Archive for Mart 2014

Cehennem’e götüren meleklerin elinden nasıl kurtulunur?

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh” hazretlerinin sağlığında kasabın biri, bir danayı kesmek için satın alır. Dananın ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, dana, ipleri koparıp kaçar. Kasap arkasından yakalamak için koştuysa da yetişemez. Dana, Mevlânâ hazrelerinin babasının mezarı yakınlarına gelir. O esnâda mezarın başında Mevlânâ hazretleri Kur’ân-ı kerîm okumaktadır. Dana, hâl lisânıyla ona;

“Beni bu kasabın elinden kurtar” diye yalvarır. Mevlânâ hazretleri, dananın sırtına elini koyup okşar ve;

“Üzülme, Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir” buyurur.
Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu hâlde soluk soluğa çıkagelir. Mevlânâ hazretleri, gelen kasaptan, dananın âzâd edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını ister. Kasap da Mevlânâ hazretlerinin hatırı için danayı âzâd eder. Kasap gidince Mevlânâ hazretleri, mübârek elini dananın üzerine koyup duâ eder ve o günden sonra bir daha o danayı gören olmaz. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri, talebelerine hitaben;

“Bu dana, kesilip pişirilecek zamâna gelmiş iken, bizim tarafımıza gelmek sûretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu. İşte bunun gibi bir insan da, Allahü Teâlânın evliyâsına cânu gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyâmet gününde Cehennem’e götüren meleklerin elinden kurtulur” buyurur.

Evliyanın Sözünü Dinlemeyenin Tavuğunu Köpekler Yer. tıklayınız….

Reklamlar

Namaz Hakkında Hadis-i Şerif

namaz

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

Untitled 1

             Medyen’de Bir Su Başı

            Yolculuk sırasında hayli bitkin düşen Musa aleyhisselam, Medyen’de bir su başında dinlenmek istedi. Burada  bir takım insanların, koyunlarını sulamak için toplandıklarını gördü. Bunların yanı sıra, koyunlarını kenarda otlatan ve kalabalığın yanına yaklaşmayan, iki kız kardeş gözüne takıldı. Onların  sakındıklarını fark ederek, kalbindeki merhamet hisleri harekete geçti.Yardımcı olmak için:

            “Derdiniz nedir, niçin bekliyorsunuz, koyunlarınızı sulamıyorsunuz?” diye sordu. Kızlar:

            “Biz iki genç kızız, erkeklerin yanına yaklaşamıyoruz. Onlar koyunlarını sulayıp çekildikten sonra, biz de, koyunlarımızı sulama imkanı bulabiliyoruz,” diye sıkılgan ve çekingen bir şekilde cevap verdiler. Hazreti Musa:

            “Peki, iki genç kızsınız da, neden koyun otlatmakla meşgul oluyorsunuz?” dedi. Kızlar:

            “Bizim babamız, ihtiyar bir kimsedir. Onun için biz bu işi yapıyoruz.” Dediler. Bunun üzerine Hz.Musa, kalkıp onların koyunlarını suladı. Bulundukları yerde bekleyen kızlar, onun bu hareketinden memnun kalarak, teşekkür edip evlerine gittiler. Daha sonra biz ağacın altına çekilerek istirahat eden Musa Aleyhisselam:

            “Ey Rabbim! Ben cidden, bana indirdiğin hayırdan dolayı bir fakirim, muhtacım!” diye duada bulundu.

             İhtiyar Babanın Daveti, İffetli Delikanlı ile Kızın Hareketi

            Kız kardeşlerin, o gün eve her zamankinden daha erken döndüklerini gören babaları, bunun sebebini merak ederek sordu. Onlar da, bu genç ve garib misafirin yardımını anlatarak, sebebini açıkladılar. Onun hal ve hareketinden övgüyle bahsettiler. O, daha çok merak ederek, kızlarından birini gönderip Hazreti Musa’ya davet etti.

