Archive for Haziran 2014

Ramazan-ı Şerif ve Oruç

RAMAZAN AYI

Âlemlerin Rabb’i Allah’a hamdolsun. Resûlü’ne, Âline ve Ashâbına salât ü selâm olsun.

Ramazan-ı Şerif Zâtü’l- Buht ve Sırr-ı Ehadiyet’le alâkalıdır; Zât-ı İlâhînin tecelliyâtına mazhardır.

Farz oluşu: “Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara, 182) âyet-i celîlesiyle bildirilmiştir.

Farz oluşu:

Cenâb-ı Hak aklı yarattı ve ona:

– Ben kimim? buyurdu. Akıl:

– Beni yaratansın, ben ise âciz bir kulum, dedi.

Cenâb-ı Hak :

–Senden aziz şey yaratmadım, buyurdu.

Nefsi yarattı ve ona:

­– Ben kimim? buyurdu.

Nefis:

Ben benim, sen de sensin, deyip âsi oldu.

Allahü Teâlâ onu, yüz sene ateşte yaktı, yine sordu, nefis yine aynı şeyi söyledi. Yüz sene açlık ateşinde bıraktı. Nefis ıslah olup Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini kabul etti. Allahü Teâlâ  da onu ıslah için orucu farz kıldı.

Orucun farz olmasına bir sebep de, nefsi terbiye edip takvâya ulaşmak ve melekiyet sıfatı kazanmaktır.

Nükte:

Âdem A.S. cennette men edilen meyveden yediğinde, onun eseri midesinde bir ay kaldı. Bu sebeple evlâtları, bir ay açlık ve susuzlukla (oruçla) emir buyuruldu ki, mideleri zararlı şeylerden temizlensin…

Geçmiş ümmetlere de farz kılındı,” buyurulmasında nükteler var.

Ramazan-ı Şerifin ilk günü, akşamla yatsı arasında “Yâ Rabb’î! Ramazan-ı Şerifle müşerref kıldığın için teşekküren” diye niyet edip iki rekât sevinç namazı kılınır.

Birinci rekâtta, bir Fatiha, bir İnnâ a’taynâ; ikinci rekâtta, bir Fatiha, bir İhlâs-ı Şerif okunur.

Namazdan sonra:

70 Salavât-ı Şerîfe,

70 İstiğfar okunur ve duâ edilir.

Terâvih namazı sünnet-i müekkededir. Her namazda olduğu gibi bunda da, zamm-ı sûre olarak en az 42 harf (Kevser Sûresi kadar) okumak vaciptir. Kasten aşağı okunduğunda namazın iâdesi lâzım gelir.

Tâdil-i erkâna riâyetle Elemtere’den aşağısıyla kılana, hatim sevabı verilir. Bu sûrelerde noksanı olanlar da öğrenmiş olurlar.

Bu mübarek ayda her gün:

100 İstiğfar,

100 Salavât-ı Şerîfe,

100 İhlâs-ı Şerif,

100 Tevhid-i Şerif okumakta büyük sevap var.

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu kurtuluşa sebep olan bu mübarek ayın her gecesinde tesbih ve teheccüt namazı kılıp Hatm-i Enbiyâ okunmalı. Son on günde de her gün Hatm-i İstiğfar edip yetmiş salâvât-ı şerîfe okumanın sevabı da sayılara sığmaz. Cenâb-ı Hak muvaffakiyetler ihsan eylesin!

* * *

ORUCUN FAZÎLETİ

Oruç gizli ibâdet olup dikkatle edâ edildiğinde, şeytana yardımcı olan nefsin isteklerini kırar  ve insanı nice hayırlara ulaştırır.

Bir maymunla 5, 10, 15 yaşlarındaki çocuklara birer elma verip; “Kim elmasını akşama kadar yemezse, yirmişer elma ve başka hediyeler vereceğim” dense, maymun hemen yer; aklı eren, inancı tam olan yemez, karşılığını görür. Sabredemeyen de maymun gibi zayıf irâdesinin mahrumiyeti içinde kalır, dünya ve âhrette hüsrana uğrar.

H.Ş.: “Oruç zihni tasfiye eden ibâdetlerin kapısı, kötülüklere mâni olan kalkan, bütün iyiliklere ulaştıran nurdur.”

H.Ş.: “Oruçlunun uykusu ibâdet, sükûtu tesbih, amelleri kat kat kıymetli ve duâsı makbuldür.”

H.Ş.: “Oruç sabırdır. Sabredenlerin mükâfatı hesapsızdır. Oruç diğer ameller gibi değil, o iç sırrıdır.”

