Archive for Ağustos 2013

Efendimiz S.A.V. Hazretleri, Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin İçin Neden Dua Etmedi?

 Şeyh Üftâde (k.s.) hazretleri buyurdular:

Hazret-i Hasan (r.a.) zehir ile şehid edildi. Hazret-i Hüseyin (r.a.)’da kesilerek şehid edildi.

Bunun sebebi ikisinin (hazret-i Hasan ve Hüseyin r.a.)ın kemâle ermeleri için şehâdet tayin edilmesidir. Halbuki Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Allâhü Teâlâ’dan ikisine şefaat etmeye kadir idi. Eğer Efendimiz s.a.v. hazretleri isteydi, ikisinin bu şekilde öldürülmemeleri için. Allâhü Teâlâ hazretleri katında şefaati olur­du). Lakin Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ikisinin kurtuluşunu ve onlar için tercih olanın ve mertebelerinin kemâle ermesinin bu şehâdetlerinde olduğunu gördü.

Hatta, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, temiz hanımlarından bi­rine iki şişe verdi. Ve buyurdular:

“Bunlardan biri sarardığı zaman, Hasan zehirle şehîd edi­lecektir.

Diğerinde olanlar tam kızardığı (kıpkırmızı) olduğu zaman ise Hüseyin kesilerek şehid edilecektir!”

Gerçekten de böyle oldu.

***

Hikaye (Ehl-i Beyte Saygı)

 Denildi:

Zeyd bin Sabit r.a hazretleri, bineğine bindi. İbni Abbâs (r.a.) hazretleri onun bineğinin yularından tutmak için kendisine yaklaştı. Zeyd bin Sabit (r.a.) hazretleri:

“Hayır! (Öyle yapma) Ey Resûlallah (s.a.v.) hazretlerinin amcasının oğlu!” dedi. Îbni Abbâs (r.a.) hazretleri;

“Biz büyük ve yaşlılarımıza bu şekilde hürmet etmekle emir olunduk!” dedi. Zeyd bin Sabit (r.a.) hazretleri, İbni Abbâs (r.a.) hazretlerine;

“Bana elini göster!” dedi. İbni Abbâs (r.a.) hazretleri, elini uzatınca; Zeyd bin Sabit (r.a.) hazretleri de onun elinden öptü ve;

“Biz de, Resûlüilah (s.a.v.) hazretlerinin ehli beytine karşı bu şekilde hürmet etmekle emir olunduk!” dedi.

Ruhu’l Beyan Tefsiri

Reklamlar

Kadere İman

Denilir ki:

“Kader hak olduğu zaman, kızmak ahmaklık olur.”

 Sa’d bin Vakkas’ın Duası

 Gözleri görmez olduktan sonra Sa’d bin Vakkas (r.a.) hazret­leri, Mekkeye geldiğinde; ona denildi ki;

“Sen duaları makbul bir zatsın! Gözlerinin açılması (ve sana geri verilmesini) neden istemiyorsun (dua etmiyorsun)?” Buyurdular ki:

“Allâhü Teâlâ hazretlerinin kaza ve kaderi benim için; gözle­rimden daha sevimlidir!”

Kaynak : Ruhu’l Beyan Tefsiri

Adalet mi Eşitlik mi? Miras Taksimi: İlm-i Feraiz

feraizzzzz-610x250 

 
Uzun bir yolculuk. Ruhun yaratılmasından başlayıp sonsuza giden ebedi hayat bir an bile kesintiye uğramadan devam ediyor. İnsan, o ilk andan başlayarak adım adım yaşıyor ebedi hayatını. Doğuyor, hesap veriyor, mükâfat ya da ceza görüyor. Bunların merkezinde ise imtihan yeri olan dünya hayatı var. İnsanın ölene kadar yaptıklarıyla imtihanı devam ediyor. Öldükten sonra bıraktıklarıyla ise yakınları imtihan oluyorlar. Ölen ölüyor; lakin ölenin ardından kalanlar için iş yeni başlıyor.

