİR, DİNİMİZİDEKİ YERİ NEDİR?🔥🔥🔥🔥

Nev-rûz, iki kelimeden mürekkep/birleşik Farsça bir isimdir ve “yeni gün” demektir.

Mart ayının yirmi birinci gününde (rumî takvime göre sekiz mart) güneşin koç burcuna girmesi, eski Türkler’de ve İranlılar’da hususi bir gün sayılmış, çeşitli kutlamalar yapılagelmiştir.

İran’ın ateşperest inancından kalma bir hususiyeti olarak nevrûz, gitgide dînî hüviyet kazanmıştır. Ve hâlen Şîîlik’te nevruzun mühim bir yeri vardır.

Türkler’de ise, İslâmiyet’le şereflendikten sonra, Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlar arasında, bunun yerini dînî bayramlar almıştır.

Zira Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Allah Teâlâ size, o iki bayram günlerine (nevruz ve mihricana) karşılık, onlardan daha hayırlı iki bayram gününü (ramazan ve kurban bayramalarını) ihsân etti.” buyurmuşlardır. Böylece Müslümanlar’ın, ne 21 marttaki nevruz ne de 21 eylüldeki mihrican kutlamaları (!) ile alâkaları kalmıştır.

***

Hâsılı; yılbaşı kutlamaları (!) gibi, bu günlerin de İslâm’da bir yeri ve değeri yoktur. Bilakis dinî bakımdan büyük mahzurları vardır. Zira gayr-i müslimlere ait âdet-an‘âne ve merâsimlere iştirak ve onları taklitten doğan günahların temizlenmesi ancak cehennem ateşiyle mümkündür. (İmâm-ı Rabbânî k.s., el-Mektûbât, 1/266)

O bakımdan mü’minler, bu gibi “kutlamalar”a iştirak şöyle dursun, yapılanları kalben dahi tasvip etmezler.

İyi Ağaç

agac

İSLAM TARIHINDEN GÜZEL BIR MISAL : HZ.MUSA (A.S.)’IN İFFETI VE GENÇ KIZIN HAREKETI

Bu Dert Seninle Birliktemi Dünyaya Geldi?

kazaa

                                                                                                     

Birisi Hz. Ali’ye geldi ve “O kadar dertliyim ki sıkıntıdan ölüyorum.” dedi. Hz. Ali;

“İki soru soracağım, cevabını verip dermanını bulacaksın. dedi. Adam;

“Sor Ya Ali dedi. Hz. Ali;

“Dünyaya geldiğin zaman bu dert seninle birlikte mi dünyaya geldi?” Adam;

”Hayır.” Hz. Ali; ”Dünyadan giderken bu dert seninle birlikte olacak mı? Adam;

”Hayır” dedi. Hz. Ali son olarak şöyle buyurdu;

Seninle birlikte gelmeyen ve giderken de seninle birlikte olmayacak olan bir dert, senin bu kadar zamanını almamalı. Sabırlı ol. Yer yüzündekilere çok ümit bağlamaktansa yüzünü Âlemlerin Rabbine çevir.”

Hasan-ı Basri Hz.: “Bana da son nefeste îman nasîb eyle yâ Rab!..”

 

Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin alt katında bir kâfir komşusu vardı. Bu adam, bir gün hastalandı. Hasan-ı Basrî düşündü; gerçi komşusu kâfirdi ama komşuluk hakkı vardı. Cenâb-ı Fahr-i Âlem Efendimiz de hasta olan gayr-i müslimleri ziyaret eder, onları münasip bir lisanla İslâm’a davet eylerdi. Karar verdi ve hasta olan gayr-i müslim komşusunu ziyarete gitti. Adamcağız, yatağında yatıyor ve inliyordu. Hâl ve hatır sordu; sonra sözü döndürüp dolaştırarak mâneviyâta getirerek;

“–Ey komşu! Gel Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine ve Rasûlü’nün hak olduğuna şahâdet et. Dünya ve âhiretin selâmete kavuşsun!” dedi.

 Komşusu yatağında doğrulmaya çalışarak cevap verdi:

“–Ey İmam! Allah Teâlâ, bana yardım etmeyince, benim îmânımı dilemeyince, ben kim oluyorum ki ona talip olabileyim, hak ve gerçek doğru yola gireyim?” Hasan-ı Basrî Hazretleri bir şey söylemedi ve sustu. Bir ara, gözü odanın bir köşesinde duran leğene takıldı. Kendi katından bu leğene su damlıyordu. Sordu:

“–Bu leğene damlayan sular, bizim kattan mı geliyor?”

“–Evet yâ İmam!”

“–Fesübhânallah! Peki, ne zamandan beri?”

“–Otuz yıldır, senin aldığın abdestin suyu, bu odaya sızıp damlamaktadır. Ama ne zararı var? Komşumuzsun, leğen dolunca bahçeye döküveriyoruz. Bize incineceğini düşünerek meseleyi size de haber vermedik.”

“–Şu hâlde bana hakkını helâl et! Beni uyarmış olsaydın, yıllardır sizi böyle rahatsız etmezdik. Sızan yeri hemen tamir ettirir, sizi bu tedirginlikten kurtarırdık.”

“–Komşum, hatırının kırılmasından çekindim. Haber verseydik, tamir ettireceğini biliyordum. Buna rağmen, seni kırmamak için söylemedim. Hem de komşu olan zahmeti kendisi çeker ve komşusunu üzmez diye düşündüm. Komşu komşuya yâr olmalı, bâr olmamalıdır, değil mi?”