Hadîs-i Kudsî’de “Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben ihsan ederim” buyurulmuştur.

H.Ş.: “Oruçlu için iki ferahlık var:

1- İftar vaktinde ferahlar

2- Rabb’isine kavuşunca ferahlar.”

 Her gece “Farz olan Ramazan-ı Şerif orucuna” diye niyet etmek lâzımdır. Bu niyetle sahura kalkmak kâfi ise de, niyet etmek evlâdır.

İftardan yarım saat evvel, yalvarmaya başlayıp “Yâ Rabb’î, sen affedicisin, affı seversin, beni affet” diye istiğfar ve niyazda bulunmalı.

Zira; her ibâdetin sonunda duâlar kabul olduğu gibi, orucun son saatinde de duâlar ret olunmaz.

Ramazan-ı Şerif, şânı yüce bir aydır. Bu ayda namaz, zikir, oruç, sadaka gibi yapılan her nâfile ibâdete, diğer aylarda yapılan farzların mükâfatı gibi ecir verilir. Farz ibâdetlere de yetmiş kat fazlası ihsan olunur.

İmam-ı Rabbânî Hz., “Farza nispetle nâfile ve sünnet, deryadan bir damla kadardır,” buyurmuştur.

H.Ş.: “Bu ayda bir oruçluya iftar ettirmek günahların affına sebep olur, akrabâ ve taalukâtı cehennemden çıkarılır ve oruçlunun sevabı, aynen o kişiye de verilir.”

Ramazan- Şerif dâvetleri bu sebebe dayanmış olsa gerektir.

H.Ş.: “Bu ayda hizmetçisinin işini hafifleteni Allahü Teâlâ affeder, cehennemden âzat eder.”

Bu ayda iyi amellere muvaffak olan kişiye Allahü Teâlâ o senenin tamamında muvaffakiyet ihsan eder. Eğer gaflet, tefrika ve perişanlıkla geçerse, o sene onun için perişanlık olur.

Kulluk makamına münasip olan, sahuru tehir, iftarda acele etmektir. Bu, aczini ve ihtiyacını ortaya koymaktır.

H.Ş.: “Oruçlunun ağız kokusu,Allahü Teâlâ yanında miskten sevimlidir.”

H.Ş.: “Ramazan-ı Şerif geldi diye sevinen kişinin cesedini Allahü Teâlâ cehenneme haram kılar.”

H.Ş.: “Allahü Teâlâ Ramazan-ı Şerifin ilk gecesinde hitap eder: «Bize muhabbet edene biz de muhabbet ederiz. İstiğfar edip af dileyeni Ramazan hürmetine mağfiret ederim.» Ve Allahü Teâlâ amelleri yazan meleklere «Müminlerin hayır işlerini, sevaplarını yazın, günahlarını yazmayın» diye emir buyurur ve geçmiş günahlarını da affeder.”

Hâsılı; Ramazan-ı Şerif orucunu özenerek edâ eden kimsede haller değişir, ahlâk-ı İlâhî ile sıfatlanır ve her hususta huzur hâsıl olur. orucun kerâmeti, fazîleti ve üstünlükleri saymakla bitmez.

Allahü Teâlâ Musa A.S.’a buyurdu:

“Ümmet-i Muhammed’i iki zulmetten korumak için iki nur verdim: Kabir ve kıyâmet zulmetinden kurtarmak için Ramazan-ı Şerîfin nuru ile Kur’an-ı Kerîm’in nurunu ihsan eyledim.”

Yani bunlar, hakları ödendiği taktirde kabir suâlinden, kıyâmet hesabından; iki büyük felâketten selâmet vesilesi olurlar.

İsâ A.S. seneyi oruçla geçirdiğinden, bütün vücûdu nur olmuştu. Civarındaki melekleri ve rûhânîleri görürdü. Allahü Teâlâ’ya:

– Yâ Rabb’i! Benden fazla devlete mazhar kıldığın kulun var mı? niyazında bulundu.       

Allahü Teâlâ:

–Âhir zaman Nebîsi Muhammed Mustafa’nın ümmetleri, senede bir ay Ramazan orucu tutacaklar. Onların bu ameli senin orucundan efdal olacak, buyurdu. İsâ A.S.:

– Yâ Rabb’î, onlar ayda bir defa mı iftar edecekler?

– Hayır.

– On beş günde bir mi?

– Hayır.

– Yâ Rabb’î, üç günde bir mi iftar edecekler?