Oyle yoğunlaşma var ki dünya hayatına, bırakın ölümü düşünmeyi, bazen öyle oluyor ki akraba, eş dost, tanıdık hiç kimse ölmeyecek, bu hayat böyle devam edecek gibi geliyor. Ama durum hiç de öyle değil. Genç-ihtiyar, kadın-erkek, tanıdık-tanımadık, muhakkak her gün insanlar ölüyor. Geride kalanlar gidenlerin neyi varsa topluyor ve bir paylaşım yapıyorlar. Bu mal paylaşımı sırasında haksızlığa uğradığını söyleyenler oluyor. Haklılık ve haksızlık noktasında değerlendirme neye göre olacak? Hangi tarafın haklı olduğuna kim karar verecek? Hazreti Allah’ın hak tayin ettiği bir davada taraflar yeniden dava açma hakkına sahip mi? Ya da eşitlik haklılık için genel bir kıstas mıdır?

Bu sorular insanın, malın ve ölümün yaygın olduğu günümüzde daha çok sorulur oldu. Çünkü hakkını alamayanlarla, eşitliğin bozulduğunu düşünenlerin sayısı Roma Cermen usulu miras taksimi ile İslami usul miras taksimi noktasında giderek artıyor. Feraiz alanında çalışmalarıyla bilinen Nurettin Yerlikaya adalet ve eşitlik açısından meseleyi şöyle ele alıyor: “İslam’a göre miras nasıl taksim edilir?” diye bir soru sorulduğunda birçok kimse “Kadınlar erkeklerin yarı hissesini alır.” diye cevap verilir. Bunu duyanlar sanki İslam’da ölümden sonra mirasçıların kadın ve erkek olarak iki gruba ayrıldığını ve erkeklere iki kadınlara bir hisse verildiğini zannederler. Böyle olunca da bazı insanlar bunun eşitsizlik olduğunu iddia etmeye başlarlar. Bu meseleyi bir bütün içinde mütalaa etmek gerekir.

İslamiyet mülkiyet hususunda nasıl bir sistem getirmiştir, mali mükellefiyetler hususunda erkeklere ve kadınlara ne gibi mesuliyetler yüklemiştir? Ölüm halinde miras nasıl taksim edilir, bunlar bir bütündür ve mirasın taksiminde tek bir madde değil 40 çeşit hâl vardır. Mesela, vefat edenin mirasçıları olan kadınlar, tek bir kız olabilir, iki kız olabilir, anne, nine, kız kardeş olarak mirasçı olabilirler. Bunların ayrı ayrı hakları vardır. Mesela: Ölenin bir kızı varsa tereke’nin yarısını o kız alır, iki kızı olup oğlu yoksa terekenin üçte ikisini kızlar alır. Anne, nine ve zevcenin de muayyen hisseleri vardır. Sadece ölenin hem kızı hem oğlu varsa erkek kardeşler iki, kız kardeşler bir hisse alır. Bu hususlar ayetle sabittir, buna itiraz caiz değildir. Belki hikmetlerini araştırmak gerekir.”

Bu çalışmamızda itikat ve amel bakımından çok hassas bir mevzu olan miras taksimi meselesini ele alacağız. Peygamber Efendimiz’in, “ümmetim içerisinde ilk önce kaybolacak ilim” dediği, bu sahada uzman bulmakta zorlanmadık. Hayatını bu ilme veren feraiz uzmanlarıyla meseleyi konuştuk. Onlar hayatlarının her anını bir vesileyle bu ilmi insanlara anlatarak geçiriyorlar. Bizden istedikleri iki şey var. Mirasın kolay taksim edilmesi için mülkiyet hakkına riayet ve bir de Hazreti Allah’ın tayin ettiği hakka rıza gösterecek ailelerin tesis edilmeye çalışılması. Bir de tabi bütün hal içerisindeki eşitlik meselesinin iyi anlatılması var. Özellikle ortada annenin, babanın ve kardeşlerin onca ilgi, emek ve acı karşısında ölenin malından hiçbir şey alamaması gibi bir adaletsizlik, haksızlık dururken, bütün her şeyi ile İslamiyet’in iyi yaşanıp güzel anlatılması durumu var.

Birbirinden önemli bu hususlara riayet edildiğinde miras dini ölçülere göre taksimi, uzman kişiler tarafından kısa bir süre içerisinde yapılıyor.

Miras taksimine bakış ve mülkiyet hakkı

Miras taksimi meselesinde dünyada yaygın birkaç sistem vardır. Bu sistemlerin bakış açıları ve dayanak noktaları birbirinden farklıdır. Hak talebinde bulunan yakınlar bazen ferdi sistemde, bazen aile sisteminde bazen ise zümre sistemi içerisinde ele alınmaktadırlar. Mirası taksim için düzenlenen bu sistemlerini bakış açılarının gerisinde farklı endişeler vardır. Zengin sınıfları koruyan, malı aile içerisinde sıkıştırmaya çalışan bu sistemlerin yanında İslamiyet, ferdî sistemi ön plana almıştır.