“–Öyledir, öyledir ya! Ey ihtiyar, bana doğru söyle… Senin bu sözlerinde îmâna âşinâlık görünüyor. Senin bu ahlâkın ve tutumun, îman sahibi bir mü’minin ahlâkını andırıyor. Gel, tevhid et ve rahata er, iki cihanda aziz ol.”

“–Yâ İmam! Sen, asrımızın âlimlerindensin. Neden bana îmânı zorla kabul ettirmek istiyorsun? Allah Teâlâ, bana hidâyet kapılarını açmazsa, beni kulluğuna kabul etmezse, bana talip olmazsa, ben nasıl îmâna gelebilirim?” Hasan-ı Basrî Hazretleri, komşusunun îmân etmesinden ümidini keserek ricada bulundu:

“–Öyle ise, bana hakkını helâl et!” Ardından gitmeye hazırlandı. O sırada bir hâl oldu; hasta, ellerini ona doğru uzatarak âdeta yalvarmaya başladı:

“–Gitme ey İmam gitme! Yaklaş bana doğru, hakkım sana kat kat helâl olsun, sen de bana hakkını helâl et ve bana îman telkin eyle… Zira, şu anda hidâyet kapısı aralandı, beni de îmâna ve İslâm’a kabul ediyorlar. Gönlümden küfrün zulmeti kalktı, kalbim îmân ile doldu, bedenimin bağları çözüldü ve bende kelime-i şahâdete istîdat meydana geldi.” Hasan-ı Basrî, kelime-i şahâdeti talim için hastaya yaklaştığında, adam büyük bir neşe içinde konuştu:

“–Yâ Hasan! Sana lüzum kalmadı. Bana dergâh-ı ilâhîden vasıtasız îman ve şahâdet telkin buyuruluyor.” diyerek yüzünü kıbleye yöneltti ve;

«Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühû» dedikten sonra «Allah Allah!» diyerek canını Hakk’a teslim etti. Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu hâli görünce çok hislendi ve yana yakıla ağlamaya başladı. Kendisine bu hâlin sebebini sorduklarında, olup bitenleri anlattı:

“–Fakat ey İmam!” dediler.

“Bu ağlanacak bir hâl değil ki!.. Senin himmetinle bir zât îmâna gelmiş. Neden bunun için Rabbine şükretmek yerine, kendini perişan ediyorsun?!.” Hasan-ı Basrî Hazretleri cevap verdi:

“–Ah ah!..Siz, benim hâlimi ve neden ağladığımı bilemezsiniz ki… Bu zât, seksen yıl küfür yolunu tuttuğu ve Hak’tan bîgâne kaldığı hâlde, son nefesinde kendisine hidâyet kapısı açıldı, başına kulluk tâcı konuldu, vasıtasız îman nasip oldu ve cennetlere kabul edildi. Ben ise, seksen yıldır -elhamdülillâh- îman yolundayım. Ama, son nefesimde hâlimin ne olacağını bilemem. Eğer, son nefesimde hidâyet kapısını yüzüme kapatırlarsa, beni İslâm’dan reddederek şakîlerden kılarlarsa, seksen yıldır tevhid ile açılıp kapanan çenem îmansız kapanırsa hâlim nice olur?» diye ağlıyorum. O zâtın âkıbetine değil, kendi meçhul âkıbetime gözyaşı döküyorum!.. «Bana da son nefeste îman nasîb eyle yâ Rab!..» diye yalvarıp yakarıyorum.”

Kaynak : http://www.yuzaki.com/content/view/3624/9/

Kaynak : ENVAR ·ÜL: KULÜB SAYFA 67

HASTA ZİYARETİ SÜNNETTİR

İslâm’ın sünnetlerinden biri, hastaları ziyaret etmektir. Muhakkak hastayı ziyaret eden kişi, onun yanına gelip oturuncaya kadar rahmete dalar, oturduğunda rahmete gömülür.

Hasta ziyaretinde sünnet olan, iki günde bir veya üç günde bir gitmektir.

İbn-i Abbâs (r.anhümâ) “Hastayı bir defa ziyaret etmek sünnettir. Daha fazlası nafiledir.” demiştir.

Hastanın başucunda değil de dizinin yanında oturmak müstehabdır.

Ziyaretçi hastanın yanında iken sağına soluna bakmaz. Hastanın bulunduğu yöne bakar. Ancak yüzüne dik ve uzun uzun bakmaz.

Hasta ziyaretine giden yeni elbiselerle veya kirli elbiselerle hastanın yanına girmez.

Hastaya karşı asık suratlı olmaz.

Hastanın hoşlandığı şeyler konuşur. Sıhhat ve selâmete kavuşacağını, daha uzun ömür yaşayacağını söyleyerek hastayı rahatlatır, teselli eder. Zira bu, hastanın gönlünü ferahlatır.

Hasta ziyaretinin en hayırlısı, kısa olanıdır.

Birkaç kişi bir hastayı ziyarete gittiler ve hastanın yanında uzun bir müddet oturdular. Hastaya “Bize nasihat et” dediklerinde:

“Bir hastayı ziyarete gittiğinizde yanında fazla oturmamanızı tavsiye ederim.” dedi.

Sünnetlerden biri de, hastadan duâ istemektir. Çünkü hastanın duâsı, meleklerin duâsı gibidir.

Hastanın yanında sadece hayırlı şeyler konuşmalıdır. Zira melekler, ziyarette bulunanın söylediklerine âmin derler.

Hastaya şifa bulması için duâ etmek de sünnettir.

(İslâm Ahlâkı ve Âdâbı, Fazilet Neşriyat)

***

Hasta Yanında Nasıl Dua Edilir? tıklayınız…