Archive for Aralık 2013

ALTIN VE GÜMÜŞ NEDEN DEĞERLİDİR?

altinvegumusAllahü Teala(c.c),  Hz. Adem’i Cennet’ten yere indirdiği zaman Cennette Hz.Adem’le komşu olan her şey üzüldü. Altın ve gümüş hariç. Allahü Teala(c.c.) sordu.

“Her şey üzüldü siz neden üzülmediniz?” Dediler ki:

“Senin için severdik, sana isyan ettiğinden, ona üzülmedik.” Allahü Teala (c.c.):

“Kasem ederim, sizleri aziz edeceğim ki, onun oğulları ancak sizinle bir şeyi alabilecekler”

***

Allah-u Zülcelal Hazretleri altın ve gümüşün bu hal ve davranışlarından dolayı bu madenlere kıymet verir ki, o günden bu güne medeniyetler değişse bile altın ve gümüş değerini hiçbir daim kaybetmez. Bu yüzdendir ki o gün bu gün bu madenler insanların yanında hep şeref makamındadır. Dünyanın kuruluşundan bu yana altın ve gümüş yeryüzünde Ademoğulları arasında hep değerlidir. Rabbim madenlere bu kıymeti verince kimse müdahale edemez.

Yüce ecdadımız Osmanlı İmparatorluğunu 722 sene boyunca gümüş ve altınla dünyayı yönetmişlerdir. Tabii ki ondan öncesi de vardır. Günümüzde kağıt para çıkınca devletlerin kasalarındaki berekette ortadan kalkmıştır. Ne zaman Mevla’mızın değer verdiği kıymetli madenleri bırakıp, insanoğlunun matbaada kendi basmış olduğu kağıt parayı piyasaya sürdüğünden bu yana üç kuruşa metelik atar olduk. Günümüz dünya devletleri senin, benim param değerli yarışına girdiler.  Medeniyetler yüce Mevla’nın kıymetli madenlerini bırakınca kasalarında bereket dahi kalmadı.

……

Birazda insanların kendi aralarındaki değerden bahsedelim;

İnsanlarda kendi aralarında madenler gibidir. Madenler kendi aralarında nasıl değerli ise insanlarda kendi aralarında o kadar değerli ve çeşitlidir. Bu kıymet itibariyle;

Altın gibi,

Gümüş gibi,

Bakır gibi,

Demir gibi,

Teneke değerinde gibi olan insanlar vardır.

 

Velhasılı kelam altın yerin altında paslanmaz. Allahın veli kulları, kısaca sevip değer verdiği, seçtiği kulları vefatlarından sonra da naciz bedenleri yerin altında dahi altın ve gümüş gibi çürümezler. Önemli olan kıymet verilenlerden olmaktır. Unutmamak lazım ki dünya fani ahiret bakidir. Dünya için değil, ahiret için çalışmaktır.  Edebi hayatı isteyenler için tek düstur budur. Dünyayı nefsimiz için değil ahiret için kullanırsak kardayız. Dünya üzerinde ilahi bir yazı oldugunu unutmamak lazım. “Seni isteyenleri kendine hadim (hizmetçi) et, beni isteyenleri de sen onlara hadim ol” der yüce Mevla’m.

Yeri gelmişken söyleyelim; Kainatta insanların en şereflisi de Resülü Kibriya Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) dir. Zira “Ey Habibim seni yaratmasaydım kâinatı yaratmazdım” diye övüp, nazar ettiği, muhabbet beslediği o güzel insandır. Şeref makamının en yücesindedir ki Allahın katında bu makam hiçbir kimseye verilmemiştir. Bu şerefi de bizlere tayin eden Rahmeti sonsuz yüce Mevla’ya Hamdolsun.

Sanma ki taleb-i devlet ü cah etmeğe geldik

Biz âleme bir yar için ah etmeğe geldik

 der Yenişehirli Avni. Yani “Dünyaya gelişimiz ne makam, ne altın, ne gümüş peşinde koşmak içindir. Biz bu dünyaya bir sevgiliyi beklemeye geldik…!

O ah edilecek sevgilide Resulü Zişan Efendimizdir ki, Muhabbetle bizleri de ah edip, bu dünyada o sevgiliyi bekleyip sonunda ona kavuşmayı nasip eylesin,Yüce Mevla’m. Zira sevgililerin en sevgilisi ve kutsalıdır Aleyhisselatü Vessalam efendimiz.

“Şeref Allahın katındandır” ki, bizleri de şerefleneceğimiz beldelerde şehirlerde, o güzel dosta kavuşmayı nasip eylesin.