İslamiyet her ferde mülkiyet hakkı tanımış ve bunun karşılığında insanlara “sadaka- fitre, zekât, kurban, hac gibi…” çeşitli vecibeler yüklemiştir. Mevzuu konuştuğumuz Feraiz bilirkişisi Avukat Ali Öncel meseleyi şöyle anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ‘Feraiz’ için ilmin yarısıdır buyuruyor. Ancak günümüzde hassasiyetle uygulanmadığından ferdi mülkiyet hakkı unutulmuş, yerini ise aile mülkiyeti almıştır. Neticede zekât veremez, kurban kesemez, her hakkı kocanın ya da babanın elinde olan, hürriyeti kısıtlı kişiler ortaya çıkmıştır. Gerek bilmeyerek, gerekse mer’i hukukun uygulanması nedeniyle gelinen bu tablo, dinimizin önem verdiği aile içi, akraba, komşu ilişkilerini de bozmuş, kişileri yalnızlığa itmiştir.” dedi.

İlmin yarısı olan feraiz nedir?

İslam Hukuku’nun mirasla ilgili bölümüne “Feraiz” denilir. 1926 tarihinde İslam fıkhının (hukukunun) yerine İsviçre’den getirilen medeni hukuka kadar miras taksimi feraize göre yapılmıştır. Kendi gidişine bırakıldığında değişmesi mümkün olmayan bir saha olan miras taksimi, İsviçre hukuk sistemine geçildikten sonra karışıklığı, aile içi tartışmaların ve sosyal çözülmelerin yaşandığı bir saha olmaya başladı. Aile içi tartışmaların ve sonsuz hüsranların görülmemesi için feraiz ilminin iyi bilinip ailenin bütün fertlerine iyi anlatılması gerekiyor.

Feraiz, feriza kelimesinin çoğuludur. Feriza, ifası zaruri görev, dinin mükellefler üzerine kesin delil ile sabit emirleri anlamına geldiği gibi “ölenin terekesinden mirasçıların her birine ‘Kitab, Sünnet veya İcma’ ile tayin ve takdir olunan pay” anlamına da gelir. Bu nedenle, miras ile ilgili hükümlere “feraiz ilmi” denilmiş ve Resülüllah Efendimiz tarafından bu ilmin öğrenilmesi özellikle tavsiye edilmiştir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasülüllah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Feraiz’i öğreniniz, onu başka kimselere öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır. O (ümmetimden) çekilip alınan ilimlerin ilki olacaktır.” (Sünen-i İbn Mace)

Feraiz ilminde adaletin kaynağı

İslam miras taksimi ile diğerlerini ayıran en temel nokta, feraiz ilminin kaynaklarının ayet, hadis ve icma ile sabit olmasıdır. Mirasla ilgili olarak feraiz ilminin esasını teşkil eden hükümler, Kur’an-ı Kerim’de Nisa Süresi’nin 11-12 ve 176. ayeti kerimeleriyle, Enfal Süresi’nin 75. ve Azhab Süresi’nin 6. ayeti celilelerinde sabittir.

Bu temel alanlarda, Hazreti Allah hakkaniyet noktalarında çok hassas olacak şekilde ayet-i kerimelerde tek tek oranları belirlemiştir. İslami kurallar sahibinin kendi hakkını elde edebilmesi için detaya girmiştir.

İşte miras taksiminde hem adil hem de her noktasıyla bütün geride kalanlara tek tek hakkı teslim eden feraiz ilminin temellerini teşkil eden ayet-i kerimelerden birkaçının meali:

“Allah çocuklarınız (ın miras payları) konusunda şöyle ferman buyuruyor: Erkeğin hissesi, iki kadın payı kadardır. Eğer hepsi kadın olmak üzere, ikiden çok iseler, terekenin üçte ikisi onlarındır. Şayet kız (çocuk) tek ise, o zaman yarısı onundur. Anası ve babası için, eğer ölenin çocuğu varsa, onların her birine terekeden altıda bir; fakat çocuğu yok da (yalnız) annesiyle babası mirasçı olmuşsa, anasına üçte bir vardır. (Kalan da babanın hakkıdır.) Eğer ölenin kardeşleri varsa, o zaman annenin hissesi altıda birdir. (Bütün bu hükümler,) ölünün borcunun ödenmesinden ve vasiyyetinin yerine getirilmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarının, bilmezsiniz ki menfaatçe onların hangisi size daha yakındır. (Bu hükümler) Allah’tan birer ferizadır. Şüphesiz ki Allah, hakkıyla bilici, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Süresi, 176. Ayet-i Kerime)

