Archive for Nisan 2013

……….LÜTFEN ALLAH’I GÖSTERİR MİSİNİZ?

            GÜNEŞE BAKAN GENÇLER

         ilim artırmak   Dünyaca bilinen alim Franklen, bir gün okulda ders verirken, talebelerinden biri demiş ki:

           “-Efendim, siz hep Allah’ın varlığından söz ediyorsunuz. Halbuki her varlık gözle görülüyor, fakat Allah’ı göremiyoruz, lütfen Allah’ı gösterir misiniz?”

            Bu dehşetli soru  üzerine, Franklen bütün talebeyi dışarı çıkarmış, öğle üzeri, güneşin en şiddetli olduğu bir zamanmış. Onlara göz kırpmadan güneşe  bakmalarını söylemiş, fakat birkaç saniye sonra çocukların gözleri güneşten kamaşmış, göremez olmuş.

            Bunun üzerine Franklen, başları eğik, hala gözlerini oğuşturan ve silen talebelere şöyle hitab etmiş:

             “-Evlatlarım, siz hiç biriniz güneşe on saniye bakamadınız, gözleriniz kamaştı, sulandı. Göremez oldu. Biraz daha baksaydınız hepiniz kör olurdunuz. İşte bu güneş Allah’ın bir eseridir. Siz Allah’ın eserine bile on saniye bakamadınız; Allah’ın kendisine nasıl bakabilirsiniz? O kudreti kendinde kim görebilir?

 Kaynak : Beyaz Sır(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esma’ül Hünsa) Sahife 148

***

ÜÇ SORU VE BİR TOPRAK TEZEĞİYLE ÜÇ CEVAP

Reklamlar

İBADETLERDEN NİÇİN ZEVK ALINMAZ?

BİR HURMA DEYİP GEÇME

İbrahim Ethem Hazretleri, hurmacıdan hurma alıyormuş. Tartı işi bittikten sonra, bilmeden kendisine ait sandığı bir tek hurmayı da alıp kendi hurmaları arasına karıştırmış. Bilmeyerek yanlışlıkla yediği bu tek hurma tanesinden dolayı tam kırk gün kıldığı namazlardan, yaptığı ibadetlerden zevk almaz olmuş.

 Bunun nedenini düşünerek rahatı ve huzuru kaçmış. Ve o günlerde Kudüs’e gelerek kırklar meclisine nail olmuş. Aralarına girerek, sohbetlerinden faydalanmak istediğinde kendisini kabul etmemişler ve:

“-Sen demişler, hurmacının bir hurmasını yanlışlıkla yediğin için 40 gündür ibadetlerinden zevk alamıyorsun. Ancak bu hakkı hak sahibine ödediğin takdirde meclisimize girebilirsin.”

 Bunun üzerine İbrahim Ethem Hazretleri, Kudüs’ü Şerif’ten Medine’ye dönmüş. Hurmacıyı bulmuş. Yanlışlıkla haksız olarak yediği tek hurmanın parasını kendine ödemiş. Özür dileyerek helallik almış ve ancak bundan sonradır ki, ibadetlerinde eskiden olduğu gibi zevk ve huzura kavuşmuştur.

 Kaynak : Beyaz Sır(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esma’ül Hünsa) Sahife 148

EY İNSAN!

EY İNSAN!

             Ey İnsan! Sana yazıklar olsun! Eğer Allahü Teala görmüyor diye günaha dalıyorsan bu büyük küfür! Eğer Allah’ın gördüğünü bilerek işliyorsan büyük edepsizliktir diye nefsine sitem ederek uyarman icap eder. Halbuki, yakınlarından biri sana saygısızlık edince gücenip kızıyorsun da, Allah’a karşı yaptığın küstahlığın neticesini düşünmüyorsun. Onun azabının ağırlığını bir saat güneşte veya hamamda kalmak veya bir yerini ateşe değdirmekle anlaman mümkündür.

             Şayet Allah’ın fazlu keremine güvenip, Benim ibadetime muhtaç değil” diyorsan, dünya işlerinde neden böyle düşünmüyor da, Allah’ın keremine bağlanmıyorsun? Dünyevi ihtiyaçları elde etmek için bütün gayretinle çalıştığın halde Allah’ın rızasını kazanmakta neden gayretli değilsin?