Kaynak : http://www.cubukhaber.com/altin-ve-gumus-neden-degerli-1196yy.htm

 

 

Reklamlar

BİLİYOR MUYDUNUZ? “Balık kavağa çıkınca…”

Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehriymiş.

Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış.

Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise, Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış.

Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerine de balıkçılar,

-Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz derlermiş.

Dilin afeti

bos resim

KEL, ALATENLİ VE ÂMÂ’NIN KISSASI

 

4963 – Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Benî İsrail’den üç kişi vardı: Biri alatenli, biri kel, biri de âmâ. Allah bunları imtihan etmek istedi. Bu maksadla onlara (insan suretinde) bir melek gönderdi.

Melek önce alatenliye geldi. Ve: “En çok neyi seversin?” dedi. Adam:

“Güzel bir renk, güzel bir cild, insanları benden tiksindiren halin gitmesini!” dedi. Melek onu meshetti. Derken çirkinliği gitti, güzel bir renk, güzel bir cild sahibi oldu. Melek ona tekrar sordu:

“Hangi mala kavuşmayı seversin?”

“Deveye!” dedi, adam. Anında ona on aylık hamile bir deve verildi.

Melek:

“Allah bunları sana mübarek kılsın!” deyip (kayboldu) ve Kel’in yanına geldi.

“En ziyade istediğin şey nedir?” dedi. Adam:

“Güzel bir saç ve halkı ikrah ettiren şu halin benden gitmesi!” dedi. Melek,keli elleriyle meshetti, adamın keli gitti. Kendisine güzel bir saç verildi. Melek tekrar:

“En çok hangi malı seversin?” diye sordu. Adam:

“Sığırı!” dedi. Hemen kendisine hâmile biir inek verildi. Melek:

“Allah bu sığırı sana mübarek kılsın!” diye dua etti ve âmânın yanına gitti. Ona da: “En çok neyi seversin?” diye sordu. Adam:

“Allah7ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi!” dedi. Melek onu meshetti ve Allah da gözlerini anında iade etti. Melek ona da:

“En çok hangi malı seversin?” diye sordu. Adam:

“Koyun!” dedi. Derhal doğurgan bir koyun verildi.

Derken sığır ve deve yavruladılar, koyun da kuzuladı. Çok geçmeden birinin bir vâdi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu.

Sonra melek, alatenliye, onun eski hali ve heyetine bürünmüş olarak geldi ve:

“Ben fakir bir kimseyim, yola devam imkanlarım kesildi. Şu anda Allah ve senden başka yardım edecek kimse yok! Sana şu güzel rengi, şu güzel cildi ve malı veren Allah aşkına bana bir deve vermeni talep ediyorum! Tâ ki onunla yoluma devam edebileyim!” dedi. Adam:

“(Olmaz öyle şey, onda nicelerinin) hakları var!” dedi ve yardım talebini reddetti. Melek de:

“Sanki seni tanıyor gibiyim!Sen ala tenli, herkesin ikrah ettiği, fakir birisi değil miydin? Allah sana (sıhhat ve mal) verdi” dedi. Ama adam:

“(Çok konuştun!) Ben bu malı büyüklerimden tevârüs ettim!” diyerek onu tersledi. Melek de:

“Eğer yalancı isen Allah seni eski hâline çevirsin!” dedi ve onu bırakarak kel’in yanına geldi. Buna da onun eski halinde kel birisi olarak göründü. Ona da öbürüne söylediklerini söyleyerek yardım talep etti. Bu da önceki gibi talebi reddetti. Melek buna da:

“Eğer yalancıysan Allah seni eski hâlinne çevirsin!” deyip, âmâ’ya uğradı. Buna da onun eski hali heyeti üzere (yani bir âmâ olarak) göründü. Buna da:

“Ben fakir bir adamım, yolcuyum, yola devam etme imkânım kalmadı. Bugün, evvel Allah sonra senden başka bana yardım edecek yok! Sana gözünü iade eden Allah aşkına senden bir koyun istiyorum; ta ki yolculuğuma devam edebileyim!” dedi. Ama cevaben:

“Ben de âmâ idim. Allah gözümü iade etti, fakirdim (mal verip) zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak! Vallahi, bugün Allah adına her ne alırsan, sana zorluk çıkarmayacağım!” dedi. Melek de:

“Malın hep senin olsun! Sizler imtihan olundunuz. Senden memnun kalındı ama diğer iki arkadaşına gadap edildi” (ve gözden kayboldu).”

Buhari, Enmiya 50, Müslim Zühd 10, (2964).