            Babasının gönderdiği kız, biraz sonra edep ve haya içerisinde, Hazreti Musa’nın yanına geldi. Bu tanımadığı yabancı gençle muhatap olmanın verdiği sıkıntı yüzünden, güçlükle:

            “Babam, sizi, yaptığınız iyilikten dolayı, evimize davet ediyor” diyebildi.

            Bu davet üzerine kalkıp kızın peşinden giden Hazreti Musa, havanın rüzgarlı olması sebebiyle, kendisi öne geçti.

          (Hz.Musa A.S.:

       – Arkamdan gel, ben yoldan sapacak olursam bir çakıl taşı at ki onunla yolu bileyim ve doğru yoldan gideyim, dedi.

           Kaynak : İbn Kesîr’in Tefsiri)

           Böylece edep ve haya timsali genç kızın rüzgarla elbiselerinin yapışması veya açılması gibi ihtimallerden kendine karşı korunmasını sağladı. İffetli ve nezih bir erkeğin bu mevzularda ne kadar hassas olması icabettiğinin en güzel örneğini verdi.

            Kızın babası, yanına davetle gelen bu genç misafirinin kim olduğunu, nereden ve niçin geldiğini, başından geçenleri sorup öğrendikten sonra:

            “Korkma! Kurtuldun o kavimden, zalimlerden!” dedi. Bu ihtiyar zat, Allahü Tealanın Pergamberlerinden Şuayb Aleyhisselamdı.Bu sebeple, kendisinde büyük istidatlar gördüğü bu delikanlı ile, çok iyi anlaşmış gönülden kaynaşmıştı. Kızlardan biri:

            “Babacığım! Onu ücretli tut! Çünkü, O, tuttuğun ecirlerin en hayırlısı, kuvvetli ve güvenilir bir kimsedir!” dedi.

            Hz.Şuayb misafir gencin, güç ve kuvvetini, kızlardan öğrenmiş, kuyudan su çekip koyunları sularken gördükleri bu hali, onlardan dinlenmişti. Fakat güvenilir, dürüst olduğunu, nasıl bildiğini sordu. O kızı da, Hazreti Musa’nın konuşması ve beraber gelişi sırasındaki, edebli ve iffetli hareketlerini anlattı.

 (…Kız, babasına “Şüphesiz, ücretle istihdam ettiğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir kimsedir.” dediğinde, babası:

Bunu sana öğreten nedir? diye sormuş. Kızı da şöyle demiş:

– Çünkü O(Hz.Musa A.S), on erkeğin taşıyabileceği kayayı kaldırdı. Ben onunla beraber gelirken onun önüne geçmiştim de bana:

– Arkamdan gel, ben yoldan sapacak olursam bir çakıl taşı at ki onunla yolu bileyim ve doğru yoldan gideyim, dedi.

Kaynak : İbn Kesîr’in Tefsiri)

 Bundan sonra Şuayb Aleyhisselam, Hz. Musa’ya:

            “Ben iki kızımdan birini, sana nikahlamak istiyorum. Ancak sen de, bu evliliğin mihri olarak, sekiz sene benim yanımda kalır, koyunlarımı güdersin. Eğer bu müddeti on seneye doldurursan, o da senin lütfundandır. Bununla beraber, seni zorlamak istemiyorum. Eğer teklifimi kabul edersen, inşallah beni Salihlerden, iyi kimselerden bulacaksın!…” dedi.