– Hayır. Sahurda yemek suretiyle günde bir iftar edecekler, buyurunca başını secdeye koyup Cenâb-ı Hakk’a günlerce niyazda bulundu. Ve:

– Yâ Rabb’î beni o peygambere ümmet eyle, diye yalvardı.

Kezâ, İsâ A.S., Kur’an-ı Kerîm’in ruhu olan Fâtiha-i Şerîfe’nin, Kur’an-ı Kerîm’in kalbi olan Yâsîn-i Şerîf’in ve Tahâ Sure-i Celîlesinin Arş-ı Âlâ’daki esrarını, makamlarını ve nurlarını görüp:

–Bunları bana ihsan buyur, diye duâ ettiğinde, Allahü Teâlâ:

– Onlar Habîbim’e mahsustur, buyurdu.

İsâ A.S. bu ümmetten olma arzusundaki ısrarından dolayı âhir zamanda, Hz. Mehdî devrinde nüzûl edip müştereken decâcilenin habâsetine son verecekleri eserlerde gelmiştir. İsâ A.S. gibi büyük bir peygamber Muhammet ümmetinden olmuştur.

 

Kezâ, Mûsa A.S. Tur-i Sînâ’da:

Yâ Rabb’î, bana Kelîm’im, buyurdun, kelâmını işittirdin. Benden üstün devlete mazhar kıldığın bir kulun var mı? niyazında bulundu. Allahü Teâlâ:

– Yâ Mûsa! Seninle kelâm ederken aramızda yetmiş bin perde var. Âhir zaman Nebîsi Habîbim Muhammed Mustafa’nın ümmetleri Ramazan orucu tutacaklar, bu sebeple vücûtları zayıflayıp renkleri sararacak, iftar vakti duâ ve niyazda bulunacaklar. Onlardan 70 bin perdeyi kaldırıp duâlarını kabul edeceğim buyurdu.

Hâsılı, Ramazan-ı Şerifin kerâmetiyle orucun faziletinden; Tesbih ve teheccüt namazlarıyla, istiğfarla istifadeye çalışmanın zarûretini anlamak lâzım… Çünkü gönüllere ilâhî rahmetin nüfûzu ve füyüzât-ı ilâhînin gelmesi için, günâh paslarını silmek icap eder.

Nasıl ki, mühürlü şişenin mantarı, kapalı kutunun ağzı açılmadan içine bir şey girmezse, kirli gönüllere de ağır misafir gelmez. Âzâları temizlemeden ilâhî nurlar tecellî etmez.

İmam-ı Rabbânî K.S. Ramazan-ı Şerîf’in üstünlüğünü şöyle beyan etmiş:

“Kişi sevdiği ile beraberdir” hadîs-i şerifi hükmünce Mümin kul, Allahü Teâlâ ile beraberdir; Ramazan-ı Şerif ve orucun kerâmetiyle mânevî beraberliğe mazhariyet vardır…”  

Lâkin bildirilen bunca inâyet ve kerâmetlerden istifadeye çalışıp zevk almaz da, Ramazan-ı Şeriften ve oruçtan şikâyet eder; günler uzun, oruç ağır, oruçtan usandım, bu ibâdet azaptır gibi sözler ederse, küfre girer, dikkat lâzım. Her mükâfat meşakkati nispetindedir.

H.Ş.: “İnsanların hayırlısı, ömrü uzun ameli hayırlı olan; insanların şerlisi de ömrü uzun, ameli fenâ olandır.”

Hayır da, şer de bu âlemde kazanılır. Mümin  bu günlerde uyanık, temkinli ve dikkatli olmalı. Bununla kalmayıp etrafına da sahip çıkmalıdır.

H.Ş.: “Ramazan-ı Şerifte ilim meclisinde bulunan kimsenin her adımına bir senelik ibâdet sevabı yazılır, Arş’ın altında benimle beraber olur. Kim Ramazanda cemaate devam ederse, Allahü Teâlâ kıyâmet günü her rekâtına nimetlerle dolu bir şehir verir.”

H.Ş.: “Kim Ramazanda ana babasını memnun ederse, Allahü Teâlâ o kimseye rahmetiyle nazar eder. Ben de, cennet için o kimseye kefil olurum.”

Haberde gelmiştir: “Ramazan kıyâmet günü güzel sûrette huzur-u ilâhîde secdeye varır, hakkını edâ edenlere şefaat eder, kurtulmalarına sebep olur.”

Haberde gelmiş: “Ramazan hilâli görülünce Arş, Kürsî, melekler, «Ümmet-i Muhammed’e müjdeler olsun» derler.”