YEMEK ADABINDAN BAZILARI

Yemekte dört şey farzdır:

1-  Helal olandan yemek,

2-   Yediği şeylerin Allâhü Teâlâ’nın ikramı olduğunu bilmek,

3-   Allâhü Teâlâ’nın verdiği rızka razı olmak,

4-   Bu rızıktan elde ettiği kuvveti Allâhü Teâlâ’ya isyanda kullanmamak.

Yemekte dört şey sünnettir:

1-  Başlarken besmele çekmek,

2-   Sonunda Allâhü Teâlâ’ya hamd etmek,

3-   Yemekten önce ve sonrasında elleri yıkamak,

4-   Otururken sağ ayağını dikip sol ayağının üzerine oturmak.

Yemekte dört şey adabtandır:

1-   Önünden yemek,

2-   Lokmaları küçük almak,

3-   Lokmayı iyice çiğnemek,

4-   Başkasının lokmasına bakmamak.

Yemekte iki şey şifadır:

1-   Sofraya dökülen kırıntıları yemek,

2-   Tabağını bitirmek (sünnetlemek).

Yemekte iki şey mekruhtur:

1-  Yemeği koklamak,

2-   Yemeğe üşemek.(Üşemek:yer ve benzeri şeyleri aramak üzere eşmek)

Yemeği sıcak yememek, soğumasını beklemek lazımdır. Sıcak yemek lezzetlidir. Fakat bereket soğuk yemektedir. Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalıdır. Yemeğe azıcık tuz ile başlamalı ve tuz ile bitirmelidir. Meyveleri, çekirdek ve kabuklarıyla bir tabağa koymamalı.

Yemekten sonra yemeğin kırıntılarını toplamak ve sofradan kalktıktan sonra dişlerini temizlemek müstehaptır.

Allâhü Teâlâ’nın rızasına kavuşmak isteyen akıllı kimsenin, azığını gıdasını helalden temin etmesi ve nimetleri veren Allâhü Teâlâ’ya çok şükretmesi lazımdır.

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/2/23.html

***

elma

“…Baban o elmayı ısırmasaydı…” tıklayınız…

BİLİYOR MUYDUNUZ? “Ne Olursan Ol Yine Gel”

BİLİYOR MUYDUNUZ? “Ne Olursan Ol Yine Gel” Sözü Hz. Mevlânâ’ya Ait Değildir Yine gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel! İster kâfir, ister Mecusî, ister putperest ol yine gel! diye devam eden şiir Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin hiçbir eserinde geçmemektedir.

Şiir ilk olarak İran coğrafyasında yetişmiş iki âlimin eserinde yer almıştır.

Bunlardan biri Ebû Saîd Ebu’l-Hayr’ın (Ö. 1049) Divân-ı Eş’ar’ındaki rubâîleri arasında geçer. Öbürü Baba Efdal-i Kâşî’ye (Efdalüddîn-i Kâşânî, Ö. 1268) atfedilir. Bu Farsça rubâîyi Harabat’ına alan Ziya Paşa da dörtlüğün yanına Baba Efdal-i Kâşî ismini yazmıştır. Bu kadar eski mazisi olan bir şiirin nasıl ve ne maksatla Mevlânâ’ya atfedildiği, hangi çıkarlara alet edildiği de başlı başına bir araştırma mevzuudur.

Ancak şu kadarı bilinmelidir ki, burada “ne olursan ol yine gel” sözünden “İman etmeyenlerin kendi inancını bırakarak iman edip İslam dairesine girmeleri…” anlaşılmalıdır.

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2014/2/22.html

Vali, Kızını Neden Hizmetçisine Verdi.

Merv şehrinde ismi Nûh b. Meryem olan bir adam vardı. Bu adam Merv şehrinin valisi ve hâkimi idi. Geçim düzeyi yüksekti. Kendisinin oldukça güzel ve yetişkin bir kızı vardı. Onu, kendi beldesi dahil olmak üzere civar bölgelerden büyük insanlar, reisler ve nice servet sahipleri istemişlerdi; fakat hiçbirisine evet diyememiş, kızını kiminle evlendireceğine karar verememişti. Kendi kendine: “Şayet kızımı filan kişiye versem filan kişi kızacak, filana versem filan darılacak” diye düşünüyordu.