Kaynak : İslam Tarihi 1. cilt. Osmanlı Yayınevi Sayfa 162

Ana Babaya İyilik Hakkında Hikaye ve Hadis-i Şerifler

          Kur’an-ı Kerim’de ana-baba hakkından bahseden bir sure var. En uzun sure, Bakara suresidir. Bu sure’nin Türkçesi  af edersiniz  “inek suresidir.”  Semavi kitapların en faziletlisi  Kur-an’ı Kerim, bunun da en uzun suresi de Bakara suresidir.  Bu surede anlatılan bir hadise var. İsrail oğullarından salih  bir zat annesine bir iyilik yapmış. Bu zattan Allah’ü Teala o kadar memnun olmuş ki; Allah’ü Teala meleklerine:

“Yer yüzünde annesine iyilik yapıp itaat eden  bir zat var  ben ondan çok razıyım” buyurmuş. İsrail oğullarından  olan bir zat yaşlandığını ve ölümünün yakın olduğunu düşünerek kıldığı bir namazın arkasından Allah’ü Tealaya dua etmiş:

“Allahım ben yaşlandım, oğlum çok küçük. Oğluma miras olarak bırakmak istediğim buzağıda küçük. Hem oğlum büyüyünceye kadar hem de buzağı büyüyünceye kadar bu buzağıyı sana emanet ediyorum.”demiş. Allah’ü Teala da:

“Sen bu buzağıyı ormanın tarif edilen yerine bırak, oğlun büyüdüğü zaman dağa gelsin ve düveyi gördüğü zaman “-İbrahim aleyhisselamın ilahının hakkı için.”diye çağırmasını söylemiş. Bunu hanımına da anlatmış ve bu zat belli bir süre sonra vefat etmiş. Aradan hayli bir süre geçince çocuk büyümüş genç delikanlı olmuş. Genç delikanlı da babası gibi  salihlerdenmiş  ve gündüzleri ormana gidip odun topluyor ve getirip satıyormuş. Elde ettiği kazancını üçe taksim ediyor ve üçte birini annesine veriyor, üçte birini evin geçimine harcıyor ve üçte birini de sadaka olarak veriyormuş. Geceleri de üçe bölüyormuş ve üçte birinde uyuyor, üçte birinde teheccüt vaktinde ibadet, zikir ve dua yapıyor ve kalan üçte birinde de annesinin ihtiyaçlarını gideriyormuş.Hiç ihtiyacı olmasa bile başucunda oturarak bekliyormuş.

          Allah’ü Teala Hazretleri gencin annesine bu itaatdan  dolayı çok razı olup meleklerine ve hayvanata sesleniyor ve benim böyle bir kulum var, annesine hizmet ediyor diye iftiharla anlatıyor ve çocuk büyüyünce annesi oğlunu yanına çağırıp durumu anlatıyor ve falan ormana gidip tarif edilen buzağıyı bulup:

“İbrahim Aleyhisselamın ilahının hakkı için buraya gel” diyeceğini ve yanına gelince de başına yuları takıp getirmesini söylüyor. Ormanda bu düveyi nasıl tanıyacağını soran oğluna:

“Tüyleri sapsarı ve çok parlak olacak öyle ki sanki güneş içine girmiş de tüyleri arasından güneş ışınları çıkıyormuş gibi göreceksin” diyor.

          Delikanlı ormana gidiyor ve sanki kendisi için saklanmış, kaybolmamış ve kimse tarafından yakalanmamış düveyi buluyor:

“Ey düve; İbrahim Aleyhisselamın İlahının hakkı için yanıma gel.” Deyince ,düve koşup yanına geliyor. Bu dünya imtihan dünyası , herkes imtihana tabi. En çok Peygamberler imtihan oluyor. Sonra sırasıyla evliyalar ve Allah’ın sevgili kulları.

          Düve; bakalım annesine ne kadar itaatkar görelim diye genci imtihan etmek istiyor.Allah’u Teala düveye konuşma melekesi vererek düve:  “Ey anasına iyilik yapan genç; sen benim sırtıma bin seni ben evine kadar yorulmadan götüreyim” dediğinde genç:

“Ben senin sırtına binemem. Çünkü anam başına yuları tak ve yularından tutup getir.” Dedi. Ben anamın sözünden çıkamam diyor. Düve:

“İmtihanı kazandın ey Salih kişi eğer sırtıma binmeye çalışsaydın beni hiçbir zaman ele geçiremiyecektin.Annene olan bu itaatin sebebiyle şu dağa bile peşimden gel diye emir versen dağ yerinden sökülür peşinden gelirdi, buyur nereye dersen gidelim” diyor. 