H.Ş.: “Ramazan-ı Şerifin ilk gecesinden itibaren semâvat ve cennet kapıları açılır, son gecesine kadar kapanmaz.”

H.Ş.: “Ramazan-ı Şerifte kılınan namazın her secdesine Allahü Teâlâ 70 bin sevap ihsan eder.”

H.Ş.: “Arş-ı Âzam’da Hazırat-ı Kudüs isimli nurdan bir makam var. Orada toplanan melekler sırf oruç tutup teravih kılanlar için tesbih eder, duâda bulunur, teravih vakti müminlerle beraber namaz kılar ve onlar için hacet dilerler.”

H.Ş.: “Tam imanla sevabını umarak, Ramazan orucunu tutan kimsenin geçmiş günahları affolunur.”

Hadis-i şerifin şerhinde: “Bu müjde, orucu severek, sevinerek, uzun günleri ganimet ve güçlüğü nimet bilerek edâ edenler içindir,” demişler. (Mektûbât-ı Şerif, İhyâ-i Ulûm, Mecâlis-i Abdüllatif S. 44’den 50’ye kadar.)

Seyyid Abdülkadir Ceylânî Hazretleri’nden:

Cenâb-ı Hak, hudutsuz rahmetiyle, nâfile namaz ve oruçları, farz borçlara mahsup edeceğini beyan etmiştir. Şu halde: Tesbih, Teheccüt, Duhâ ve Evvâbîn gibi Nâfileleri ihmal etmek, ahmak lık olur.

* * *

KADİR GECESİ

Kur’an-ı Azîmüşşân Kadir Gecesinde toplu olarak Levh-i Mahfuz’dan yedinci kat semada meleklerin kıblesi olan Beytü’l- İzze’ye (Beytü’l- Mâmur’a) indirilmiş, sonra yirmi üç senede Resûlüllah S.A.V.’e lüzûmuna göre kısımlar hâlinde indirilmiştir.

Diğer büyük kitaplar da, Ramazan-ı Şerifte nâzil olmuştur.

Haberde gelmiş ki: “Cennet dört kimseye âşıktır: Kur’an okuyan, dilini tutan, açları doyuran, Ramazanda oruç tutan…”

H.Ş.: “Allahü Teâlâ, ümmetime, diğer ümmetlere vermediği beş şeyi ihsan buyurdu:

­1- Ramazanda birinci gecesi, Allahü Teâlâ iman sâhiplerine rahmetle nazar eder ve bu kullarına hiç azap etmez.

2- İftar vakti oruçlunun ağız kokusu, Allahü Teâlâ yanında her kokudan sevimlidir.

3- Melekler Ramazanın her gece ve gündüzünde oruç tutanların affı için duâ ve niyaz ederler.

4- Allahü Teâlâ, oruç tutanlara Ramazan-ı Şerif içinde cennetten yer tâyin eder ve cennete: «Yakında dünya sıkıntılarından kurtarıp ikram edeceğim kullar için süslen, hazır ol!» buyurur.

5- Ramazan-ı Şerifin son gününde, o ayda oruç tutanların tamamını affeder ve iş yapanlara işi bitirince ücretleri verilir.” (Riyâzü’’- Sâlihîn)

Ramazan-ı Şerifin ve o ayda oruç tutanların üstünlükleri saymakla bitmez.

Cenâb-ı Hak cümlemize bu ayın feyzinden hakkıyla istifade etmek müyesser eylesin. Bihürmeti esrâri seyyidilmür-selîn. Âmin.

* * *

BÂZI HUSUSLAR

Yemek içmekte, “Vücûda sıhhat, İbâdete kuvvet, dîne hizmet olsun” diye niyet edip, ibâdette, sünnete uymak lâzım. Sabahtan akşam hazırlığına  koyulup nefsin isteklerine hizmet etmek,  şehveti artırır, orucun ruhu ölür. (Kimyâ-yı Saâdet)

H.Ş.: “Namaz burhandır (delil); zekât, temizlik; oruç, bedene sıhhattir.” (Şir’a) 

Muhammed bin Yemânî K.S. buyurdu:

“Araştırdım:

1- Doktorlar; en şifalı yemek, açlık ve az yemektir, dediler.

2- Hakîmler; hikmete erişmek ve faydalı ilim öğrenmek için en faydalı hal, açlık ve az yemektir, dediler.

3- Âbitler; Allahü Teâlâ’ya ibâdet etmekte en faydalı şey, açlık ve az yemektir, dediler.

4- Zâhitler; dünya derdinden kurtulmak, zühde ermek için en faydalı şey, açlık ve az yemektir, dediler.