Bu valinin Mübarek isminde Hintli, takva sahibi bir hizmetçisi vardı. Bir gün hizmetçisine

– Benim filan yerde bir üzüm bağım var; senin oraya gidip bağı korumanı istiyorum, dedi. Hizmetçi üzüm bağına giderek yaklaşık bir ay durdu. Efendisi bazı günler gelir ve üzümlerin nasıl olduğuna bakardı. Bir gelişinde ona:

– Ey Mübarek, bana bir üzüm salkımı ver, dedi. Mübarek ona kopardığı bir üzüm salkımı uzattı; efendisi üzümü çok ekşi buldu. Ondan başka bir salkım koparmasını istedi; fakat o da ekşiydi. Bu sefer efendisi:

– Neden bu kadar üzüm bağının içerisinden bana doğru dürüst, tatlı bir üzüm veremiyorsun? diye sordu. Mübarek:

– Çünkü ben hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorum! diye cevap verdi. Efendisi:

– Hayret! Tam bir aydır buradasın da hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorsun musun?! dedi. Mübarek:

Efendim, tadına bakmadığım için tatlı mı, yoksa ekşi mi olduğunu bilemiyorum! dedi. Efendisi:

– Peki neden hiç yemedin? diye sorduğunda; Mübarek:

– Çünkü siz, sadece bana üzüm bağını korumamı emrettiniz, yememi değil! Size ihanet edemezdim! dedi. Bunları duyan adam çok şaşırdı ve:

– Allah (c.c), sendeki emaneti korusun! diye dua etti. Vali, hizmetçisinin çok akıllı birisi olduğunu anladı; ona:

– Ey genç! Sen benim çok hoşuma gittin; sana emrettiğimi yerine getirmen gerekir! dedi. Hizmetçi:

– Önce Allah’a (c.c) sonra size itaatim sonsuzdur! diye karşılık verir. Vali:

– İyi dinle! Benim güzel bir kızım var. Onu isteyenler çok oldu; fakat ben hangisiyle evlendireceğimi bilemiyorum. Bana bir yol göster, dedi. Genç hizmetçi şöyle dedi:

– Cahiliyye zamanında kafirler evlenme şartları arasında asalet, nesep/soy, ev ve para ararlardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar güzellik ve zarafeti tercih ederlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) devrinde ise din ve takva üstünlüğü aranırdı. Zamanımızda ise insanların tercihi mal ve mülk olmuştur. İşte bu dört şıktan dilediğini seç! Vali:

– Ben din, takva ve emanet sahibi olanı tercih ettim; seni kızımla evlendirmek istiyorum; çünkü sende istikamet, diyanet ve emniyet gördüm. Senin iffeti ve emaneti korumaya ne kadar sahip çıkabileceğini imtihan ettim, dedi. Hizmetçi:

– Efendim, ben basit bir Hintli köleyim; siz beni paranızla satın aldınız! Nasıl olur da beni kızınızla evlendi-rebilirsiniz? Hem kızınız benimle evlenmeye razı olur mu? diye sordu; Kadı:

– Kalk o zaman eve gidelim, bakalım sonuç ne olur? dedi. Eve varınca hanımına:

– Hanım, beni iyi dinle! Bu genç hizmetçimiz dindar ve takva sahibi birisidir. Ben onun hâlini ve istikametini çok beğendim. Onu kızımızla evlendirmek istiyorum, bu konuda sen ne dersin? diye sordu. Hanımı:

– Söz sizindir; fakat, ben kızımızın yanına gidip bu konuda bilgi vereyim, daha sonra sana cevabını getiririm, dedi. Kadın kızının yanına varıp babasının teklifini anlattı. Kız:

– Annecim, siz bana ne emrettiyseniz ben onu yaptım; sizin sözünüzden çıkmamaya gayret ettim. Bu konuda da size karşı gelmem; bilakis hoş karşılarım, dedi. Kızının böyle söylemesinden sonra adam onları evlendirdi; kendilerine çokça mal verdi. Mübarek’in bir çocuğu oldu, adını Abdullah koydu.

İşte bu çocuk, İslam aleminde Abdullah b. Mübarek namiyle bilinen meşhur âlim; ilim, zühd ve takva sahibi, büyük hadis ravisidir. Dünya devam ettikçe insanlar ondan ilim ve hadis nakledeceklerdir.

Evet, ey kardeşim! Evleneceğin zaman mal ve şöhret sahibi olanı değil; din ve takva sahibi olanı tercih et. Çünkü mal vebalden başka bir şey getirmez; dikkat et, kadın seni bu vebale düşürmesin! Evlenmeyi şehvetini tatmin etmek için de yapma! Kadında din ve istikamet ara ki, Allah (c.c) korkusuyla sana itaat etsin. Ayrıca böyle bir kadın senin için cehennem ateşine karşı bir siper olur.