Archive for Kasım 2013

Eskiden kadınlar neden geriden giderdi?

images Anadoluda baba -oğul arası neden soğuktur? Kadınlar Neden geriden yürür? Kur’an’da evladıyla diyalogu anlatılan bütün peygamberler :
    -Ya büneyye” “Oğulcuğum, yavrucuğum, canım oğlum!” ifadesiyle söze başlıyor.
    -Ya büneyye= yavrucuğum!” ifadesi, Anadolu’da adeta unutulmuş.
     

    Anadolu’da yaygın olan, babaların evlatlarına soğuk davranmasının sebebini merak ederdim hep.
    Hem yüce kitabımızdaki uslup, hem Peygamber Efendimiz (aleyhisselamın) çocuklarla kurduğu “Sevgi ve ilgi” anlayışlı dil, kaybolmuş ve yerine :
    Çocuklarına hiç yüz vermeyen, onlara sevgilerini göstermeyen bir dil hakim olmuştur.
    En klasik savunma da,
    -Biz de babamızdan böyle gördük!” savunmasıydı.
    Evet, doğru söylüyorlar. Onlar da babalarından öyle gördüler.. Ama niçin?
    Bu tavrı, (yazık ki) Osmanlı döneminden kalma bir alışkanlık, bir gelenek olarak devam eden bir davranış biçimi olduğunu sananlar da var.
    -Kendi babasının yanında, evladını sevmeyi ayıp sayma” geleneğimizden bahsediyorum.
    Kendi oğluna,
    -Oğlum, Evladım!” demeyen babaların tavrından bahsediyorum.
    Hanımlarını, birkaç metre geriden yürütmeyi, HAYAT biçimi haline getirme geleneğimizden bahsediyorum.
    Babaların evlatlarına mesafeli davranma sebebini öğrenince:
    -Bu nasıl bir zarafet, bu nasıl bir gaflet!” dedim içimden.
    “Gerçeği yanlış kavrama cehaleti yüzünden, nasıl da psikolojik şiddete dönüşen yaralar açmış toplumda!” diye düşündüm.
    Hadisenin sebeplerini anlatabilmek için, önce yüz yıllık tarihimizi bir hatırlatmak gerektiğini bile unutmuşuz.. Dünkü tarihimize bile, bir göz atmamışız..
    Savaşlar dönemini çabucak unuttuk.
    1911 yılında başlayan Balkan savaşlarıyla beraber, Anadolu insanı hep savaşlara koşmak zorunda kaldı.
    On yıl civarında süren bu savaşlar yüzünden Anadolu köylerinde neredeyse erkek kalmadı.
    Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi yüz binlerce erkeğin, gidip bir daha dönemediği bu safha bitince, Anadolu’da dul kadınlar ve
    yetim çocuklar kaldı.
    10-11 yaşındaki erkeklerin, 17-18 yaşındaki kızlarla evlendirilmek zorunda kaldığı dönemlerden bahsediyorum.
    Herhangi bir sebepten dolayı savaşa gidemeyen veya savaş sonrası savaş
    gazisi olarak köyüne dönebilen az sayıda erkek dışında, köy-kasaba halkının çok büyük bir kısmı, dul kadın veya yetim çocuklardan oluşuyordu.
    Böylesi bir manzara!..
    İşte böylesi bir ortamda yaşayan babalar, evlatları yanlarına gelince, diğer yetim çocukların içi acımasın diye, kendi evlatlarını yanlarında uzaklaştırırmış.
    Baba hasretiyle yanan yetim çocuklar, babalarını hatırlayıp üzülmesinler diye, başkalarının yanında kendi evlatlarını sevmeye utanırmış babalar.
    Böylesi ince, böylesi zarif bir düşünceyle, babalar evlatlarına mesafe koymuş.
    Hanımlarıyla sokakta gezmek zorunda kaldıklarında:
    -Kocasını kaybetmiş dul kadınlar bizi yan yana, el-ele görür seler yaraları deşilir” düşüncesiyle, yan yana yürümemeye çalışırmışlar.
    Anadolu’da erkeklerin, hanımlarını birkaç adım geriden yürütme gelenekleri, böylesine bir zarif düşünceyle oluşmuş.
    Harp meydanlarında biricik sermayesi olan canını bile seve seve feda ecdadı, hatırlamadan cehaletin tahrib ettiği o üstün ahlak umdelerini kavramak mümkün değildir.
    Başka yetim çocukların içi acımasın diye ortaya konan tavır, (zamanla) cehalet yüzünden, öz evladını, yetim psikolojisi ile ilgisiz ve sevgisiz büyütme tavrına dönüştürülmüş bu gün…
    Dul kadınların, savaştan dönmeyen kocalarını hatırlayıp yaraları acımasın diye gösterilen nezaket, kendi hanımını dışlayan bir tavra dönüşmüş cehalet yüzünden.
    Eyy Cehalet!
    Sen nasıl bir belasın ki, böylesi bir zarafeti, babalarımızın bu üstün fazilet anlayışını, şiddete dönüştürüyorsun..

 S.Çamlıca

incemeseleler.com

http://www.saitcamlica.com/cehalet-zarafeti-siddete-donusturuyor/

***

BÜYÜK VEZİRİN İNCELİĞİ

***

***

HERKES KENDİSİNE YAKIŞANI YAPARSA…

Reklamlar

Dalgalarla boğuşmak

gemi1

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz.