5- Âlimler; hâfıza kuvveti için en faydalı şey, açlık ve az yemektir, dediler.

6- Hükümdarlar; en güzel gıda açlık ve az yemektir, dediler.

Ben de oruca devam etmeyi seçtim.”

H.Ş.: “Ramazan-ı Şerife erdiği halde oruç tutmayan âsi bir gencin, azap melekleri tarafından demir değnekle dövülerek yüzüstü cehenneme sürüklendiği, tevbe ve istiğfar etmeden rahmet ayını geçirdiğinden affına bir sebep bulunmadığı” beyan buyurulmuştur. (Nüzhetü’l- Ebsar)

Ramazan-ı Şerifte:

– Sahuru geciktirip, iftarda acele etmek.

– İftar vaktine yarım saat kala istiğfar ve duâ ile meşgul olmak.

– İftar duâsını okuyup “Yarınki Ramazan-ı Şerif orucuna” diye niyet etmek.

– Hafif yemek, mideyi fazla yemek ve su ile yormamak.

         – Bu ayda bol sadaka vermek, yemek yedirmek.

         – Çok Kur’an-ı Kerîm okumak.

         – Faydasız ve çirkin sözden, yalan ve gıybetten sakınmak.

– Lâf taşımamak.

– Kimseye cefa ve düşmanlık etmemek.

– Riyâlı sözden sakınmak.

– Münakaşa etmemek, “Ben oruçluyum” deyip kesmek, sükût edip zikirle meşgul olmak.

– Son on günde îtikâf etmek mühim noktadır.

Bütün büyükler Resûlüllah S.A.V.’e uyarak Ramazan-ı Şerifin son on gününde yatakları dürmüş, ibâdete koyulmuştur. (Kimyâ-yı Saâdet)

         Gıybetle yalan, orucu ifsat eder denilmiş. Orucu ifsat etmese de zararın büyüklüğü bildirilmiştir.

Resûlüllah S.A.V., açlık ve susuzluktan son derece bunalan iki kadına, kusmalarını emretti. Çıkardıkları kanlı et parçalarını gösterip:

“İşte bunlar, helâl yemekle oruç tuttular; fakat haramla bozdular” buyurup, kadınların gıybet ettiklerini bildirmiştir.

H.Ş.: “Bir kimse yalan söylemeyi, sahte işlerle uğraşmayı terk etmeden, onun yeme ve içmeyi terk etmesine Allahü Teâlâ’nın ihtiyacı yoktur.”.

H.Ş.: “Nice oruçluların kârı, sadece açlık çekmek; nice namaz kılanların kârı da, yorgunluk ve uykusuz kalmaktan ibarettir.”

Bu mübarek ve ziyâfet ayında, az amele çok sevap verildiği bilinip, gafleti atarak ibâdete gayret etmeli… orucunu gönül hoşluğu ile severek, sevinerek tutup onu dünyada ve âhrette saâdete sebep bilmeli.

Münâcât:

Büyüklerden biri:

Bir derviş gördüm. Kâbe eşiğine başını koymuş, dertli dertli ağlıyor ve şöyle niyaz ediyordu:

“Yâ Gafûr, Yâ Gaffâr! Sen bilirsin ki, pek zalim, pek câhil olan insan, kulluk vazifesini sana lâyık bir sûrette yerine getiremez. Sana ibâdette kusur ettiğim için özür dilemeye geldim.

İbâdetime güvenmiyorum. Âsiler günahtan tevbe ederler, ârifler ibâdetten istiğfar ederler, âbitler ibâdetin mükâfatını, tâcirler malın bahasını isterler…

İlâhî! Ben kulun ümit getirdim. Dilenmeye geldim, ticârete gelmedim. Bana; sana yakışanı yap, bana yakışanla muâmele etme. Beni affet, günahlarımı bağışla…

İşte yüzümü eşiğine koydum. Kul bir şey teklif edemez. Ne buyurursan razıyım.” der de, dertli dertli ağlardı…

Ağla azizim, ağlayan güler…

***

 Kâbe kapısında diğer birini gördüm. ağlayarak, şöyle diyordu:

“İlâhî! Tâatimi kabul et, demiyorum. Günahıma af kalemi çekmeni diliyorum:”

Abdülkadir Ceylânî’yi (K.S.) gördüm, Kâbe’nin çakıl taşları üzerine yüzünü koymuş, naz ve niyaz ederdi:

“İlâhî! Beni affet. Eğer mutlaka azaba dûçâr etmek mukadder ise, kıyâmet gününde beni gözsüz haşret ki, iyiler karşısında mahcup olmayayım. Her seher vakti rüzgâr estikçe aczimi bilerek yüzümü topraklara sürüyor ve şöyle diyorum:

Rabbi’im! Seni hiç unutmayan bu kulunu affet…”

Hâlinde irfan nûru görülen bir genç, Kâbe örtüsüne yapışmış:

“İlâhî; Ulûhiyetinde şerîkin yok ki, hâlimi ona arz edeyim. Saltanatında vezirin yok ki, onu rahmetine vasıta edeyim…

Eğer sana itâat etmişsem, senin fazl u kereminledir. Bu ihsan sana lâyıktır.