          Genç; düveyi yularından tutup annesine getiriyor. Annesi de oğlunun çok yorulduğunu bu düveye bakamayacağını ve satmalarının daha iyi olacağını söylüyor ve 3 dinar’a satmaya karar veriyorlar. Dinar bizim bildiğimiz altın yerine geçen para birimidir. Annesi düveyi Pazar’a götürmesini 3 altın’a satmasını ancak müşteri çıktığında da mutlaka anneme söylemem lazım demesini tembihliyor. Bir müşteri çıkıyor ve 3 altın yerine 6 altın vereceğini ama annesine söylemezse geçerli olduğunu söylüyor. Genç de:

“Değil 6 altın düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” diyor. Annesine gelip durumu anlatınca 6 altın’a satmaya karar veriyorlar. Yine Pazar da müşteri çıkıyor. 6 altın değil 12 altın vereceğini ama şartının anasına sormaması olduğunu söyleyince genç yine aynı şeyi tekrarlıyor. Ve annesine durumu anlatınca; annesi bunda bir iş var. Senin karşına çıkan müşteriler insan kılığına girmiş melek olsa gerek diyor. Sen yarın Pazar da karşına çıkan müşteriye bu düveyi satalım mı satmayalım mı diye sor diyor. Melek de deşifre olduğunu anlıyor ve anlatıyor. Allah’ü Teala’nın övündüğü genç annesine olan sadakatinden para için vazgeçecek mi diye imtihan ettik. Bu düveyi satmayınız. Allah’ü Teala size bir gün müşteri yollayacak o zaman düvenin ağırlığınca altın isteyin diyor. Düveyi kesin , derisini yüzün ve çuval yapıp ağzına kadar silmece altın ile doldurana verin diyor. Genç gelip bunu annesine anlatıyor.

          İşte bu sureye ismini veren bu düvedir. .Annesine olan itaatten öyle memnun olunuyor  ki kıyamet sabahına kadar bunu okusunlar deniyor. Ana ve babaya itaat Allah’ü Teala’nın en çok razı olduğu amel. Bakara suresinin 68., 69. ve 70.ayetlerinde anlatılan kıssa da çok zengin  bir kişi var. Çocuğu yok. Yeğenleri  bu kişinin mirasına konmak için adamı öldürüyorlar. Ve vay amcamızı kim öldürdü diye ortalığı karıştırıyorlar. Şehrin ileri gelenleri Musa aleyhisselam’a gelip İlahına sormasını istiyorlar. Musa aleyhisselam da tur-i sinaya gidip soruyor. Allah’ü Teala da “onlara söyle; bir inek kurban etsinler.” buyuruyor.. Burada dikkat etmemiz gereken bir husus insanlar bir müşkülleri için kurban kessinler; mesajını almamızdır. Ve bu kurbanın bir parça etini ölünün göğsüne sürsünler ölü dirilecek diyor. Dört defa Musa aleyhisselam’ı Tur-i Sina’ya gönderiyorlar. Hep bir şeyler soruyorlar. “Öyle bir düve kurban etmeliler ki sapsarı tüyleri olan, gücü yerinde, genç, tüyleri parlak olmalı.” buyuruyor. Aramaya koyuluyorlar ama hiçbir düve bu tarife uymuyor. En sonunda bu düveden haberdar oluyorlar ve gidip gördüklerinde tüm tarif’e uyduğunu görüyorlar. Biz bu düveyi satın almak istiyoruz diyorlar. 12 altın olmaz, 40 altın olmaz, 50 altın olmaz derken genç kendinse tarif edilen şekilde ağırlığınca altın verirlerse düveyi alabileceklerini söylüyor.  Kilolarca altın getiriyorlar. Düve’nin bir parça etini mezardan çıkardıkları ölünün göğsüne sürünce bütün milletin gözü önünde ölü dirilip ayağa kalkıyor ve kendisini  öldüreni  gösterip tekrar yere uzanıyor. Binlerce insanın gözü önünde olan bu hadiseye, mucizeye rağmen bir kişi bile iman etmiyor. Kalpleri kararmış bu insanları cezalandırırken bir kulunu da anasına itaatinden dolayı ödüllendiriyor. Ana-babaya yapılan iyilik Allah’ın en çok sevdiği  ameldir.