              Ey İnsan! Sana yazıklar olsun… Dilinden iman ve İslam akarken, azalarından nifak ve isyan akıyor… Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı Allahü Teala’ya aittir” (S.Hud 6). Ve İnsan çalıştığının karşılığını görür (Necm Suresi 39) buyurulduğu halde, dünyayı tercih edip, köpeğin leşe daldığı gibi, gece gündüz çalışırsın da ahireti askıya alısın, Allah’ın kefaletine itimat etmezsin. Bu halin, imanın isbatına delil olmaz. Zira imanı dil ile söylemek kafi gelseydi münafıklar cehennemlik olmazdı. 

            Ey İnsan! Sana yazıklar olsun…Hal ve davranışların kıyamete ve hesap gününe inanmayanlara benziyor. Eğer ölümle yok olup kurtulacağını sanıyorsan Allahü Teala’nın Seni bir damla meniden, çeşitli şekillerden sonra insan suretinde dünyaya getirdi. Öldükten sonra da diriltip hesaba çekecek(S. Abese 18-22) ayetini inkar mı ediyorsun? 

            Bir Yahudi doktor, sevdiğin yemeği zararlı diye seni men ettiğinde, söz dinler itaat edersin de Peygamber-i Zişan’ın getirdiği ilahi hükümlere neden uymazsın? Halbuki doktorun ilmi, tecrübedeb ibaret; Allah’ın hükümleri ise, ezeli ve ebedi ilim ve irade iledir. Bunu bilesin. 

            Bir çocuk sana “Elbisende akreb var”  demiş olsa, delil aramadan elbiseni çıkarıp attığın halde; Allah’ın, Peygamber’in beyanlarına, alimlerin, hikmet sahiplerinin sözlerine neden ehemmiyet vermezsin? Bunları bir çocuğun sözlerinden ehemmiyetsiz  mi görürsün? Yoksa cehennem ateşi, azab melekleri, ateşten zincirleri, zakkumu, ateşten sopaları, zehirli yılan ve akreplerden çekeceğin acıları dünya cefalarından daha mı ehven sanırsın? Allah seni hidayete kavuştursun. Bu hallerin akıl karı değildir. Şu halini hayvanlar bilse, sana gülerler.

             Eğer şu söylediklerimi anladın ve kabullendinse onları niye yerine getirmez de tehir edersin? Bilmiş ol ki, ecel insana çok yakındır; beklenmedik bir anda yakalar. Nasıl emin olursun? Farz edelim sana yüz yıl mühlet verilse, bir defa ibadet etmek kafi mi gelecek? Dağın eteğinde bir defa doyurduğun atla koca dağ dolaşılır mı? Böyle düşünüyorsan şaşkınsın

             İlim tahsili için evden ayrılıp da senelerce boş gezen kişi memlekete dönerken bir sene veya bir miktar okumakla hoca olur mu? Bu gibi haller gülünecek şeylerdir. Allah’ın keremine güvenerek hoca mı olursun? Ömrün sonunda yapacağın ibadetin sana kafi geleceğini kabul etsen bile ömrün sonunu nasıl bilirsin? Nice misalleri görülen ani ölümden sen emin misin? O halde niçin ibadet etmezsin? Farz-ı muhal daha yaşayacağın sana bildirimli ise; gene sorarım: İbadeti neden sonraya bırakıyorsun? Anlaşılıyor ki; nefsin ibadet zahmetine razı olmuyor, şehvetlerinden vazgeçmiyor. Bu şehvetin(arzuların) kolay terk edileceği bir gün gelecek sanmak, aldanmaktır. Çünkü Cenabı-ı Hak böyle bir günü beyan buyurmadı.  

            Cennet zorluklarla çevrilmiştir. Bu değişmez. Engeller Allah’a olan kuvvetli iman ve amelle aşılır. Abdest alıp sakin bir yerde iyi düşün. Senelerden beri “YARIN, YARIN..” diye kendini aldattın. “BUGÜN” gidip “YARIN” geldi, sen yine eski hesaptasın. Halbuki, bugünün dünden, yarının bugünden farkı ne ki? Dün aciz olduğundan, bugün daha aciz durumdasın. Daha da aciz olacağın günler gelir. 

            Şehvetlerini terkini tehir etmek, ağacı fidan iken sökmeyip de sonraya bırakmaya benzer. Kökler genişleyince sökmek güç olduğu gibi nefsin yerleşen kötülüklerini de, güçten düştüğün ihtiyarlık halinde atmak pek zor olur. Ağaç yaşken eğilir; kuru ağaç eğilmez. Koca kurt ehlileşmez, ancak yavru iken terbiye edilir.