Eğer günah işlemişsem, o da senin adl ü taktirinle meydana geldiğinden, benim üzerime hüccet izhar etmek yine sana mahsustur.

Üzerime ilâhî hüccetin sübûtu ve sana karşı benim delilimin sükûtu hakkı için beni affet”, diye nâz ü niyaz eder, derin ve dertli dertli yalvarırken cânib-i İlâhîden:

“Benim dergâh-ı ehadiyetime hâcetini arz eden şu sâdık kul, cehennem azabından kurtulmuştur” nidâsı işitildi.

İbrahim bin Edhem K.S.:

İlâhî! âsî kulun geldi sana,

Günahını söyleyerek, duâ ederek…

Eğer affedersen ki, sen ehilsin buna.

Reddedersen, senden başka kim acır âciz kuluna! 

Reklamlar

RAMAZAN AYININ FAZİLETİ

Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri (k.s.) buyurdular ki: “.Bilmek gerekir ki Ramazan ayı büyük bir aydır. Bu ayda yapılan namaz, zikir, sadaka ve benzeri bütün nâfile ibâdetler Ramazan ayının dışında yapılan farzlara denktir. Kim bu ayda bir farzı edâ ederse Ramazan ayının dışında yetmiş farzı edâ etmiş gibi olur.

Kim bu ayda bir oruçluya iftar ettirirse bu, onun günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden âzâd olmasına sebep olur. Oruç tutanın sevabından hiçbir şey eksilmeden, aynı sevab kendisine de verilir.

Kim bu ayda emri altında bulunanların işlerini hafifletirse Allâhü Teâlâ onu bağışlar ve cehennemden âzâd eder.

Resûlullah (s.a.v.) Ramazan ayı geldiği zaman bütün esirleri serbest bırakır, her isteyene isteğini verirdi.

Kim bu ayda hayırlar ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olursa, senenin tamamında hayırlı amel işlemeye muvaffak olur. Bu ayı dağınık bir vaziyette geçiren kimse senenin tamamında dağınık olur. Bu ayı fırsat bilerek mümkün olduğu kadar manen derlenip toparlanmak için gayret göstermek lazımdır.

Allâhü Teâlâ, azabı hak etmiş binlerce kişiyi bu ayın her bir gecesinde cehennemden azâd eder. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar zincirlere vurulur, rahmet kapıları açılır. İftarı acele (ilk vaktinde) yapmak ve sahuru geciktirmek (son vaktinde yapmak) Peygamber Efendimiz’in sünnetlerindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususa çok dikkat etmiştir. Zîra iftarı acele yapmak ve sahuru geciktirmek oruç tutanın kendi âcizliğini ve ihtiyacını itiraftır ki, kulluk makamına münasip olan budur. İftarı hurma ile yapmak sünnettir.

Bu ayda teravih kılmak ve Kur’ân-ı Kerîm hatmetmek, birçok fayda ve sevab kazandıracak olan sünnet-i müekkedelerdendir.

Allâhü Teâlâ bizleri, Habîbi -aleyhisselâtü ve’s-selâm- hürmetine bunları yapmaya muvaffak kılsın.” Amîn. (Mektubât-ı İmâmı Rabbânî, 1/m. 45)