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz..

HİZMETİN KARŞILIĞI

Bayezid-i Bestamî Hazretlerinin bulunduğu bir ziyafette yemekten sonra herkesin önüne leğen ve ibrik getirildi. Fakat Bayezid-i Bestamî Hazretleri (k.s.) bir ihtiyara ibrik ve leğen getirilmediğini görünce derhal bir leğen ve ibrik getirip ihtiyarın ellerine su döker. Bir taraftan da, “Efendi! Sen gençliğinde kimseye, hususiyle ihtiyarlara hizmet etmemişmiydin ki şimdi sana da kimse hizmet etmiyor!” deyince ihtiyar:

“Bilakis, pek çok hizmet ettim: İşte bu hizmetlerimin karşılığıdır ki, sizin gibi yüce bir zat ellerime su döküyor!…” der.

Konuşan Eşek

Akıl ve zekâdan nasibini alamamış bir adam, dünyada başka işi kalmamış gibi, eşeğine konuşma öğretmeye çalışıyordu. Bunun için senelerce uğraştı, ne çabalar sarfetti, eşek gibi inat etti ama başaramadı. Akıllı bir zat onunla karşılaştığında hâlâ aynı şeyle uğraştığını öğrenince şöyle dedi: “Bu işten vazgeç, insanların seni ayıplamasından kurtul. Hayvanlar senden konuşmayı öğrenemezler. Sen çalış da, bari onlardan sükûtu öğren.” (Sadi ŞİRAZÎ)

“KABUL OLUNAN DUANIN MEYVESİ!”

Remzi ihtiyar bir adamdı.

Fakat o çok mutlu ve huzurlu bir ihtiyardı.
Bu mutlu ihtiyar mutluluğunu ve huzurunu her zaman her yerde dile getiriyordu ve Allah’a sonsuz şükürler ediyordu.

Bir oğlu vardı.

Ve tüm olumsuzluklara rağmen onu en iyi bir şekilde yetiştirmeye Kuran ve sünnetle eğitmeye çalışmıştı.

Kendisi yetim büyümüş, bir çok yavrusunuda küçük yasta kaybetmesine rağmen bu ihtiyarin gözlerinden fışkıran mutluluk ve huzuruna millet akıl sır erdiremiyordu.
Onun için ona sormadan edemiyorlardı.

– Siz neden bu kadar mutlu ve huzurlusunuz?
O bu soruya söyle cevap verirdi:
– Ey dostlarım! Ben mutlu olmayayım da kim olsun?
Allah’u Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun,benim acizane yaptığım duamı kabul buyurmuştur!
Soruyu soranlar bu cevapla daha da şaşırır soru yağmurlarına devam ederlerdi:
– Siz nasıl bir dua ettiniz? Hangi duanız kabul edildi?

O dudaklarında gülümseme yüzünde huzur baslardı konuşmaya:
– Sizde biliyorsunuz ki ben yetim büyüdüm!
Büyük zorluk ve meşakkatlerle büyüdüm!

Evlenme girdiğimde Allah’u Teâlâ bana güzel bir Müslüman olan eşimi nasip etti!
Ve bizlere evlatlar bağışladı fakat onlar fazla yaşamıyor ve bu dünyadan ayrılıyorlardı.
O esnada sözünü kesip:

– Sen hiç üzülmüyor muydun? Diye soruyorlardı.
– Yooo! Hic üzülmüyordum!
– Nasıl?
– Dostlarım! İşte sizin ilk sorunuzun cevabının sırrı burada!

Ben Allah ve peygamberini bilmeyen, anne ve babasını saymayan çok çocuk gördüm.
Onlar büyüklerine saygı küçüklerine sevgi göstermiyor, helal, haram nedir bilmiyorlardı.
Ben çocukları seviyorum ama Allah’ımı daha çok seviyorum!

Onun için çocuklarımın Allah’ı tanımayan, dinini bilmeyen çocuklar gibi olmaları olasılığı aklıma geldikçe tir tir titrer ellerimi kaldırır kalbimin derinliklerinden yüce RABB’ime dua ederdim:
– Allah’ım!Sen çocukları ne kadar sevdiğimi biliyorsun fakat Sen, seni ne kadar sevdiğimi de biliyorsun!

Allah’ım! Bana Seni bilen ve sayan helal evlad nasib et!
Rabb’im tek olsun ama helal olsun yoksa bana Seni saymayan evlat verme Allah’ım!
İşte buydu benim duam!
Onun için çocuklarım vefat ettiklerinde üzülmüyordum, çünkü ben Allah’tan ne istediğimi biliyordum!

Dinleyenler bu cevaba şaşırırlarken aynı anda Remzi’nin ALLAH’ın dinini yasamaya çalışan saygı değer oğlu gözlerinin önüne gelirdi. Gerçekten Salih ismi gibi – Allah’ını seven,büyüklerini sayan bunun için tanıdıklarının saygısını sevgisini kazanmış – Salih bir çocuktu.

Bunun için herkes ona:
“Kabul olan duanın meyvesi!” derdi.

AKLIN SÜSÜ…

gunesmanzara