             Bu kadar açık izah edilen hakikatları anlamaz da yine gecikirsen sana hangi hikmetten dem vurulsun ki bu ahmaklığından seni ayırsın? ibadet zahmeti, nefsani istekler, yemek iştahı beni Hak’tan alıkoydu” dersen; bu da çirkin bir özürdür. 

            Doktor hastaya “Üç gün soğuk su içme, içersen hastalığın artar, ömür boyu soğuk su içemezsin; tavsiyeme uyarsan çabucak şifa bulur, ömür boyu her nimetten istifade edersin” dediğinde: “Ne olursa olsun, ben şimdi içerim”  diyen hastaya deli demez misin? Senin ömrün de, ebedi aleme nisbetle ne üç gün n de üç saniyedir. Birkaç günlük ömür içinde nefsin şehevi arzularından gelen sıkıntılara sabretmenin, ebedi Cehennem azabına sabretmekten daha kola olduğunu idrak etmiyor musun? Senin şu gafletin ya gizli küfürden veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir.

             Gizli küfür; sevap ve azabın ehemmiyetini anlamayıp, hesap günündeki güçlüğe inanma zayıflığıdır. Ahmaklığın da: Resulullah’ın : “Akıllı insan; nefsini hesaba çekip, ölümden sonrası için çalışan; ahmak adamda ; nefsin arzuları peşinde gidip de Allah’dan umandır…” hadis-i şerifiyle beyan buyurulmuştur. 

            Dünya menfaati için son gayretle çalışırken Allah’a tevekkül hissi duymaz da kulluk borçlarına gelince onun affı ve keremine güvenirsin..

             Yazıklar olsun sana ey insan! Şeytana ve dünyaya kapılma, kendine acı. Vakitlerin kıymetini bil. Nefesler sayılıdır. Bir nefes gitmekle bir parçan gitmiş demektir.  

            Hastalık gelmeden sıhhatin, meşgale gelmeden boş vaktin, fakirlik gelmeden servetin, ihtiyarlamadan önce gençliğin ve ölüm gelmeden sağlığın kıymetini bil de, ahiretin için çalış. İyi düsün, akıbetin harab olmasın. Kış gelmeden kış günleri için her çeşit hazırlığı tamamlıyorsun “Allah kerimdir, beni ısıtır, korur” demiyorsun. Yoksa Cehennem soğuğunun şiddetini dünyanınkinden daha mı hafif, günlerini daha mı kısa sanırsın? Yoksa çalışmadan kurtulmağa çare mi buldun? Şüphesiz ki hiç biri öyle değil. Kışın soğuğundan kurtulman, elbise, mesken ve sair ihtiyaçların elde edilmesiyle mümkün olduğu gibi, Cehennemin sıcak ve soğukluğundan da tevhit ve taat nuruyla kurtulmak mümkün olur. Allah’ın Cehennemi, biri sıcak, diğeri soğuk, iki türlüdür. Sıcaklık, dünya ateşinden yüz misli şiddetli olduğu gibi, soğuk olan da yüz misli şiddetlidir. Azabın şiddetli olsun diye, sıcaktan soğuğuna, soğuktan sıcağına atarlar.

             Allahü Teala, Cehennemi şiddetli yaptı, kimse oraya gitmesin diye. Cenneti benzersiz güzellikte halk etti, herkes oraya gitsin diye. Ey insan, gözünü aç da Cennet gitmenin çaresine bak… 

            Allahü Teala, soğuktan korunman için ateşi yarattığı gibi, Cehennemden kurtulman için de, kulluk yollarını bildirdi. O, senin ibadetlerine muhtaç değil!. Onları, senin istifade etmen, kurtulman için emir buyurdu. İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder, bunu bil. 

            Yazık sana ey insan! Cehaleti bırak, dünya ile ahireti kıyasla. Hepimizin yaradılması ve dirilmesi tek nefis gibidir. Bizi yoktan yaradan, yok ettikten sonra da tekrar diriltir. Allah’ın hükmü değişmez… 

            Yazık sana ey insan! Görüyorum ki, gaflete kapıldın, fani dünyaya tam sarıldın, ondan ayrılmak zor geliyor. Hep ona yaklaşmakta, ölüm ve ahireti unutmaktasın.  

            Hükümdarın sarayına bir kapıdan girip diğerinden çıkmakla emrolunan kişinin, içeride gördüğü güzel yüze aldanıp takılması, sonra da zorla çıkarılması akıllı işi midir? 

            Dünya Allah’ın mülkü, kulların imtihan için geçtiği mahaldir. Ölümden sonra elde bir şey kalmayacağını bilmez misin? Resulullah’ın: “Cebrail bana  <istedğini sev ondan ayrılacaksın, ne amel edersen karşılığını göreceksin, ne kadar yaşasan da öleceksin> buyurdu” dediğini işitmedin mi? 

            Vah senin haline!.. Ey gafil insan! Geçici şeylere gönül verir, dünya zevklerine dalarsın. Ölüm yakalayınca bunlardan ayrılırken hasretin artacak, bunu biliyor musun? Sen zehiri azık sanıyorsun.   

            Geçmişlere bir göz at! Saraylarını ve kaşanelerini bırakıp o dönüşü olmayan ahirete gidenlerin miraslarının taksim edilişinden ibret al. Onların yiyemeyeceklerini toplayıp, oturamayacağı evler yaptıklarını, ulaşamayacağı şeyleri umduklarını görüp de ibret almıyor musun? Gökdelenlerde veya yıkık binalarda ömür geçirenlerin nihayet yer altında bir çukura yerleşmeleri sana ibret verip uyarmıyor mu? 

            Kısa zaman içinde terk edeceğin dünyayı imar ederken, ebediyen kalacağın ahireti ihmal ve tahrib etmek akıl karımıdır? Ahmakların işi olan bu hallerden utanmayacak mısın? 

            Eğer sen işlerin hakikatını anlamakta aciz olup da, akıntıya kapılmış ve başkalarının peşinden gittiğini kabul ediyorsan, şu halde sana lazım olan; bu tip dünya adamlarıyla, peygamberler, evliyalar ve alimlerin yollarını mukayese ederek iyilere tabi olmaktır. 

            Ey İnsan! Hayret veren hal, şiddetli cehalet ve açık azgınlık içindesin. Şu hallerini nasıl anlamazsın? Mevki gururuyla şarhoş olup, bunları anlamaz mı oldun? İyi düşün; mevki demek; bazı kimselerin gönüllerine hakim olmaktır. Bütün dünya halkı senin karşında el bağlasa ne çıkar. Elli yıl sonra bu alemde ne sen, ne de sana bağlılardan kim kalacak ki? Nice hükümdarların umutulduğu gibi sen de, gönüllerden silinip gideceksin. 

            Ayet-i celilede: Onlardan önce nice nesiller yok ettik. Şimdi onlardan hiç birini görüyor veya işitiyor musun?” buyurulmadı mı?(Sure-i Meryem 98). O halde, ebedi nimetleri, yakında yok olacak şeyle nasıl değişirsin?

             Sen dünyalığı ve dünyayı terk etmesen de, günün birinde onların seni tamamen terk edeceği açık bir hakikat iken, sana ne oluyor, köpeğin leşe saldırdığı gibi etrafını görmeden dünyaya dalıyorsun? Allah’ın lütuf ve ihsanı olan Cennet’te nebiler, sıdıklar, Salihlerle beraber olmaktan yüz çevirip sefihlere rağbet edersen helak olursun. 

            Sana yazıklar olsun ey insan! Uyan, ölüm yaklaştı. Helake yüz tuttun. Korkunç zaman gelmek üzere…Sen öldüğünde, kılmadığın namazlarını kim kılacak; tutmadığın oruçları kim tutup Rabb’ini senden razı edecek de seni azabdan kurtaracak? 

            Vay senin haline! Günlerin azaldı, sermayeni hazırla… Kalan ömrünü de, geçen günler gibi heder etme… Ecel seni bekliyor. Varacağın yer kabir. Yatağının kara toprakta kurt  ve böceklerle beraber bulunacağını, sonra da, mahşer dehşetinin seni beklediğini biliyor musun?

             Ey İnsan! Ölüm askeri kapıda… Ecel gelince seni almadan gitmez…. O, dönüşü olmayan gidişi unutma.. Ebedi alemde nedamet etmemek için Allah’ın sana fırsat olarak verdiği bu günlerden faydalan…

             Ey İnsan! Dışını düzeltip insanlara karşı süslenirken, Allah’a karşı içindeki isyan nedir? Aciz insandan utanır, Rabb’ından utanmazsın.. Ne hayasız hal bu! İnsanlara fazilet tavsiye ederken, senin rezaletle uğraşman,ne aşağılık bir iş! İnsanları Allah’a davet ederken, kendin Allah’dan kaçarsın. İnsanlara Allah’ı hatırlatır, kendin unutursun.

             Günah sahibinin cifeden kötü koktuğunu ve pisliğin başkasını temizleyeceğini bilmelisin. Kendin pis kokarken, başkasını nasıl temizlersin?

             Ey İnsan! Eğer sen, kendi hakikatını bilseydin, insanların uğradığı felaketlerin, kendi kazançları olduğunu öğrenir de, Allah’dan korkardın.

             Vay senin haline! Ey İnsan! Kendini İblis’e merkeb yaptın. Sana biner, istediği tarafa sürer ve sana hükmeder. Bu halini bilmez de ameline mağrur olursun. Halbuki karşılaştığın afetler, yaptığın amelle beraber gelse yine karlısın.

             Allahü Teala, iki yüz bin yıllık  amelinden sonra İblis’i, İsyanı sebebiyle merdud kıldığı, keza Adem A.S.’ı zellesi sebebiyle Cennetten dünyaya çıkardığı malum iken, sen bunca günahlar ve karışık işlerinle yaptığın noksan amellerine nasıl güvenirsin?

             Ey hayasız! Sana yazıklar olsun! Ne kadar aldanmışsın. Ey cahil mahluk! Nice ahidler ve bağlantılar yaptın ve bozdun. Bütün bu hallerinle beraber, hiç ölmeyecek gibi dünyanın peşinde koşar, yakında terk edeceğin yeri imarla meşgul olursun.

             Şu mezarlıkta yatanlar sana ibret vermiyor mu? İbretle bak! Onlarda, nice servetler topladılar, yüce binalar yaptılar, nice boş ameller peşinde koştular. Nihayet topladıkları saman çöpü gibi dağıldı, yaptıkları yıkıldı, emelleri boşa çıktı da, şimdi cesetleri kara toprak altında yalnız kaldı. Hiç onlardan hiç onlardan ibret almıyor musun? Yoksa dünyada ebedi kalacağını mı sanırsın? Bu eşi görülmeyen bir hayaldir. Aslında insan ana rahmine düştüğünden itibaren, ömür eksilmektedir.

             İstediğin kaşanelerde yaşasan da, sonra durak kara topraktır. Can boğaza gelip, iki yoldan birine(ya Cennet ya da Cehenneme) götürecek meleklerin geleceğini düşünmez misin? O zaman seni kim düşünecek, sana kim yardım edecek?..

             Ey Aşağılık Mahluk! Şaşılan şey! Perişan haline bakmaz da kendini idrakli bilir, artan sermayenle öğünür, onu akıllılık sanırsın da; eksilen ömür sermayesinden endişe etmezsin. Halbuki, ömür eksilirken, artan maldan sana ne kar kalır? Onlar varislerin olacak; hesabını da sen vereceksin.

             Ey İnsan! Sana yazıklar olsun! Her gün ahiret yolculuğu yaklaşırken sen ondan yüz çevirir, senden uzaklaşan dünyaya dönersin. Niceler umdukları yarınlara ulaşmadan gittiler. Niceler içinde bulunduğu günü tamamlamadan ayrıldılar. Bütün bunları her gün gördüğün halde, sana ibret dersi vermez mi? Azim(büyük) gaflettesin. Sen kendine acımazsan, sana kim acısın.Herkesin hesaba çekileceği kıyamet gününden kork. Huzurullah’a hangi yüzle varacağını düşün. Vereceğin cevapları doğru hesapla. Ve Yaratan’dan utan da hiç olmazsa kalan günlerini ahiretine faydalı amellerle harca. Fırsat varken, takatten düşmeden önce amel et. Dünyadan çıkacağın gün gelmeden, dünyadan el çek. Onun yeşillik ve renkleri, sahte görünüşü seni sihirlemesin.  Çünki nice aldanmışlar, hallerinden habersizdir.

             Yazık olsun o kimselere ki; Cehennemi hak ettiği halde, halinden habersiz güler oynar, yer-içerler de, ilahi hitabın kat’i olduğunu düşünmezler.

             Ey insan uyan! Bunca söz ve nasihatler, sana merhamettendir. Şu dünyaya ibret nazarıyla bak. Onda çalışman, ihtiyacına göre olsun. Onu ihtiyarınla terk et. Ahirete yönel. Mahzar olduğun nimetlerin şükrünü ödemeden fazlasını isteyenlerden olma. İyi bil ki, dinin ivazı, imanın bedeli ve cismin halefi yoktur. Her kim gece ve gündüzde keyfiyle meşgul olursa, ÖYLECE GEÇER, HÜSRANLA GÖÇER.

             Ey İnsan! Sözden anla… Nasihat kabul et… Çünki nasihatten yüz çeviren, Cehennme razı olmuştur. Halbuki seni nasihatlere aldırmaz görüyorum. Eğer kalbinin katılığı söz anlamana mani ise; geceleri gece namazına, gündüzleri oruca gayret et. Kafi gelmezse uzlet etmeli, akraba ve yetimlere yardımda bulunmalısın.

             Allahü Teala, Cennet ve Cehennemi yarattığı gibi, onlara hak kazananları da yaratmıştır. Kerimlerin kerimi olan Allahü Teala’ya, kendinden şikayetle nefsini hakir tut, ondan dilenmeğe devam et. Ondan gayriye yalvarma. O isteyenlere ihsan eder, darda kalanları kurtarır. Sen darda kalmış ve rahmet-i ilahiyyeye muhtaçsın. Ona şöyle yalvar:

             Ey Rahman, Rahim, Azim ve Halim olan yüce rabbim! Bu, kusurlarında israr eden günahkar, yoldan çıkmış, cür’etkar ve hayası az kulun, huzur-u sübhaniyene boyun eğip, el açar, af ve afiyet dilerim. Zaif, zelil ve suçluları affeden, helak olanlara hidayet ihsan eden sensin. Bu aciz kula inayet ve hidayet ihsan buyur.  Af ve afiyet lutfeyle. Rahmet-i sübhaniyenin ferahlığına kavuştur. Hudutsuz rahmetine güvendim, beni boş çevirme Rabbım” diye duaya devam et.

             Adem (A.S.) dünyaya indirilince bir hafta devamlı ağladı. Yedinci gün, hüzün içinde ağlarken Allahü Teala ona: “Ya Adem! Sendeki nedamet, keder nedir?” buyurdu. Adem (A.S.) : Ey Rabbim! Zat-ı Sübhaniyene malum. Benim felaketim büyük. Günahım beni sardı. Huzur ve saadetten sonra melekler aleminden çıkarıldım. Afiyetten sonra mihnet ve musibet diyarına indirildim. Bu sebeple ağlarım” niyazında bulundu.

            Büyüklerden biri şöyle dua eder: Rabbim, izzet ve celalin hakkı için… Günah işlediğimde zat-ı ilahine muhalefeti kasdetmedim. Günah işlerken zat-ı ilahini unutup da, ukubetine hazırlanmak için yapmadım. Nazar-ı ilahinden hiçbir şeyin kurtulmadığını biliyorum. Lakin habis nefsim, beni aldattı, gafletim de buna yardımcı oldu. Settar isminle kusurlarımı gizlediğini de idrak edemedim. Ve cehaletimden sana karşı günahkar oldum. Sen rahmet etmezsen bana kim yardım eder. Hesap gününde günahı olmayanlar kurtulu. Günahkarlara “ Durun!” denilir. O gün hangi hal ile huzur-u sübhaniyene varacağım. Vay benim halime! Ömrüm uzadıkça günahım artıyor. Ne zaman tevbe edip sana dönerek haya etmek nasip olacak” diye ağlıyarak yalvarır.

             İşte iyilerin nefislerine hitabı, Mevla’ya yalvarışları…

             Kendini suçlayıp yalvarmayanlar, nefsine tabi olup, rıza-yı ilahiden uzak kalırlar.          

                 Hakiki mü’min daima nefsini töhmet altında tutar, Rabb’ının rızasına tabi olur….

DUÂNIN ÂDÂBINDAN

secde                                                                   Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Allâhümme lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin.” duâsını çok okurlardı.        Manâsı: Allâh’ım göz açıp kapayıncaya kadar (bile) beni nefsime bırakma.   (Hadîs-i Şerîf, Kenzü’l-Ummâl)                                                                             

Kulun secdede olduğu vakit duâların kabul vaktidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kulun Rabbi(nin rahmeti)ne en yakın olduğu vakit secdede olduğu vakittir. Bunun için, secdede çok duâ ediniz.” buyurmuştur.

Ebu Mûsâ el-Eşarî (r.a.) anlatıyor: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile beraber sefere çıktığımızda her vadi üzerine çıktıkça sesimizi çok fazla yükselterek tehlil ve tekbir ederdik. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ey insanlar! Kendinize acıyın, sesinizi yükseltmeyin. Şüphesiz siz ne sağıra, ne de gâibe duâ ediyorsunuz. Dua ettiğiniz o Allah, muhakkak ki sizinle beraberdir. O sesinizi çok iyi işitir ve size çok yakındır.” buyurdular.

Onun için duâ eden kişi kısık bir sesle duâ eder, gözlerini yukarıya dikmez ve duânın sonunda ellerini yüzüne sürer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ellerini duâ için kaldırdığı zaman, yüzüne sürmeden indirmezdi.

Kaynak : http://www.fazilettakvimi.com/tr/2013/4/27.html

BİR HADİS

gulll

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye tıklayınız..

SALAVAT-I ŞERİFE GETİRMENİN FAYDALARI tıklayınız..

“Bizim Selim’e söyle” tıklayınız..

BİR AYET

GUL

HERKES KENDİSİNE YAKIŞANI YAPARSA…

            Bir kişinin eşeği çamura batmıştı. Bu kaygı ile adamcağız çok müteessir oluyordu. Eşeğin çamura battığı yer kırdı. Yağmurlar yağıyor, seller akıyor, soğuk yeller esiyor, karanlık her yana eteğini sarkıtmış… Eşekçi bu tasa içinde sabaha dek kötü sözler söyledi, lanetler savurdu, şuna buna sövdü. Dilinden ne dost kurtuldu, ne düşman, ne ahali kurtuldu, ne de sultan.

             Adam böyle sövüp saymakta, küfürler savurmakta iken, olacak ya, padişah oradan geçti. Adamın uygunsuz sözlerini işitince ne dinleyebildi, ne de cevap verebildi. Fakat kızdı;

“Eşeğin çamura batmışsa benim suçum ne? Ben batırmadım ya. Benden ne istiyor, bana niçin sövüyor?” dedi. Maiyetindekilerden biri padişaha:

“Padişahım, boynunu vurdurun! Dünyadan nam ve nişanı kalksın.” Dedi.

 

            Büyük padişah düşündü, taşındı, baktı gördü ki adam mihnet içinde bunalmış, eşeği çamura batmıştır. Zavallı adamın haline acıdı. Uygunsuz, yolsuz küfürlerinden kabaran öfkesini yuttu. Tuttu, ona altın verdi, at verdi, kürklü kaftan verdi.

 

            Öfke zamanında merhamet ne güzel şeydir.

            Birisi o ihtiyara:

“Ey akılsız ihtiyar, ölümden nasıl kurtuldun, hayretteyim.” dedi. İhtiyar şöyle cevap verdi:

“Sus, ben 0 sırada dertli idim, kendime malik değildim. Bana yakışan şeyi yaptım. Padişaha gelince, o da kendisine yakışan ihsan ve inamı yaptı.”

(Şeyh Sadi-Bostan’dan)

Kaynak : BEYAZ SIR(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esmaü’l Hüsna Sayfa 50)

 

***

             Hz.İbrahim bir kimseyi isyan ederken gördü.

           -“Ya Rabbi! Senden utanmayan bu kimseyi helak et” dedi. Cenab-ı Hak onun duasını kabul etti. Bu durum aynen ikinci bir defa devam etti. Üçüncüsünde İbrahim a.s. yine bir kimse için dua ettiğinde, Cenab-ı Hak buyurdu ki:

           -“Ey İbrahim, her günah işleyeni helak edecek olursam yeryüzünde kimse kalmaz, ben cezalarımı ertelerim, ya tövbe ederler affederim, ya da ahirette azap ederim.”

 Kaynak : BEYAZ SIR(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esmaü’l Hüsna Sayfa 49)

 

***

EL-HALİM

(Suçluların cezasını vermeye gücü yettiği, onlara yumuşak davranıp cezalarını geriye bırakan.)