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/6/23.html

Mübarek Ramazan Ayı Yaklaşırken

RAMAMZAN

Ramazan- Şerifin gölgesi üzerimize düşüyor. Kalplerimizin yıkılan yerlerini tamir ederek, iç dünyamızın su alan yerlerini “tevbe şuuru” ile tıkayarak, irademizin zayıflayan kısımlarını “salih ameller”le takviye ederek, eksilen “şahsiyet”imizi vakar ve özgüven içinde aşağılık kompleksinden kurtararak yeni bir mevsime giriyoruz. İnancımızdaki zafiyetimizi ancak, iman, ahlak ve fazilet zenginliği ile yenebiliriz. İşte Ramazan-ı Şerif arefesinde bu hazırlıklarımızı bir daha gözden geçirerek o büyük misafirimizi ağırlamanın heyecanı içerisindeyiz.
Her Müslüman “gönül adamı”dır. İbadetin verdiği şuur, bizi diri tutar. Etrafa ışık saçar, bulunduğu topluma bir güzellik katar. Başı dara düşenin arandığı adamdır Müslüman!
İnsanımızın üzüntüsünü, sıkıntısını, sevincini paylaştığı adamdır. Derdi, sancısı, sızısı olan adam. Derdini seven adamdır. “Adam gibi adam”dır.
Bir Batı’lı “Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem boşuna yaşamış olmayacağım. Bir hayattan acıyı hafifletebilirsem, ya da bir kuşu yeniden yuvasına koyabilirsem, boşuna yaşamış olmayacağım.” diyebiliyorsa, ya bizde bulunması gereken incelik? İslam ahlakı ve Müslümanın zarafeti bir karakter haline gelmeli, tavır ve sözlerimize yerleşmeli. “Kabalık ve katılıktan hoşlanmam” diyen, mezarın üzerine atılan toprağı düzelterek bunun ‘ölüye faydası da zararı da yoktur. Ancak dağınıklık dirinin gözüne zarar verir. Allah, kul bir iş yapınca onu güzel yapmasını sever’  buyuran bir Peygamberin Ümmetindeki bu kabalık neyle izah edilebilir? Böyle bir tavrı müminlerde görmek insana hüzün veriyor. Müminin mümeyyiz vasfı nezaket ve zarafettir. Bunu kaybetmeyelim. İyilik, hayata mânâ kazandırır.
İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla hem de sağırlar işitir onu… Hayat bir iyilik yarışıdır ve sevmektir. Sevmek ise boş sözle olmaz. Sevmek ilgilenmektir. Sevmek bedel ödemektir. Zaman ayırmaktır. Paylaşmaktır. Yaşananlardan habersiz, vurdumduymaz olamayız. Derdimiz, sancımız, ızdırabımız, hassasiyetlerimiz, derdimiz olmalı. ‘Bîdert olanın derdine derman olunmaz.’ sözü ne kadar güzel. Üretim-tüketim, alış-veriş, harcama, para, konfor, ihtiyaç, mefruşat, teşrifat vs. İnsan “nerede” insan. Dünyanın her hal ve şartta bir “imtihan dünyası” olduğunu unutmadan. Küçüğü ile büyüğü ile, kazananı ile kaybedeni ile… Hastalığı-sağlığı, varlığı-yokluğu, kanaati-rızası, sabrı-şükrü, sevinci-üzüntüsü ile fânilikler içinde ebedilik arayışımızla devam edecek. Kazanılan “Allah Rızası” Salih amellerle noktalanan iman yürüyüşü, “hayır insanı” olma gayreti belki muhtemel sınavlardan başarıyla çıkmamızın vesilesi olacak. Belki toplayacağız sokaklardan köprüaltı çocuklarını.
Uzatacağız ellerimizi çağın yetimlerine, öksüzlerine, kimsesizlerine, itilmiş-kakılmışlarına. İslam kardeşliğini, fedakârlığı, vefayı, digergâmlığı, cömertliği hayata hâkim kılmamız gerekiyor. Fitne, fesat, dedikodu, gıybet, riya alıp başını gitmişse, Peygamberimizin buyurdukları veçhile: “Evimizin demirbaşı” olmamız icab ediyor. Tabii demirbaş olacak ev bulmakta, o eve kendini atacak insan bulmakta zorlaştı. Kaygan zeminde ayakta durmaya çalışıyoruz. Bu kaygan zeminde ayakta durmak da birbirimize sahip çıkmaktan, ‘safları sıklaştırmak’tan geçiyor. Tabii safları da vücutların, kolların, omuzların temasından ibaret görmeyip; sevinçlerin, hüzünlerin, acıların, dertlerin, sızıların hep beraber hissedilmesi olduğunu unutmamak! Yoksa metrobüslerdeki kalabalıklarda saflar bir hayli sıkışık(!)
Çocuklarımıza sadece paranın (maddi imkanların) temin edeceği lüks ile mutlu olmak yerine, bahşedilen nimetlerin farkına varmayı öğretebilsek, daha büyük bir iyilik yapmış olmaz mıyız? Hatta psikologlar ‘mahrumiyet eğitimi’nden bahsediyorlar. Varlık içinde yaşarken yokluğu bilmek! Sabır/kanaat/şükür istikametinde yürümeyi temin etmek.
Kendimizi aşmamız, nefsimize uymayıp olgunluk göstermemiz, vefalı olmamız, bizi biz yapan değerleri hayata hâkim kılmamız, kaybolan insanlığı bulmamıza vesile olacaktır. Lokman Hekim’in tavsiyesi üzere kendisine yapılan iyilikleri ve ölümü unutmayıp, kendisine yapılan kötülükleri ve kendi yaptığı iyilikleri unutacak seviyeye gelme kıvamını tutturmamız gerekiyor. “Örnek Olma”nın önemini kavrasak! Bizim yüzümüzden sun’î gündemler oluşmasa. Her halükârda dinimizi en iyi temsil etmenin, mukaddeslerimizden mahrum olanlara usül hatası yapmadan en güzel şekilde mesajlarımızı verebilmenin hassasiyeti içinde olsak. Dinimizi sadece ibadetlerden ibaret bir din olarak görmeyip onun ahlâk-muâmelat boyutları olduğunu da hatırımızdan çıkarmasak.
Mevlana’nın dediği gibi: “Sen ölümden korkma, kendinden kork; zira ölüm, dosta dost, düşmana düşmandır.” Bir başka gönül dostunun tavsiyesi: “Sen doğduğunda herkes güldü, sen ağladın; öyle bir hayat yaşa ki, sen öldüğünde herkes ağlasın, sen gül.” …………..  Yaşar DEĞİRMENCİ