“…Neseben akraba olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (miras hususunda) birbirlerine (diğer) müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak, dostlarınıza yapacağınız uygun vasiyyet bunun dışındadır. Bu kitap’ta yazılmıştır. (Ahzab Süresi, 6. Ayet-i Kerime)

Rıza gösterene mükâfat, göstermeyene ise…

Miras hakkına rıza gösteren veya göstermeyenler ile ilgili hüküm de Kur’an-ı Kerim’de geçmektedir. Bu konuda da Cenab-ı Allah Nisa Süresi’nin 13 ve 14. Ayet-i Kerimelerinde “İşte bütün bu hükümler, Allah’ın çizdiği sınırlardır. Her kim Allah’a ve Onun peygamberine itaat ederse, Allah onu içlerinde sonsuza dek oturmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Bu ise büyük kurtuluştur!”

“Her kim de Allah’a ve peygamberine isyan edip onun sınırlarını aşarsa Allah onu, içinde sonsuza dek kalmak üzere ateşe sokar ve ona alçaltıcı bir azap vardır.”

Miras taksiminde takip edilen usül

“Miras taksiminde takip edilecek usul nedir?” diye sorduğumuzda, yine bir Feraiz Bilirkişisi Ali Öncel bize şunları anlatıyor: “Kişi vefat ettikten sonra aile yakınları toplanır ve bir karar verirler. Aile fertlerinin tamamı İslami usule göre taksime razı olmalıdırlar. Bunun için aile içerisinde meselenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu bilenler zaman zaman bunu diğer fertlere anlatmalıdır. Feraiz ilmini ve Allah’ın taksimatının inceliklerini aile içerisinde sürekli canlı tutmak gerekir. Ancak yine de taksimat sırasında itirazlar olursa aile tartışma ve kavganın içerisine sürüklenmemelidir. Taksimat yapıldıktan sonra ilm-i feraize göre fazla alanlar az alanlara mallarından verirler. Feraize göre kendilerine haksızlık yapılanlar ise bu haklarını gönüllü olarak vermeleri diğerlerinin dünya ve ahiret hayatlarının selameti için daha hayırlıdır.”

Vefat edenin birinci dereceden varisleri kimler ise (anne-baba, karısı-kocası, oğlu-kızı) tespit edilir ve İslam Miras Hukuku’na göre pay edilir. Birinci derecede varis yoksa soy hısımlarına yani Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle ‘kelale’ye bakılır.

Vefat eden kişinin defin masrafları, borçları karşılanıp varsa vasiyeti de yerine getirildikten sonra kalan mirasın o günkü değeri tesbit edilir. Sonra varisleri kimler ise usule uygun şekilde taksim edilir. Mal taksimi neticesinde varisler arasındaki fazlalık ve eksiklikler rıza alınarak para kıymeti verilerek giderilir. Tereke taksiminin kırk ayrı duruma göre şekli vardır. Miras paylaşımı yapılacağı vakit feraiz ilmini iyi bilen kişilere danışılarak veya onların eşliğinde yapılması en doğru olanıdır.

Vasiyet meselesi

Vefat edecek kimse ölümünden sonra malının sadece üçte birine kadar vasiyet edebilir. Hayatta iken istediği şekilde verebildikleri halde, ölümlerinden sonra hayır kurumlarına dahi olsa mallarının ancak üçte birini vasiyet edebilirler.

Vefat edecek kimse kendisine varis olacaklardan birisine vasiyet edemez. Mesela: “Ben öldükten sonra falan tarla eşimin, falan dükkân oğlumun, şu araba kızımın olsun.” diyemez. Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde “Dikkat edin, mirasçılara vasiyet yoktur!” buyurmuştur.

Yaşlıya bakmak mirastan fazla alma hakkı vermez

Çocukların, ihtiyaç halinde anne ve babalarına bakmaları mecburidir. Birden fazla çocuğu olan ve bakıma muhtaç halde bulunan anne veya babaya çocuklardan münasip olan uygun şartlarda beraber bakmaktır. Tereke taksimi sırasında “Ben anneme ya da babama baktım. Bana fazla miras düşer.” demek doğru değildir. Esasen mal karşılığında anne babalarına bakmak yerine diğer kardeşler arasında bakma mükellefiyetini paylaşmaları en doğru olandır.

Aile mülkiyeti anlayışı İslam’a aykırıdır

İslam Hukukuna göre aile mülkiyeti anlayışı doğru değildir. Ailede her fert kendi mülkiyetine sahip çıkmalı ve kendi mülkiyetinin vecibelerini yerine getirmelidir. Yani zekât düşüyorsa zekâtını, kurban vacibiyeti varsa bu vecibeyi ayrı ayrı her ferdin yerine getirmesi gerekir. Ferdi mülkiyet hakkı nedeniyle baba kendi mülkiyeti için hanımını veya çocuklarını çalıştırıyorsa bu çalışma karşılığında çalışanın hakkını ödemelidir. Bu durum tersi de olabilir. Kişi hanımının malını işletmek için mesai harcıyor ise dilerse bunun karşılığını tayin ettikleri şekilde hanımından alabilir. Ancak, çocuğu reşit olmadığı için çocuğunun malını çoğaltmak için yaptığı mesaiden menfaat talep edemez.

Buradaki önemli husus ise, baba reşit olmayan çocuğun malını onun adına çoğaltmakla mükelleftir ancak o malı borç dahi olsa kendisi için kullanamaz. Yani baba çocuğa doğumda, sünnette takılan para veya altına, hediyeye dokunamaz, bayramda topladığı harçlığı elinden alamaz. Çocuğunun parasını malını zenginleştirmek için garanti kâr getirecek şeylere yatırım yapabilir, yapmalıdır.

Anne karnındaki bebeğin de hakkı ayrılmadır

Kişinin vefatında eşi veya annesi hamile ise karnındaki bebeğin de miras hakkı ayrılmalıdır. Eğer kız veya erkek olduğu biliniyorsa cinsiyetine göre miras payı annesine teslim edilmelidir. Eğer cinsiyeti bilinmiyorsa miras taksimi için ya doğumu beklenilmeli ya da taraflar rıza ile fazla hak sahibi olması gözetilerek, yani erkek kabul edilerek, hesap yapılmalı ve hakkı reşit olunca verilmek üzere velisine teslim edilmelidir.

İyi kız da olsa hakkı verilir

Bazı yörelerde kadınlar manevi baskı ile “iyi kızlar kardeşlerinden mal almazlar” gibi sözlerle, baba ve analarının mirasından mahrum bırakılmaktadırlar. Hâlbuki bu hakkı bizzat Allah tanımıştır. Yani farzdır. Kızların mirastan pay almamalarını evvela erkekler kabul etmemelidir. Böyle yapıldığında erkek, hakkı olmayan bir malı almış olacağını unutmamalıdır. Herkesin hakkı kendisine verilmeli, daha sonra o kimse istediği şekilde hareket etmelidir. Arzu ederse kardeşine veya istediği yere verebilir.

Bunun tersi olarak bazı kadınlar da haklarından fazlasını talep etmektedirler. Akşam namazının farzının üç rekât olması, sabah namazının farzının iki rekât olması, haccın belli günlerde yapılması dinimizin nasıl kat’i bir emri ise, bu husustaki paylar da dinin kat’i hükümlerindendir. Miras ile alakalı ayet-i kerimelerin sonunda “Şüphesiz Allah herşeyi hakkıyla bilendir. Bu hükümler Allah’tan bir vasiyyet ve fermandır. Allah bilendir, halimdir. Allah’tan birer ferizadır. Şüphesiz ki Allah, hakkıyla bilici, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” ifadeleri miras ile alakalı Allah’ın hükümlerine itiraz edilmemesi, bu hükümlere razı olunması gerektiğine en güzel vurgudur. Buna rıza gösteren ve herkesin hakkını teslim edenler, dünya ve ahirette payidar olurlar.

Kaynak : http://insanvehayat.com/adalet-mi-esitlik-mi-miras-taksimi-ilm-i-feraiz/

Sabır

Zira sabır, belâ ve musibetlerin insanın başına geldiği ilk andadır.

Rivayet olunduğu gibi:

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bir kadına uğradı. O kadın, ölmüş olan çocuğu için ağlıyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona;

-“Allah’tan kork! Ve sabret!” buyurdu. Kadın;

-“Bana isabet eden belâ ve musibetlerden sana ne?” dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri gittiğinde, ona;

-“(Ne yaptın?) O Efendimiz (s.a.v.) hazretleriydi!” Bunun üzerine kadın, çocuğunun ölümünün musibetinden daha fazla üzüldü. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden özür dilemek için; onun kapısına geldi. (Kadın geldi; Efendimiz s.a.v. hazretlerinin kapılarının önünde hiçbir kapıcı bulamadı..)  Kadın Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine;

-“Ya Resûlallah! Ben sizi tanıyamadım!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“Muhakkak ki sabır (belâ’nın) ilk hücumu anındadır…”

 Yani, üzerine ecir ve sevap alınan sabır, musibetin başına gelmesinin ilk anında yapılan sabırdır…. Zira musibet ve belâların üzerine günler geçtikçe ve zaman uzadıkça,  artık musibetlere sabretmek çok kolay olur…  

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/736-737.

 ***

Belâ ve musibet ânında, feryad ve figan etmek sabırdan daha yorucudur. Hz.Ali (K.V.)

Bela vaktinde sızlanmak, feryâd etmek, mihneti artırır. Hz.Ali (K.V.)

mihnet;  sıkıntı, üzüntü.

***

Sabır Hakkında Hikaye : Deli Hüseyin tıklayınız

Hikaye (Peygamberimizi görmek)

Rivayet olundu:

Gazneli Mahmud Han Şeyhü’r-Rabbânî Ebu’l-Hasan el-Harkânî Hazretleri’ni ziyaret için huzuruna çıktı.

Bir saat kadar huzurunda oturdular.

Gazneli Mahmud Han:

-“Şeyh Ebû Yezid-i Bestâmî (k.s.) hazretleri hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Şeyh hazretleri:

-Bayezid-i Bestâmi Allah’ın veli kullarından bir erdi. (Onu görüp) Ona tâbi olan hidâyet bulup kurtulur ve hiç şüphesiz saadete kavuşurdu,” dedi. Gazneli Mahmud:

-“Bu nasıl olur? Ebû Cehîl, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni gördü ama ebedî şakaavetten kurtulamadı?” dedi.

Bu sorunun cevâbında şeyh hazretleri buyurdular:

-“Ebû Cehil, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni görmedi; o Muhammed bin Abdullah’ı gördü. Eğer o Rasûlüllah (s.a.v.) Haz­retleri’ni görmüş olsaydı, elbette imân eder ve böylece şekâavetten çıkıp saadete girerdi.”

Sonra Şeyh Ebü’l-Hasan el-Harkânî hazretleri buyurdular:

-“Bunu Allâh-ü Teâlâ hazretleri’nin kitabında tasdik eden şu âyet-i kerimedir:

“Siz onları, doğru yolu göstermeye çağıracak olsanız, duy­mazlar. Ve görürsün onları, sana bakıp duruyorlardır da; görmez­ler.” (A’raf Suresi – 198)

Başın gözüyle bakmak, bu saadeti vacib kılmıyor. (Bu ger­çeği görmek için) bilakis sır ve kalb gözüyle bakmak ve görmek lazım. Bunu insana tam tâbi olmak verir.

 İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 3/407-410

Cehennem Ateşini Söndüren Su

Kıyamet günü olduğu zaman, cehennemden dağ gibi bir ateş kütlesi çıkar. Ümmet-i Mer­humenin üzerine hücum eder. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ümmetinden o aleşi defetmeye çalışır. Bir türlü ateş sönmez. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:

“Ey Cebrail! Yetiş! Yetiş! Ateş ümmetimi yakmak istiyor!” der. Cebrail Aleyhisselâm e-linde bir bardak su ile gelir. Cebrail Aleyhisselâm, o bardak suyu, Efendimiz (s.a.v.) haz­retlerine uzatır ve şöyle der:

“Bunu al, ateşin üzerine dök!”

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, o bir bardak suyu alır, dağlar gibi yükselip ümmetin üzerine gelen ateşin üzerine döker; ateş hemen o anda sönüverir. Efendimiz {s.a.v.) hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’a sorar:

“Ey Cebrail bu ne suyu idi? Ateşi söndürme yönünde bundan daha etkili bir su görme­dim?” Cebrail Aleyhisselâm;

“Bu senin ümmetinin göz yaşlarıdır. Halvette yalnız kaldıklarında sırf Allah korkusun­dan ağlayıp akıttıkları göz yaşlarıdır! Allâh’ü Teâlâ hazretleri bana emretti; ben ümmeti­nin göz yaşlarını topladım, senin ona olan ihtiyaç vaktine kadar sakladım! Senin onlarla cehennem ateşini söndürmen için şu ana kadar muhafaza ettim!” der

 Şerhü’I-Kasîdetü’l-Bürde, s. 41, Ömer bin Ahmed el-Harbutî, Amira matbaası, hicri. 1266. İst

Âmenerrasülü ‘nün Fazileti, Şeytanı Yakalama Kıssası

“Aliâhü Teâlâ hazretleri, cennet hazinelerinden iki âyet indirdi. O ayetleri, Rahman olan Allah, mahlûkâti yaratmadan iki bin sene önce kendi kudret eliyle yazdı. Kim onları yatsı (nama-zın)dan sonra okursa, geceyi kıyam (ibâdetle) geçirmenin yerine ona yeterlidir.[1]

Yine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden rivayet olundu:

“Kim Bakara sûresinin son iki âyetini okursa, kendisine kâfidir. [2]

Yâni gecenin kıyamında (geceyi ibâdetle geçirmede) kendisine kâfidir veya kıyamet gününün hesabından dolayı kâfidir, demektir. [3]


[1] Ed-Dürrül-mensûr tefsiri: c. 2. s. 139

[2] ibniMace: 1359,

[3] İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 3/284-285.

***

Şeytanı Yakalama Kıssası

 Ebû’l-Esiem ed-Deylemî buyurdular:

-“Muaz bin Cebel (r.a.)’a, şeytanı tuttuğun an ile ilgili kıssanı bana haber ver! (anlat)” dedim. 0:

-“Rasûlüllah (s.a.v.) hazretleri, beni Müslümanların sadakalarının üzerine (bekçi) tayin etmişti. Hurmaları bir odaya koymuştum. Fakat hurmalarda noksanlık gördüm. Gidip bunu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine haber verdim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bana:

-“Bu şeytândır, onlardan alıyor,” dedi.

Hurmaların olduğu odaya girdim, kapıyı kilitledim, bekleyeme başladım. Büyük bîr karanlık geldi. Ortalığı kapladı. Sonra başka bir surete büründü. Kapının aralıklarından içeriye girdi. Ben gömleğimi üzerime şiddetli bir şekilde örttüm. 0 hurmaları yemeye başlayınca hemen üzerine sıçradım. Onu yakaladım. Ellerimi üzerine koydum. Ve:

-“Ey Allah’ın düşmanı!” dedim. 0:

-“Beni bırak! Ben yaşlı ve bir çok aile (külfet ve çocuk) sahi­biyim! Fakirim! Nusaybin cinlerindenim! Sahibiniz gönderilmeden önce bu şehir bizimdi. Sahibiniz (Peygamberiniz) gönderildikten sonra biz bu şehirden çıkarıldık. Benim yakamı bırak! Bir daha asla gelmeyeceğimi” diye yalvardı. Ben de yakasını bıraktım.

Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm gelip olup bitenleri. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine haber verdi.

Efendimiz (s.a.v.) namazı kıldı. Beni çağırdılar. Huzuruna çıktım. Bana: “Esirine ne yaptı?” diye sordu.

Ben de olup bitenleri ona haber verdim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: “O mutlaka geri dönecektir!”

(Muaz bin Cebel hazretleri) buyurdular:

-“Hurmaların olduğu odaya girdim. Üzerime kapıyı kilitledim. Şeytan yine geldi. Kapının yarıklarından içeriye girdi. Hurmadan yemeye başladı. Birinci defa yaptığını yine yaptım (üzerine atlayıp hemen yakaladım). Şeytan:

-“Beni serbest bırak, bir daha gelmeyeceğim!” dedi. Ben de:

-“Ey Allah’ın düşmanı! Sen daha önce bana elbette gelmeyeceğim demedin mi?” dedim. O:

-“Elbette geri dönmeyeceğimi Bunun alâmeti sizden ,birinizin Bakara sûresinin son iki âyetini okuduğu zaman, bizden (şeytanlardan) hiçbiri o gece onun evine giremez!” dedi.