Baştan ne söylemişti : “Değil 6 altın, düvenin ağırlığınca altın versen olmaz. Mutlaka annemin haberi olacak.” Anaya itaatın sonucu ve dünyadaki karşılığı olarak düvenin ağırlığınca altın. Ahiretteki karşılığı Allahü alem.(Allah bilir)

***

Bir Karga Hikayesi.. tıklayınız…

***

ANA BABAYA İYİLİK HAKKINDA HADİSLER

 H.Ş.: Kim ömrü uzun ve rızkı ziyâde olmasını isterse, ana babasına ihsanda bulunsun ve akrabasını yoklasın. (Ramuz 238)

H.Ş.: Size vasiyet ederim: Ana babaya iyilik ömrü uzatır. Canım yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ömründen üç sene kalan bir kul, ana babasına ihsan ederse, üç seneyi Allahü Teâlâ otuz sene yapar. Eğer kötülük ederse, üç seneyi üç güne indirir. Ehline ve akrabâsına iyilik etmek ömrü uzatır, kötülük etmek ömrü kısaltır rızkı daraltır ve Allah’ı gazaplandırır. (Kenzü’l İrfan 431-432)

 H.Ş.: Cennette makamımda iken kulağıma azap görenlerin feryatları gelir. Buna kalbim dayanamaz, Arş’ın altında secdeye varıp onlara şefaat için Rabb’imden izin isterim. Rabb’im “Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır, ana-babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam” buyurur. Makamıma dönerim. Fakat feryatlar devam eder. Yine secde eder şefaat izni isterim. “Yâ Muhammed! Kaldır başını, başka isteğin varsa vereyim, bunlara şefâat dileme! Ana babaları râzı olmadıkça onları cehennemden çıkarmam” buyurur.

Tekrar makamıma dönüp bu hâli unutmaya çalışırım; fakat ardı arkası kesilmeyen feryatlar devam eder. Rabb’ime şöyle yalvarırım: Allah’ım! Cehennemin bekçisine emir buyur, azap görenlerin yerini bana göstersin, hallerini göreyim.” İzn-i ilâhî ile gösterilir. Ateşten çengellere takılmışlar, zebânîler ateşten sopalarla sırt ve ayaklarına vuruyorlar, yılan ve akrepler de saldırıyor. Ziyâde mahzun olurum. Üçüncü defa secdeye varıp kurtulmalarını dilerim. Ana-babalarının rızâsı olmadıkça kurtulmayacakları bildirilir. Ana-babalarının yerlerini sorarım. Bir kısmı cennette zevk u sefâda, bir kısmı Arasat’ta, bir kısmı Cennetü’l Me’vâ’da ve diğer yerlerdeler diye haber verilir.

Kendilerini görmek niyâzında bulunurum. İzin verilir. Yanlarına gidip, evlâtlarına verilen cezâları  ve üzüntümü anlatıp onları affetmelerini istediğimde, dünyada yaptıklarını hatırlayıp biri şöyle der: “Yâ Resûlallah! Onu bırakınız, lâyık olduğu azabı çeksin. Dünyadayken beni döver, söver, incitir, vaziyeti iyi olduğu halde, yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarımı görmezdi. Hanım ve çocuklarına, hanımın akrabalarına her yardımı yapar, ben istersem azarlar, kovardı. Bunların acısı içimdedir. Bırakınız cezâsını çeksin.”

Ben de onlara: “Onlar dünyada olan şeyler. Burası af ve merhamet yeridir. Onları affetmeniz için yanınıza kadar geldim”

Bu esnâda Hitabı-ı İzzet gelir:

“Habîbim Onlara acıma! İzzet ve Celâlim hakkı için ana ve babaları râzı olmadıkça, onları cehennemden çıkarmam.”

Fahr-i Âlem S.A.V. izn-i İlâhî ile ana ve babalarını cehennem kapısına getirip, evlâtların hallerini gösterir. Hepsi ağlaşırlar. Yemin ederek: “Biz bu hallerini bilmiyorduk” derler. Evlâtlarına seslenmeye başlarlar. Ana-babalarının seslerini duyan evlâtlar da feryatlarını artırır; “Anacığım, babacığım! Ateş ciğerlerimizi dağladı, azap bizi mahvetti. Yandık, kurtarın, imdat edin. Dünyada güneşte kalmamıza ve diken batmasına râzı olmazdınız. Bu hâlimize acıyın. Derilerimiz yandı, kemiklerimiz kaynadı, hâlimizi gördünüz. İmdat edin, bizi kurtarın… diye feryat ederler.

Ana-babalar da ağlayarak bana: “Yâ Resûlallah! Onlara imdat et kurtar” derler. Hak Teâlâ ise: “Siz şefâat etmedikçe, onlar kurtulmaz! Zirâ onlara sizin için azap ettim.” Buyurur. Ana-babalar bu defa:

“Ey Rabb’imiz” Onları azabından kurtar” diye yalvarırlar. Hak Teâlâ’dan nidâ gelir: “Siz râzı oldunuz, haklarınızı helâl ettiniz mi?”

Râzı olduklarını bildirirler. Bunun üzerine:

İsteyen evlâtlarını cehennemden çıkarsın. İstemeyenlerin ki kalsın ve hüküm yerini bulsun! buyurulur. Cehennemden çıkanları hayat nehrinde yıkarlar. Vücutları düzelir, cennete giderler” buyurdu.

 H.Ş.: Amellerin Allahü Teâlâ yanında en sevimlisi, vaktinde kılınan namaz sonra ana babaya iyilik sonra da Allah yolunda cihattır. (Ramuz 16/12)

 H.Ş.: Baba ve anasının rızasını kazanan kendisi için dünya ve âhiret iyiliğini bir araya getirmiştir.

H. Ş.: İki günâh var ki, kişi bunların cezâsını dünyada görmeden ölmez; zulüm ve ana babaya eziyet etmek.

H.Ş.: Ana babaya ihsan etmek; nâfile namaz kılmak, Haccetmek, sadaka vermek ve harbe gitmekten efdaldir.

H.Ş.: Kıyâmet günü en şiddetli azap üç sınıf kimseyedir:

1. Ana babasına eziyet edenler,

2. Zina edenler,

3. Allah’a şirk koşanlar.

 

H.Ş.: Üç dua ret olunmaz:

1. Ana babanın evlâda duâsı,

2. Oruçlunun duâsı,

3. Misâfirin duâsı.

 

H.Ş.: Üç şeye bakmak ibâdettir:

1. Ana babanın yüzüne bakmak,

2. Kur’an’a bakmak,

3. Deryaya bakmak.

 

H.Ş.: Bir kimse ana babasının yüzlerine merhamet ve sevgi ile baksa, her bakışında ona bir hac ve umre sevâbı ihsan olunur.

– Günde yüz defa baksa da böyle mi yâ Rasûlallah?” suâline:

-Yüz bin kere baksa da bu ecre nâil olur” buyurdular. 

Ana babaya iyilik, sâlih amellerin önde geleni ve en üstünüdür. (Hz. Ali R.A.)

 

* * *

ÂFİYET NEDİR?

Duada istenecek en mühim şey Allâh’tan günahlarının ve kusurlarının affı ve âfiyettir.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Rabbinden dininde, dünyanda ve âhiretinde af ve afiyet iste. Eğer sana bunlar verilirse kurtulmuşsun demektir.”

“Yâ Rabbi, beni -faydalı- ilimle zenginleştir, hilimle süsle, takvâ ile itibarlı ve şerefli kıl ve âfiyet ile güzelleştir.”

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.), amcası Hz. Abbâs’a Allâhü Teâlâ’dan âfiyet niyâz etmesini çok tavsiye ederdi. Zira kendisine âfiyet ihsân olunan kişi dünyada ve âhirette korktuklarından emîn olur, kalbiyle ümîd etmiş olduğu dünyâ ve âhiret selâmetine kavuşur. Bazı İslâm büyüklerinin âfiyeti şöyle tarişer ettiler:

“Afiyet dinin bid’atten, amelin âfetten (onu bozan şeylerden), nefsin şehvetten selâmette olması, kalbin dâima korku ve ümit arasında bulunmasıdır.”

“Afiyet, Allâhü Teâlâ’nın seni başkasına muhtâç etmemesi, dîninde kuvvetli, bedenini sağlam kılmasıdır.”

“Âfiyet, kalb-i selîm (tertemiz, Allâh’ın sevgisinde hâlis, tamâmen ona teslîm olmuş kalp) sâhibi olmak, Allâhü Teâlâ’ya tevekkül etmektir.”

“Âfiyet dinde istikamettir. Sâlihlerle arkadaşlık etmek, sohbetlerinden faydalanmak, nâfile ibâdetlere muvaffak olmaktır. “Âfiyet kalbin Allâhü Teâlâ’nın zikrinde karar kılması ve bir an ondan gâfil olmamasıdır.”

“Âfiyet kulun son nefesini kelime-i şehâdetle vermesi, evliya zümresinde haşrolması, sonra cehennem üzerindeki sırat köprüsünü selametle geçmesi, sonra cennete girmesidir. İşte âfiyet budur.”

“Âfiyet on şeydir ki beşi dünyada beşi de âhirettedir. Dünyadakiler: Faydalı ilim, sâlih amel, amellerde ihlâs, nimetlere şükür ve Cenâb-ı Hakk’ın kazasına razı olmaktır.

http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/2/26.html

Abdullah bin Mübârek Hz. ve Çoban Çocuk

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyü­dükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?” dedi. Sonra kendi kendine; “Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim.” deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?” dedi.

Allahü teâlâ’yı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O’nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim.

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benze­mezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Ab­dullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O’nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O’nu hatırlatanları dile getirmeği, O’ndan bahset miyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O’na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerin­dir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet’e kavuşamazsın, dedi.

PEYGAMBERİMİZİN(S.A.V.) TEVAZUU

              Resulullah(s.a.v.) bir yolculukta idi. Ashabına bir koyunu kesip temizlemelerini emretti. Birisi:

–          Ya Rasulullah! Boğazlamayı ben yaparım, dedi.  Bir başkası:

–          Ya Rasulullah! Yüzmeyi ben yaparım, dedi. Bir başkası da:

–          Ya Rasulullah! Pişirmeyi de ben yaparım, dedi.

Peygamber Efendimiz(s.a.v.):

–          Odun toplamayı da ben yaparım, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

–          Ya Rasulullah! İşi yapmak için biz yeterliyiz, dediler. Fahr-i Kainat Efendimiz(s.a.v.):

–          Sizin yeterli olduğunuzu ben de biliyorum, fakat kendimi sizin üstünüzde tutmak bana hoş gelmez. Çünkü Allah Sübhanehü ve Teala Hazretleri kulunun arkadaşları arasında kendisini üstün tutmasını kerir(çirkin) görür, buyurdu.

Kaynak : Fazilet Takvimi 24 Şubat 2010