Âlim Kimdir?

alim

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ANLAMAK İÇİN

Kur’ân-ı Kerîm’in en muteber Türkçe tefsirini yazan büyük âlim Elmalılı Hamdi Efendi merhûmun (V. 1942) tefsîrinin mukaddimesinde Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak isteyenlere tavsiyesi: Doğrusu, Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usûlü ile Arabî yolundan ve muteber tefsîrlerinden anlamaya çalışmaları zarûrîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş,

diyerek hükümler çıkarmaya, meseleleri münâkaşa etmeye kalkışmamalıdır. Bunu, îmânı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insâf da yapmaz.

Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Öyle kimseler görüyoruz ki Kur’ân’ı harekesiz olarak okumak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde onun hükümlerinden, mânâlarından ictihâda kalkışıyorlar.

Öylelerini görüyoruz ki Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin tevilleri karışmıştır diye onları da dikkate almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddiâ ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin tevili değilse câhil mütercimlerin hatâsı, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki Kur’ân tercümesi demekle iktifa etmiyor da “Türkçe Kur’ân” demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur’ân mı olur behey şaşkın? Kur’ân Arabî’dir. Zira âyet-i kerîmede;

“Hakikaten biz onu Arabî bir Kur’ân olarak inzal eyledik…”

(Yûsuf sûresi, âyet 2) buyrulmuştur.

Düşünmeli ki Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir etmek üzere Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) îrad buyurduğu hadîs-i şerîfe bile Kur’ân denemez, denirse küfür olur.

Hâsılı, tercüme, Kur’ân-ı Kerîm’den mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyleri anlatabilirse de hakkıyla anlatamaz. Anlattığı şeylere de Kur’ân denilemez. (Hak Dîni, Kur’an Dili Mukaddimesinden)

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

İmâm Abdurrahmân el-İskâfî’ye (rh.),

“Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan fakat manasını bilmeyen kimseye okuduğunun faydası var mıdır?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “Bir hasta düşünün. Kendisine bir ilaç verilse, fakat onun ilaç olduğunu bilmese ve içse, bu ilacın faydası olur mu olmaz mı?” “Elbette olur” dediler.

“İşte bu da aynı onun gibidir. Hatta hasta olan bir kimseye Kur’ân-ı Kerîm’in faydası ilacın faydasından daha çoktur.”

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/3/21.html

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Kur’an-ı Kerim Hakkında Hikaye : Kur’an Okuyan Âmâ

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

KUR’ÂN-I KERÎM OKUMANIN FAZİLETİ

1hadisPeygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sır kâtibi Huzeyfetü’bnü’l -Yemân (r.a.) rivayet etti:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: Allâhü Teâlâ bir kavme azab göndermeyi takdir eder. Bu esnada o kavmin bir çocuğu Kur’ân-ı Kerîm’den “Elhamdü lillâhi rabbi’l- âlemîn”i okur ve Allâhü Teâlâ bunu işitir. Bundan dolayı Allâhü Teâlâ kırk sene onlardan bu azabı kaldırır.

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/1/31.html

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Kur’an-ı Kerim Hakkında Hikaye : Kur’an Okuyan Âmâ

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye